Türk Tarihinin Darbe Bereketi

Y. Kemal Bozok
Y. Kemal Bozok

Latest posts by Y. Kemal Bozok (see all)

Modern Darbelerin Validesi

Elinizde tuttuğunuz “Farklılardan En Farklı’’   olmaya namzet olan DD Haber sitemizdeki ilk yazımıza elbette, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…’ diye başlamak isterim. Ve ardından, bir şekilde (mesela Hakk’a yürürken…) ayrılmayı ve “Allahaısmarladık sevgili kari!’’   demeyi geciktirmesini dilerim Cenab-ı Mevla’dan. Zira sizinle olmak epey heyecanlı bir “Selülozik Serencam” olacak kanaatindeyim. Hadi, Hakk rast getire!

Dünyanın en “Yüce İmparatorluk”u olan Osmanlı, bir yıl yukarı söylersek, yıl 1300’de kuruldu. Ve takiben 300 yıl,  inanılmaz bir hızla ve dikine bir performansla seyretti tarih içinde. Sonra meyilli bir düşüşle 320 yıl sonra dibe yaklaştı; 1918’de sonu göründü. Bu cümlede, Yüce Devletin süresini, 300 ve 320 olarak iki döneme ayırmamız, elbette bir anlam taşımakta. Tabii ki o anlam, kanlı bir darbe olarak yer tuttu tarihlerde. Bu darbe, devrinde yaşayanlar ve sonra gelenleri şaşkına çeviren bir “Kanlı İz”di zira türünün ilki ve en hüzünlüsüydü. Peki, gerekçesi neydi ki bu “İz”in; bu kadar hayretengiz ve kanlıydı?

Takvimler 1618 yılını gösterirken, sıfatı dahi “Genç “olan, civan gibi bir sultan Osmanlı tahtına oturmuştu. Bir tek amacı vardı onun, “Tepe taklak gidişat”a dur demek üzere harekete geçmişti. Olmadı.  Eğer, “Klasik Cuntacı”lar o civanmert, 2. Osman Hanı katletmeseydi, onun devr-i saltanatı daha uzun sürecek ve Genç Osman, Yüce Devletin belki de “2. Fatih’’   i olacaktı. Bırakmadılar. Genç lakaplı 2. Osman, 1620 yılında, Yedikule de zindanlarından “Yeniçeri Zorbaları’’   tarafından yay kirişiyle ve acımasızca boğuldu. Rahmet olsun!

Genç Osman’ın şehadetinin arkasından, yeni bir silkiniş için ülke, Devlet ve Hanedan, yüz yıl ölü toprağı serpilmiş gibi uyudu. İkinci silkiniş 1718’de 3.Ahmet’in başbakanı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa eliyle ve “Lale Devri ”adıyla tarihe geçti. Bu devrin kaderi de “Genç Osman Dönemi”yle aynı oldu. Ve memleket, bir “Yüzyıllık Uyku”ya daha yattı. Lale Devri’nden yüz yıl sonra saltanat sırası, 3. Selim’indi. Dönem ise “Nizam-ı Cedit / Yeni Düzen’’   adıyla düşüldü tarihe. Yeni Düzen’in neticesi de farklı olmadı; türevleriyle aynı biçimdeydi: Hüsran, kan ve zillete mahkûmiyet…

Böylece bir 300 yıl daha geçmiş ve sistem dibe vurmuştu. Lakin hepimizin bildiği o “Uğursuz Zihniyet”   müsaade etmiyordu ki yeni bir huruçla doğrula bilsin, bir zamanların Yüce İmparatorluğu… Devletle birlikte, masum millet hatta kuşatılmış hanedanlık belini doğrultabilsin… Ama bu, o kadar zordu ki… Zira son üç yüz yılda yaşanan üç uğursuz “İstemezük Cuntacılığı” suyun başını işgal altına almıştı.  Zorluğuna rağmen Genç Padişah Osman, subaşını tutan “Karakalpli Dev’in kimliğinin farkına varmış ve ayan beyan faş etmişti onu. Ve o “Karakalpli Dev’in Veled-i Gayrımeşruları”na  “Yeniçeri” deniliyordu. Daha genel bir adla “Devşirme Kapıkulları…”

