Dördüncü Meşrutiyete Doğru

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

Birinci ve İkinci Meşrutiyetler

16 Nisan referandumu hakkında üç bölümden oluşan ”Dördüncü Meşrutiyete ikinci darbe: 16 Nisan Çerçeve Anayasası” başlıklı bir yazı hazırlamıştım. Almış olduğum kritikler; bu üç bölümün uzun olduğu ve ayrı başlıklar halinde sunulmasının daha doğru olduğu yönündeydi. Olayların tarih şuuru içinde anlaşılması gerektiğini düşünenlerdenim. Zira, tarih şuurunu bizi aynı tuzağa düşmekten koruyacak en iyi rehber olarak görüyorum. Bu milletin kuyusunu kazanlar da sıkıştıkları yerde dün hangi oyunlar ile bu milleti perişan ettik diye, dönüp tarihten yeni ve benzer modeller üretmekte. Ahmet abimizden edindiğimiz Dün, bugün, yarın formatı ile yazmış olduğum ve çok önem verdiğim bu makaleyi ayrı başlıklar altında yeniden derin dünya müktesebatına sunmanın doğru olduğunu düşünmekteyim. Bu açıklamalardan sonra makaleye geçiş yapabilirim.

Meşrutiyet, kavram olarak monarşi ile yönetilen bir ülkede, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve parlamento ile kısıtlanması anlamına gelse de geliş sebebi ve sonuçlarına bakıldığında, biri cumhuriyet döneminde olmak üzere tarihimizde üç meşrutiyet döneminin yıkıcı etkisine maruz kalmış bulunmaktayız. Burada terim anlamı düşünülerek, cumhuriyet rejiminde meşrutiyet olur mu, sorusu akla gelebilir. Cumhuriyet meşrutiyetinin; monarşi meşrutiyetinden tek farkı liderin padişah olması değil! Padişahlık yaptığının iddia edilmesidir. Bu kadar! Bundan başka hiçbir farkı yoktur.

Öncülleri ve ardılları birbirinin kopyası denilecek kadar benzeyen bütün meşrutiyet hareketlerinin hazırlık dönemi; içeriden devşirilmiş, aydın olarak tanıtılan ve batı tarafından himaye edilen bir grup hainin; sansür ve baskıcı otoriteden yakınmaları ile demokrasi, hürriyet, basın özgürlüğü ve insan haklarının bahane edildiği klasik propaganda hareketleriyle başlar. Halkın özgürlük gibi bir sorununun olmadığını bilen bu grup; milleti arkasına almak için zaman zaman “vatan elden gidiyor, topraklarımız yabancılara peşkeş çekiliyor, devlet batıyor” gibi sözlerle, kendilerini devletin ve halkın kurtarıcısı olarak göstermekten de geri durmamışlardır.

Hazırlık dönemi sonrası meşrutiyet sürecinde ise liderin ya darbeyle ya da suikast ile etkisiz hale getirilmesi ve sonrasında muhakkak anayasa çalışmasının yapılması da bütün meşrutiyetlerin özü ve ortak noktaları olarak tarihe geçmiştir. Meşrutiyet anayasası hakkında bilinmesi gereken en önemli unsur ise ülkede bir iktidarın yani yürütme organının artık olmamasıdır; makam olarak vardır ama karar alabilecek gücü yoktur, yani semboliktir. Tüm bu hareketlerin hedefi; devletimizi yıpratmak ve parçalamak olmuş, sonuç olarak; devletimiz ya asırlık topraklarını kaybetmiş ya da asırlık sorunlarla karşı karşıya kalmak zorunda bırakılmıştır. Her meşrutiyet dönemi kısacık bir sürede, arkasında koca bir enkaz bırakmıştır.