Onlar, Yüce İmparatorluğun kuruluşunda, ne kadar faydalı olduysa da son dönemlerinde o kadar zararlı bir haşarat haline geldiği anlaşılan bu ocağın yükselişi, ilk üç yüz yıldaki sakin zaman diliminin “Hormonlu Kayırmaca”sıyla sürmüş gelmişti. Ve Genç Osman’la birlikte maskeler inmiş ve “Sırtlan Yüzü” ortaya çıkmış ve “Devşirmeler’in Fitne Dönemi” başlamıştı. Tabii ki müsaade edilmemeliydi fitneye ve fitne kumkumalarına. Ancak üç yüz yılın kökleşmiş “kronikizm”inin yıkılıp ortadan kaldırılması da kolay olmayacaktı elbette. Ve bu iş, Osmanlı’nın bir o kadarlık zamanını çalacaktı. Bu kronik yapı, sadece üç yüz yılı aşıran sıradan bir “Zaman Hırsızı”  olarak kalsa iyiydi! Bu süre zarfında Karakalpli Dev, aklına estikçe, “Kapkara Karavana Kazanı” nı Aksaray’daki Yeniçeri Kışlası mutfağından kaptığı gibi fırlayacak ve soluğu, adı şimdilerde “Sultanahmet Meydanı” olan At ya da Et Meydanında alacaktı.

O meydan, padişahların oturduğu Topkapı Sarayı,  sadrazam konutları ve daha sonra başbakanlık mekânı anlamında kullanılan Bab – i Âli binasına yüzer metre mesafede bulunuyordu. Bu yakınlık nedeniyle hemen hemen her isyanda bir sultan hal’ edilecek; sıradaki,  “Şimşirlik Tecrithane”lerinde, bir nevi hapis hayatı yaşayan şehzadelerin yüreği, ölüm korkusuyla yerinden fırlayacak, onların aralarından birine gün doğacak ve bir sonraki isyana kadar o, padişahlık tahtına oturacaktı. Tabi, bu arada olan devlete ve millete olacaktı yani bu iki yapı geriye gidip bir önceki isyan noktasına çivilenecekti. Buna bağlı olarak devlet idaresi felç olacak, milletin ocağına incir ağacı dikilecekti. Bununla birlikte, bütün bunlar “Devşirme Zorbaları”nın hiç mi hiç umurunda olmayacaktı, isyan sonuçlarının doğurduğu zarar – ziyan!

***

Ve… 17. Yy’ın ardı sıra 18 ve 19. Yüzyıl başlarında tertiplene “Devşirme Patırtıları”  arkasında, kör-topal bir idare anlayışı, geri sayan bir devlet ve kanlı gözyaşlarıyla boyanmış teb’a bırakarak geçti gitti. Vardı dayandı takvimler, 1808’e.  Bu tarihte işbaşında 2.Mahmut vardı. Yani amcasının bildik yöntemlerle ha’l edilmesinin ardından “Şimşirlik Mahkûmları”   arasına katılan ve amca 3. Selim’in dizi dibinden ayrılmayan Şehzade Mahmut… Genç Mahmut, Sultan 4. Mustafa’nın bir küsur yıl süren ara saltanatında; darbezede amcasının hayallerini, başarısızlıklarını ve sultanlık tecrübelerini dinlemiş ve kendini tahta hazırlamıştı. Ve gün gelir, eğer sultan olursa ne yapması ve yapmamasının gerektiğini yazmıştı aklına. Amca Selim’in deneyimi ona, şöyle demişti: “Behemehâl, Yeniçeri ocağı lav edilecek; bu esnada, devlet bürokratları ve diğer kapıkullarından değil, halkın bizzat kendisinden yararlanılacaktı.” Evet, “Devşirme İlletinin İlacı” buydu!