Birinci Meşrutiyet dönemi; 1876 yılında padişahlara suikast yapma ve hatta yeni padişahı atama gücüne eriştirilen Jön Türkler tarafından, isteklerini kabul etmeyen Sultan Abdülaziz’in bileklerinin kesilerek katledilmesi ve tahta önce Beşinci Murat’ı, Murat’ın  sağlığını kaybetmesi üzerine sırası gelen Osmanlı Şehzadesi ile meşrutiyet pazarlığına girilmesi ile iyiden iyiye hissedilmeye başlamıştı. Meşrutiyet garantisi ve tehdidi ile sırası gelen Abdülhamit Han’ın tahta çıkmasına karar veren Jön Türkler; elbette Abdülhamit Han meşrutiyeti kabul etmeseydi, onu öldürmeyi ve sıradaki şehzadeye geçmeyi de planlamışlardı. Abdülhamit Han’ın tahta çıkması ve İlk anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi’nin ilanı ile Birinci Meşrutiyet dönemi artık başlamıştı. Kimileri ilk anayasanın maddelerine dayanarak güç yine padişahtaydı ve göstermelik bir anayasa dese de güç sadece vesayetçilik yapan Jön Türklerdeydi. Meşrutiyet veya anayasa ya da hürriyet; sadece amaçlanan işin kılıfıydı. Asıl mesele, Osmanlı’yı parçalamak ve yıkmaktı. Hainlikte sınır tanımayan ve Osmanlı’nın parçalanması için aldıkları emirleri harfiyen uygulayan meşrutiyetçiler, meşrutiyetin henüz ilk yılında Osmanlıyı ısrarla Rus harbine sürüklemişler ve payitahtın sınırına kadar Rus askerleri tarafından topraklarımızın işgaline ortam hazırlamışlardı. Sonuç olarak; Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek, Kars, Ardahan, Batum ile daha fazla toprak kaybetmemek için aracı olmasını istediğimiz İngilizlere, üs olarak vermek zorunda kaldığımız Kıbrıs ve nice menfaatlerimiz elimizden çıkıyordu. Ayrıca günümüzde devam etmekte olan Ermeni Sorunu da ilk kez bu harbin akabindeki anlaşma maddeleri ile birinci meşrutiyet döneminin enkazı olarak hayatımıza giriyordu. Abdülhamit Han, bu ciddi kayıpların sorumlusunun meşrutiyetçiler olmasını fırsat bilerek ani bir manevra ile rüzgarı arkasına alıyor, meclisi süresiz tatil ediyor ve meşrutiyetçileri de sürgüne gönderiyordu. İşte 2 yıl dahi sürmeyen Birinci Meşrutiyet ile şehit kanıyla sulanan ata yadigarı asırlık topraklarımızı kaybediyor; üstüne birde Ermeni belası ile karşı karşıya kalıyorduk. Giden gitmişti artık. Sultan Abdülaziz’in borçlanarak hazırladığı modern ordumuz ve donanmamız da bu süreç sonunda heba edilecek, Osmanlı büyük bir ekonomik bunalım içine düşecek ve ekonomik yönden bağımsızlığımızı da yine bu dönemin sonucu olarak kaybedecektik. Düşmanlarımız moral ve motivasyon kazanırken bizim ise içimiz yanıyordu. Zira tırnaklarımızla kazıyarak aldık tabirini kullanabileceğimiz topraklarımızı hürriyetçi kılıklı bir avuç hain yüzünden kaybediyorduk.

Abdülhamit Han, bu olaylardan sonra ipleri eline alıp yürütme makamını yeniden etkin kılarak 30 yıl devleti ayakta tutmayı başarmışsa da sürgüne gönderilen Jön Türkler; Balkanlar’da derin bir güç tarafından himaye edilip, İttihat ve Terakki organizasyonu ile 20. yy’ın başlarında yeniden peydah edilecekti. Bir taraftan kendi üyeleri Resneli Niyazi ile Makedonya’da suni bir ayaklanma çıkaran ittihatçılar; diğer taraftan “Makedonya elden gidiyor, Boğazlar Rusya’ya veriliyor, İmparatorluk dağılıyor” propagandası yapıyorlar ve bu duruma dış siyasette Abdülhamit’in pasif kalmasının sebep olduğunu da utanmadan ileri sürüyorlardı. Diğer taraftan ise karikatürler, kızıl sultan, istibdat, sansür, basın özgürlüğü, hürriyet yani hep aynı bilindik teraneler ile geliyorlardı. Sonuçta 1908’de İkinci Meşrutiyet, 1909’da 31 Mart darbesi ve arkasından da olmazsa olmazları 1909 köklü anayasa değişikliği ile yeni bir meşrutiyet dönemi daha başlatılıyordu. Böylece Osmanlı hanedanlığı sembolik hâle getiriliyor ve devletsizlik anlayışı ikinci kez ortaya çıkıyordu. Sadece 10 yıllık ikinci meşrutiyet dönemi içinde başsız kalan koca Osmanlı İmparatorluğu paramparça ediliyor; İmparatorluk aklı ve ufku ise bu milletin genlerinden sökülüp atılıyordu. Sonuç olarak yüzlerce yıllık emekler meşrutiyet akımları ile birkaç yılda heba ediliyordu.

Yazımın girizgahı olarak seçtiğim ve özet olarak geçtiğim bu iki meşrutiyet dönemini; meşrutiyet adı ile hepimiz biliyoruz. Lakin bu yazıdaki amacım üçüncü ve son olmasını umduğum meşrutiyeti anlatıp; dördüncü meşrutiyet hazırlıklarını ve arkasından nasıl bir anayasa planladığını anlatmak. Bununla beraber tarihi akışı bozmamak üzere Birinci TBMM döneminden başlayarak, üçüncü ve son meşrutiyet dönemine kısa kısa açıklamalar ile ilerlemek istiyorum.

Birinci Dünya Savaşı sonlarına doğru Enver Paşa’nın Filistin ihaneti ile suçladığı Mustafa Kemal Paşa’yı idam etme kararı aldığı bir esnada, ittihatçı kontrolündeki sembolik padişah Sultan Reşat’ın vefat etmesi, yerine İttihatçılara kızgın Vahdettin’in tahta çıkması; aynı zamanda İttihatçılara bir başka düşman Mustafa Kemal Paşa ile Vahdettin’i zorunlu olarak ittifak etmeye itiyordu. Vahdettin’in tahta çıkması ile ittihatçılar açısından işler tersine dönüyor; ateşkes kararı alınıyor ve Enver Paşa dahil baba ittihatçılar ülkeyi terk ediyorlardı. Bu kez Kader; Mustafa Kemal’i önce ipten alıyor sonra da yolunu açıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın önerisi ile ateşkes görüşmesine Rauf Orbay katılıyor ve topraklarımızın her bir köşesi, Wilson ilkelerine tevekkül edilerek Mondros Ateşkesinin yedi-yirmidört projesi ile düşman işgaline açık hâle getiriliyordu.

Mondros sonrası; her kritik dönemde teşkilatlanmasını çok iyi bilen ve iyi bir direniş ile yeni bir dirilişe imza atan Türk Milleti; Anadolu’nun dört bir köşesinde milli müdafaa cemiyetleri kurarak işgale karşı olduğunu tüm dünyaya önce basın-yayın yolu ile duyuruyor sonra silahlı mücadeleler ile ne kadar agresif olduğunu da gösteriyordu. Bu direniş yıllarında açılan ve savaş bitene kadar partileşmenin olmayacağı yönünde mutabakata varılan (1920)Birinci TBMM; işgale en sert tepkiyi göstermiş olan Anadolu’nun şerefli evlatları tarafından dolduruluyordu. Yeni Türk devletinin temellerinin atıldığı ve sadece 23 maddeden oluşan çerçeve anayasası : 1921 Teşkilatı Esasiye, birinci TBMM’de kabul edilmiş; Kanuni Esasi ve 1921 Teşkilatı Esasiye ile çift anayasalı bir döneme de artık geçiş yapmıştık.

Kurtuluş mücadelesi bittiği an bu iki Anayasa, yürürlükten kaldırılacak; halkın ihtiyaçlarına ve devletin bekasına uygun olan milli bir anayasaya ile Yeni Türk Devleti sağlam temeller üzerinde kurulacaktı. 20. yy dünya düzeninde bu yeni Türk Devletinin derinini Osmanlı hanedanı oluşturacak, hilafet ise korunacaktı.

Savaş dönemi olduğu için partileşmenin olmaması yönünde karar alınan Birinci TBMM’de, ilk silahlı direnişi başlatan Anadolu ve Rumeli’deki müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin; ne teşkilatlanmasında ne de silahlı güçlerinin oluşturulmasında uzaktan yakından ilgisi olmayan Mustafa Kemal;  bir oldu bittiyle müdafaa-i hukuk cemiyetleri adını kullanarak bir grup oluşturmuş; savaş döneminde hiç de uygun olmayan partileşmenin önünü açarak meclisteki kutuplaşmayı başlatmıştı. Elbette bu duruma müdafaa cemiyeti üyeleri tepki göstermiş, Anadolu’daki ilk kurşunu atan, işgale karşı ilk direnişi başlatan Anadolu halkının teşkilat isim hakkının bir kişi tarafından siyasi malzeme olarak kullanılmasına, üstelik de savaş ortamında bu girişimin yapılmasına karşı çıkmışlardır. Maalesef hâlâ Cumhuriyet Halk Partisi, parti iç tüzüklerinde; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun devamı olduklarını yazmaktadırlar. Elbet bu isim hakkı zamanı geldiğinde onlardan alınıp Anadolu insanına teslim edilecektir.