Sultan 3. Selim, yeğeni Şehzade Mahmut’a “Saltanat ve Reform’’   dersleri verirken, bir isyan daha yaşandı. Payitaht’ta pratize edilen bu isyanın sonunda

Sultan 4. Mustafa ha’l edildi. Eski padişah 3. Selim şehadet şerbetini içti. Ve Şehzade Mahmut, sultan oldu. Şimdi sıra ondaydı. 2. Mahmut adıyla tahta geçen genç şehzade de, amcasının telkinleriyle kafasına yazdığı projeyi hayata geçirmek için 18 sene beklemek zorunda kaldı. Tabi, bu ara da “eceli gelmiş köpek; cami duvarına”   pislemeye devam etti. Nihayet zorbaların kırdığı yumurta sayısı, kırk bin oldu. Yüzyıllara uzanan Yeniçeri zorbalığı “Gayretullah’a dokundu ve Sultan Mahmut, Sancak – ı Şerifi çıkardı; meydana dikti. Milletin, “Resulullah’ın Alameti” altında toplanmalarını emretti.

Zaten halkın istediği de buydu. Yüzyıllardan beri, başta esnaf olmak üzere, tüm millete kan kusturan, kadına- kıza yol ortasında etmediğini bırakmayan, asayişi alt üst eden; zavallı mesabesine indirgenen hanedan üyelerini, elinde oyuncak eden, devleti bitiş noktasına getiren bu “Devşirme Zorbaları’ndan İllallah!” demişti. Bu nedenle iki de bir “kepenk indirmek’’   zorunda bırakılan “Haraçzede”ler başta olmak üzere, neredeyse bütün halk soluğu, Sancak’ın altında ve padişahının yanında aldı. Kısa sürede, meşhur Aksaray Meydanı, dört bir taraftan kuşatıldı. Meydan da sıralanmış olan ve “orta’’   adını alan 199 adet askeri  tabur,  topa tutuldu. Birkaç saat süren, bir nevi  savaşın ardından “Fitne Kışlası” çökertildi. Bu esnada,  6- 7 bin civarında Yeniçeri, yaptığına – ettiği- ne pişman hale getirildi. Ve böylece ömrü, 500 yıla uzanan Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı. Akabinde, tüm ülkede kanlı bir “Yeniçeri” avı başlatıldı. Ele geçirilen Yeniçeriler, acımasızca öldürüldü. Devlet ve millet, tabi hanedeanlık, derin bir “Oh!” çekti. Çok ağır bir “Fitne Kargosu”ndan kurtulmak herkese iyi gelmişti.

Efendim; Yeniçeriler öldürüldü de bu “Darbesever Güruh” un “Ruhu”na ne oldu; o da Cehenneme sürgün edilebildi mi? İşte, asıl sorulması gereken soru bu; “Yeniçeriyle beraber, Devşirme Ruhu da öldü mü?’’   Biliyorsunuz; beden ölüyor da ruh ölmüyor kolay kolay; hatta hiç ölmüyor! Bir nevi, ayılar misali kış uykusuna yatıyordu ruhlar; vakti geldiğinde uyanmak için…

15 Haziran 1826 tarihinde hayata geçirilen Vak’ay-ı Hayriye/ Hayırlı Olay”ın ardından devlet, yeni bir döneme; Sultan yeni bir saltanat devrine başlıyordu. Yaşanan olay hayırlıydı da bakalım, akabinde başlayan devir, hayırlı olacak mıydı?

Bu endişemizin kaynağı ne mi? Tabi ki bu olayla beraber,  Devr-i Dünyanın beş büyük imparatorluğundan biri olan Osmanlı, ordusuz kalmıştı. Yani Yedi düvel tarafından kuşatılmış olan ve her daim “akbabalar”ın gözetimi altında, ölüm – kalım mücadelesi veren bu imparatorluk için “ordusuz kalmak’’   Azrail’i eve davet etmek anlamındaydı. Belki Yeniçeri Darbelerinden de daha büyüğüydü kapının önünde bekleyen heyula…

Hiç vakit kaybetmeyecekti ve işte, bu sırada gelecekti beklenen darbe: Zira Yüce Devlet’in ordusuz kalışından istifade etmek isteyen akbabalar, işbaşı yapmış ve “Fitne Koalisyonu”nu kurmuşlardı Şimdi daha derin planların peşindeydiler. Kısa sürede kotarılan Derin Plan, Navarin limanında gerçekleşti. Ve Osmanlı donanması, Batılı Müttefik Armada tarafından, yakılarak, karanlık sulara batırıldı. Böylece, ordusuz kalan devlet, şimdi de donanmasız kalıyordu. “Yeniçeri Zorbaları”nın ortadan kaldırılması, elbette Vaka’ay-ı Hayriye’ydi. Lakin bir imparatorluk için ordusuz ve donanmasız kalmak “Vak’ay-ı Şeriyye”den başka bir şey sayılmazdı.

Birinci hamle: Ordusuz ve donanmasız kalmış olan Yüce İmparatorluk için en kötü dönem sayılan bu negatif ortamdan yararlanmak isteyen Rusya, önce Balkan milletini karıştırdı. Tabii ki peşi sıra, kendi saldırısının yollarını döşemeye başladı. Ve ikinci hamle: İngiliz ve Fransız’ın kışkırtmasıyla birlikte başlayan Mora İsyanı, Yunanistan’ın bağımsızlığı ile noktalandı. Bu arada, ,ç bünyede de huzursuzluk yanlıları vardı. Bunlardan, Mısır’ın hâkimi gibi davranan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, isyan etti. Suriye üzerinden Anadolu’ya yöneldi. İstanbul, Kavalalı sıkıntısıyla uğraşırken, “Kör .”ya saklanan Ruslar, Balkanlara yüklendi. Kısa sürede, Ukrayna, Romanya ve Bulgarya bölgelerini çiğneyip geçti ve Trakya’da zor durduruldu. Öte yandaki ihanet odağı yanı Mısır’ın Kavalalısı, Kütahya’daydı. Eğer İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarının güçlendirilmesi karşılığında yaptıkları müdahaleleri olmasaydı, durum felaketle sonuçlanacaktı. Kavalalı veya Çar Nikola’dan her ikisinin de amacı, İstanbul’da almaktı soluğu.

Elbette bir devlet ordusuz kalamazdı. Bütün bu olan bitenlerin önünde, Yeniçerilerin yerini alsın diye kurulmasına başlanan ve kısa adı, “Mansuriye” olan ordu, aradan geçen on küsur seneye rağmen hâlâ, “Ordu Kriteri”ne ulaştırılamamıştı. Bu nedenle koca imparatorluğa gelen vuruyor, giden vuruyordu. Öyle ki Mahmut, bu bunalımlı yıllarda kendisine; “Suya düşen, yalına sarılır.”  sözünü söyleten bir hamle yapmış, Batılı Töton Aryanlarına karşı “Can Düşmanı Ruslar”la Hünkâr İskelesi Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Ki o antlaşma sayesinde İstanbul, sekiz sene kadar “Moskof İşgali’’   diyebileceğimiz, zelil bir “Ayakaltı Durumu”nda kalmıştı. Koca Osmanlı, o zeliliyetten de bir başka “Utanç Antlaşması”yla güya kurtuldu. O antlaşma, İngilizlerle imzalanan Baltalı Limanı Antlaşmasıydı. Ve o belge, Osmanlı İmparatorluğunun, eko-mali olarak, resmen çöküşünden başka bir şeyin yazılı kanıtı değildi. İş, yirmi sene içinde vardı, iflasa dayandı.

Bu yirmi yıl içinde, 2. Mahmut yaşananların olumsuz etkisiyle felç geçirerek öldü. Yerine onun oğlu, 17 yaşında “yol, iz bilmez’’   bir çocuk olan Abdülmecit, yeni padişah oldu. O, babasının yürüdüğü yolu, teslimiyetle noktalayan bir politikanın uygulayıcısı olacaktı.

  1. Mahmut’la birlikte ülkede, gizli bir ahtapotun kollarının dal budak sardığını görmemenin imkânı yoktu. Ahtapot derken elbette Farmasonluktan söz ediyoruz. Batılı ülkelerden İngiltere’deki resmi kuruluşu sayılan 1717 yılından, kısa bir süre sonra Yüce İmparatorluğa getirilen “Beynelmilel Ahtapot’’   18.Yüzyılda, Payitahta  yuva yapmış; 1800’lü yılların başında da ilk locasını açmıştı. 2. Mahmut’un çalkantılı saltanat döneminde yaygınlaşan bu “Ezoterik Tarikat,” Mahmut Sultanın ölümü sırasında sarayda, bürokraside, mekteplerde ve hatta en tepeye bir adımlık mesafedeydi artık. En kötüsü de kuruluşunun üzerinden henüz yirmi yıl geçmiş olan “Mansuriye Ordusu’nun saflarında da izine rastlanıyordu.