Lideri Mustafa Kemal ve İsmi Müdafaa-i hukuk grubu olan Birinci TBMM’nin Birinci grubunun karşısına; asıl müdafaa-i hukuk cemiyet üyeleri, İkinci grubu kurarak meclis içi bir mücadele dönemini başlatıyorlardı. İlginç olan ise müdafaa-i hukuk cemiyeti üyelerinin, kendi isimlerini kullanan Birinci gruba muhalefet etmek zorunda bırakılmasıydı. 

Meclis’teki ikinci grubun güçlü lideri ve aynı zamanda iyi bir hatip olan Ali Şükrü Bey muhafazakar ve milli bir siyaset adamı olarak dikkat çekiyor; Lozan’da önümüze konması muhtemel maddeler için ise açık açık rest çekiyordu. Ali Şükrü Bey ve ekibi, Lozan’da bize dayatılan maddelerden bazılarını kabul etmeyecek, savaşsa savaş diyecek, Musul’dan ve Misak-ı Milliden asla taviz vermeyecekler, ulus devlet aklını da imparatorluk aklına tercih etmeyeceklerdi. Ayrıca Ali Şükrü Beyin yapılacak olan İkinci TBMM seçimlerinin en güçlü ismi olmasına da kesin gözüyle bakılıyordu. Düşmana göre yılanın başı hemen koparılmalıydı, çünkü; istediklerini ondan ve Anadolu halkından asla alamayacaklardı. Bundan dolayı yok edilmeliydiler.  Sonuç olarak Mustafa Kemal’in özel muhafız komutanı Topal Osman eliyle ve kalleşçe Ali Şükrü Bey öldürülüyor; İkinci grup lidersiz kalıyor, mevcut anayasaya aykırı bir şekilde Birinci TBMM feshediliyor ve halk partisi tek başına seçimlere girerek İkinci TBMM’yi oluşturuyordu. Kurtuluş mücadelesini veren ve müdafaa cemiyetlerini kuran Anadolu insanı meclisten atılmış; meclis yine Selaniklilere yani ittihatçı, mason artıklarına kalmıştı. İkinci TBMM’nin bütün bakanlarının mason olduğunu söyleyen birçok tarihçi de bu hususta hemfikir olmuş durumdalardır.

Sonuç olarak; direnişi başlatan Anadolu’nun şerefli evlatlarının çoğunlukta olduğu bir meclisçe yapılan 23 maddelik 1921 Çerçeve Anayasasının ikinci ayağı olan 1924 Anayasası; Lozan görüşmelerine tam da ara verildiği bir zamanda vuku bulan bir suikast sonrası tek parti iktidarı olarak ikinci meclisi oluşturan CHP’ye göre hazırlanıyor ve Anadolu halkı başladığı işi bitiremiyordu. Türk gibi başlayıp İngiliz gibi bitirmek demek, bu olsa gerek!

1924 anayasası ile CHP arasındaki evlilik, 1950 yılına kadar sorunsuz devam edecekti; zira başka parti yoktu. Millet Egemenliği diye yola çıkan ve demokrasiyi dilinden düşürmeyen bu zihniyet, iktidar olduktan sonra tek parti monarşisini dibine kadar kullanacaktı. Ne kadar ilginçtir ki! Sultan Abdülaziz’e, Abdülhamit Han’a, Menderes’e, Özal’a ve Erdoğan’a diktatör veya türevlerini yakıştıranlar, 1946 yılına kadar tek parti dönemi için bir çift söz dahi söylememişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı kanadının lider devleti ABD’den gelen emirle, tek parti monarşisinden vazgeçmek zorunda kalan CHP; 1924 anayasasının çoğunlukçu demokrasi anlayışı ile kendi kazdığı kuyuya, demokratik yollarla bir daha çıkamamak üzere düşecekti. Zira,1924 Anayasasına göre en çok oyu alan parti; iktidarın tartışmasız sahibi oluyordu.1950 yılına kadar bu anlayış CHP için hiçbir sorun teşkil etmiyor, çünkü gerçek anlamda seçim dahi yapılmıyor ve tek partili bir dönem yaşanıyordu. Demokrat Partiyi kuran Celal Bayar ve arkadaşlarının çoğunlukçu yerine çoğulcu ya da koalisyona dayalı hükumet isteklerini ise 1946 yılında “açık oy gizli sayım” usulsüzlüğüne güvenerek reddeden İsmet İNÖNÜ; ne zaman “gizli oy açık sayım” usulü ile ilk gerçek seçime girecek, o zaman başını taşlara vurmaya başlayacaktı. Zira en çok oyu olan tek başına iktidar oluyor, ana muhalefet ise ancak meclisteki bir grup vekilden ibaret kalıyordu.