Ahtapotun İskoç-İngiliz Riti’nin adamı sayılan Mustafa Reşit Paşa, Abdülmecit’in akıl hocası olarak, toy padişaha, Londra menşeli öğütler verirken, her daim locasının çıkarlarını kolladığının kimse farkında değildi. İskoçya’daki Loca tarafından telkin edilen fikirlerle kurulan yeni dönemin adı Tanzimat’tı. “Koca” sıfatıyla anılmaya başlayan Mustafa Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı’nı Gülhane Parkı’nda okuyarak, Yeni Nizam-ı Osmani’yi dünyaya ilan ederken tören, ne yazık ki Şeyhülislam’ın “Hayırlı Olsun!’’   dualarıyla başlamış ve bitmişti. .

Ne yazık ki bu gidişatın hayırlı olmayacağını “Devlet ve Hanedan”dan önce, “Basiret Sahibi Halk”  görmüş ve o engin ferasetiyle; “Artık Gavura, Gavur denilmesi yasaklandı!’’   diye not düşmüştü. Fakat ne yazık ki yaklaşan depremin ayak seslerini, devlet ricalinden hiçbir “yiğit’’   duymamış; duyanlar da ne olduğunu anlamamış, işareti alamamıştı.

Gülhane Fermanı’nın ilanından sonra iktidarda, ağırlıklı olarak Masonlar vardı. Kimi sadrazam olarak, kimi amir, kimi memur olarak… Artık Mason olmadan, bürokrat olmanın imkânı hemen hemen yok gibiydi. Mason olmak ise kolaydı. Yavaş yavaş temeli atılan ve yirmi yıl sonrasının örgütlü organizasyonu olarak ortaya çıkacak olan “Yeni Osmanlılar Cemiyeti”ne dâhil olacaklara şimdiden yaklaşmaktı. İşte, bu Cemiyetti, Osmanlı İmparatorluğunu yıkılışa götürecek, 20 milyon km karelik arazisini paramparça edecek ve sonunda 780 bin km kareyle Cumhuriyet haline çevirerek Batılı devletlerin elinde oyuncak edecek olan… Sultan Abdülaziz ile sahneye çıkacak olan Yeni Osmanlıların, kısa döneminin ardından, aynı yolun yolcuları önce Jön Türkleri doğuracak; onlardan İttihat ve Terakkiciler çıkacak ve oradan da diğerleri… Adı ister Hürriyetçi olsun, ister İtilafçı ve hatta Cumhuriyetçi…

***

Bir geriye dönüp devam edelim konumuza: Tüm dünyanın gözü önünde “Hat-tı Hümayun” okunmuştu. Güya bununla birlikte, Koca Mustafa’nın Tanzimat’ı dibe vurmuş olan İmparatorluğu yüzeye çıkaracaktı. Bu hamleyle ülke, resmen “Batıcılık Ekolüne dâhil olmuş yani Avrupalı” olmuştu ya… Tabii ki Avrupalılar, “Yeni Avrupalı’’   olan “Eski Osmanlı”yı kurda kuşa yem etmeyecek, toprak bütünlüğünü koruyacaktı. Ne yazık ki bu yalana kolayca inandırılmıştı zavallı ve “Batıcı Padişah” Abdülmecit. Oysa bilmiyor ya da bilmek istemiyordu ki “Kurt” da Avrupa’ydı. “Yırtıcı Kuş” da… O vahşi kurt ve yırtıcı kuşlar, zavallı padişahı, Rus ayısıyla  korkutuyorlardı. Her daim; “Seni kapar, ama ha!” diyerek… Öte yandan, kendileri de konyak kokuları arasında toplantılar tertip edip hindi eti yiyerek, Yüce İmparatorluğu parçalama planları yapıyor; yazdıkları belgelere altın kalemlerle gösterişli imzalar atıyorlardı. O Ruslarla korkuttukları Türkleri, Kırım üzerinden savaşa sokuyor; Ruslarla vuruşturuyor ve  arkadan “Kurtarıcı” olarak kendileri geliyorlardı. Tabii ki yeni tavizler karşılığında.

Kırım Savaşı olarak tarihe geçen o kapışmayı Osmanlı, İngiliz – Fransız ve Sardunya’nın müttefikliğiyle güya kazanmıştı. Ama savaştan çıktığında gırtlağına kadar batak içindeydi. Ve ilk borçlanmasını yapmak zorunda kalarak, Batı’ya sadece paçasını değil gırtlağını da kaptırmak zorundaydı artık.

Batılı devletler, Mason paşalar aracılığıyla Padişaha şimdi de “Islahat Dönemi”ni tavsiye ediyorlardı. Kurtuluş ıslahattaydı çünkü. Tavsiyeye uyuldu ve yeni bir fermanla artık “Gâvur’a beyefendi deme…”nin yoluna girildi.

21 yıllık saltanatı içinde, dâhil olduğu Batı sisteminin Kızıl baronlarının ne Musa’sına ne İsa’sına yaranan ve her hamlesi devletinin ve milletinin aleyhine sonuçlanan Sultan Abdülmecid, “devri şahanesi”nde yaşananlardan hiç memnun olmamıştı, eminim. Zira onun, oradan oraya savrulan devletinin bu zafiyetinden hoşlanan ve ellerini ovuştura ovuştura, derinden ve keyifle; “Oh!’’  çekerek, “Şimdi sıra bizde.’’   diyenlerin “Puslu havayı seven kurtlar damarı”ındaki zehirli kan akmaya başlamıştı. İşte, o damarın zehirli sıvısı, otuz küsur  yıl evvel, bedeni öldürülen Yeniçeri’nin hayata eklemlenen son bağlantısıydı. Ve ne yazık ki “Çeri Ruhu” aradaki berzahta uykudaymış; şimdi de uyanmaktaydı. Havanın her puslandığında hortlamayı gelenek haline getirecek olan o ruh, ilk hortlama girişimini 1959’da yaptı. Yeniçeri ortalarından, Mansuriye Ordusuna uzanan berzahta planlanan ilk darbe ve suikast teşebbüsü olarak tarihe geçen o olay “Kuleli Vak’ası’’   olarak aldı tarihteki yerini. Mansuri bedenli, Yeniçeri ruhlu bu teşebbüs, henüz tasavvur aşamasındayken, bir ihbar sonucu haber alındı. Ve darbeciler, yakalanarak Kuleli Kışlasında yargılandılar. Hadisenin ismi oradan gelmekteydi. İlk varta kolay atlatılmıştı. Lakin bu da bir tecrübeydi “Derin Darbeci”ler açısından. Ve bundan sonra daha donanımlı ve temkinli olacaklardı.

Lakin devlet düzleminde aynı temkin ve tecrübeye rastlanmayacaktı. Zira Kuleli yargılanmalarında, sadece zarfla uğraşıldı; mazrufa inilemedi. Köklerine inilemediği için söz konusu “Vak’a”nın doğurganlığının tespiti de mümkün olmadı. Çünkü yargıçlar ve devlet bürokrasisi, 19. Yy’ın ikinci yarısında başlayıp 21. Yy’ın ilk çeyreğine kadar devam edecek olan “Modern Darbe Geleneği”nin küçük bir örneğiyle karşı karşıyaydı lakin bu kalkışmanın bir ilk huruç, hatta “nabız yoklama eylemi’’   olduğunu; peşi sıra, daha şedit artçılarının geleceğini anlayamadı. Münferit bir Vak’a damgası yakıştırması yapıp Vak’a-yı Adliyeden saydı, dosyayı kolayca kapattı. Ve tabii ki yanıldı.