1946 seçimlerinden önce demokrat partinin çok sesli demokrasi yani koalisyonlu hükumet isteğini reddeden İsmet İNÖNÜ ve Mustafa Kemal ile alakası kalmayan CHP’si, 1950 seçimlerinden sonra çok sesli meclis ve koalisyona dayalı hükumet sistemini, demokrasinin gereği diyerek, talep etmeye başlayacaklardı. Öyle ya, keser döner sap dönerdi!..Devir değişince bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tabirini hep kullandığımız CHP; 27 yıl sonra keskin bir U dönüşü yapacak ve millet egemenliği, demokrasi laflarını yine ağızlarına sakız yapacak bir modele dönüşeceklerdi. Oysa 27 yıl boyunca demokrasinin adını bile unutmuşlardı. Millet egemenliği de millet de umurlarında değildi!

Demokrat partinin seçimleri kazanmasıyla parti başkanı olan Celal BAYAR Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes ise Başbakan oluyor ve Menderes ile yeni bir dönem başlıyordu. 1950 yılından sonra artık CHP’nin iktidar olma şansı kalmadığı gibi 1924 anayasasının çoğunlukçu demokrasi anlayışına göre hükumet ortağı olma şansı bile yoktu. Yani  koalisyon olmayacaktı. 27 yıl beraber yürüdükleri 1924 Anayasası ise CHP’nin yeni düşmanı olmuştu. Bu zihniyet hep böyleydi; iktidar olmadıkları zaman devlete ve millete ihanette sınır tanımıyorlar vefa nedir, bilmiyorlardı. Kendi partilerinin kurucusu olan Mustafa Kemal’in vefatında sonra onun adına ve naaşına bile saygı duymamışlardı.

Demokrat parti, CHP’den ayrılan milletvekillerinin kurduğu bir parti olup, Mustafa Kemal’in adını yeniden kutsama yönünde politikalar geliştirse de diğer taraftan milliyetçi-muhafazakar kesimin desteğini aldığı için halkımızın manevi değerlerine saygı duymuş ve bundan dolayı karma bir modele evrilmiş; özellikle ezan dilinin serbestleştirilmesi ile bu millete en büyük iyiliklerden birini yapmış ve yeni bir dönemin, ufaktan uyanışın kapısını aralamıştı.

İkinci dünya savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünyada, Menderes döneminde batı kanadına dahil olan ülkemiz; SSCB’nin çevrelenmesi politikası gereği ABD’nin önem verdiği ve yardım ettiği ülkelerden birisi olmuştur. Avrupa’nın iktisadi yönden kalkınması için hazırlanan Marshall planına ülkemiz de dahil edilmiş ve bu kapsamda ABD’den gelen hibe krediler ile bir kalkınma dönemine geçilmişti. İkinci dünya savaşında çekilen kıtlık ve karneler dönemi son bulmuş, halkımız hiç görmediği kadar refah düzeyine ulaşmıştır. Ayrıca Menderes dönemi nüfus artış oranının en yüksek düzeye çıktığı dönem olmuştur.

Gelişmeye ve kalkınmaya başlayan Türkiye, bu hızda devam ederse elbette batılılar için büyük bir sorun olacaktı. Diğer bir detay ise nüfus artışının artık onlar için bir başka tehdit unsuru haline gelmesiydi. Ne zaman yükselişe geçsek, ne zaman bu milleti düşünen milli bir lider çıkarsak o zaman üzerimizde oynanan oyunlar daha da katmerli hâle geliyordu. Onlara göre Türkler gelişmemeli ve kontrol edilmeliydiler. Malum zihniyetin girişimleri ile aşağılık duygusu barındıran ninniler ile uyusakta; uyanma vakti belirlenenden önce olmamalıydı. Uyandığımızda ise 50 yıl önce kurgulanmış ve tıkır tıkır işlemiş bir plan: Günaydın, demeliydi!

1950’den sonra seçim kazanma şansı kalmayan CHP ve zihniyeti ne yapabilirdi? Ne zaman kritik bir dönemin içine girsek dış mihraklar ile el altından ittifak kuran CHP zihniyeti yine masa altına seve seve girmeyi kabul edecekti. Karşılığında ülke ya küçülecek ya dağılacak ama CHP iktidar olacaktı. Onlar için mesele vatan değildi! Kölelere sahip olmak isteyen bir nefsin, birazda olsa asillerden olmak hırsıydı. Sonuç mu ? Üst akıl tarih rehberiliği ile düşündü ve buldu; ÇÖZÜM : ÜÇÜNCÜ MEŞRUTİYET

Hakan Ceran

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir

Benzer Haberler