***

Takvimler, 1861’i gösterirken Sultan Mahmud’un birinci oğlu olan Abdülmecid’in ölümü, ikinci oğlu Abdülaziz’e saltanat yolunu açmıştı. Ve aynı yılın 25 Haziran’ında Osmanlı tahtına sultanların otuz ikincisi olarak oturmuştu; kendisine, atalarından Yavuz Sulan Selim’i, örnek alan Abdülaziz. Bu yüzden cesur ve kararlıydı. Devr-i Şahanesinde devletin sıkıntılarını biliyordu ve bu problemleri çözeceğine olan inancı tamdı. Tabii ki saltanatı süresince babası Mahmut ve ağabeyi Abdülmecid’in tecrübelerinden yararlanacaktı. Artık devletin on dört senesi ona aitti.

Yazının bu durağında duralım ve 21 sene evveline, Mason Mustafa Reşit Paşa’nın, İngiliz – İskoç Masonluğunun, Osmanlı üzerinde etkinleşme hareketi olarak algılana bilecek Tanzimat Fermanı’na ve ona bağlı olarak “Tanzimatizm”e geri dönelim: Temel muhtevası “İngiliz Devlet Sistemi”nin ithali olan “Tanzimat Batıcılığı,” bir resmi ideoloji olarak uygulama sahasına sokulduğunda, devletin her kesiminde sistemik bir değişikliğe gidildi. Başta, eğitim olmak üzere; hayatın sosyal sahalarındaki uygulamalarında örnek alınan “Model” ise Fransa’ydı. Bu, iki renkli manzara, “İngiliz Takiyeciliğinin/Münafıklığının genel karakteriydi. Yani “Yeni Rejim”in temeli “İngiliz Meşruti Monarşi’si ya da Parlamenter Monarşi” olacak ama İmparatorluğun görünen devlet yüzü, Fransız’ı hatırlayacaktı. Ki herhangi bir reddiyede hedef “Majeste’’   değil, “Mösyö’’   olsun! Anlaşmazlık durumunda da Londra, “Mesih Rolü”ne bürünerek gelsin ve “Üst Akıl Bilgeliği”ni  yapsın… Lakin bununla birlikte hareketin ve rejimin fikri müktesebatının da Fransız Devrimi’nin fikir babaları sayılan Montesquieu ve J.J Rousseau gibi kuramcılardan aparıldığı da göz ardı edilmemeli. Oradan ya da buradan fark etmiyordu hattı zatında çünkü perdenin arkasındaki siluet, yukarıda sözü edilen “Farmasonik Ahtapot”tu.

Öyle oldu ya da böyle oldu… Neticede “Osmanlı Modernleşmesi’’   diyebileceğimiz “Tanzimatizm Pratiği,” gelenekçi coğrafyaya yabancı, temel inancı çelen, toplumu batıla eviren birtakım Batıcı  fikirlerin, “Memalik”e yerleşmesinin lokomotifi ve kompartif zemini oldu. Yüzyıllardan beri mutedil bir hayatın temsilcisi olarak, Yüce İmparatorluğun “Vasat’’ ortamının sadık teb’ası sayılan Osmanlı halkı ve gelenekçi aydınları bir başka katmana çevrildiler/evrildiler. Tanzimatçı adıyla bir “Ara İnsan Tipografı” oluştu. Ve sosyal ortam hareketlendi, insanlar sivrildi ve karşıt düzlemin temsilcileri anlamında, “Anti Tanzimatçılar” ve yeni yeni teorilerin sahipleri ortaya çıkmaya başladı. Yani toplum siyasallaştı.

Ve takvimler vardı dayandı 1865’e… Yani Abdülaziz’in saltanatının beşinci yılında Tanzimatizm’in resmi modernleşmesini yeterli bulmayan, bu nedenle mevcut sisteme eleştiri yöneten, ileri modernleşmeyi ve demokratik çözümü savunan bir grup insan, gizli bir teşkilatlanmaya gittiler. Yukarıda haberini verdiğimiz bu insan tipinin siyasal organizasyonu olarak; “Yeni Osmanlılar” adını alan bu siyasal hareket, her ne kadar antihomejen, tutarsız ve hedefleri kesin hatlarla belirlenmiş bir yapı değilse de Yüce İmparatorluğun ilk siyasi partisi sayılabilirdi. Bu örgütten önce de “İttifak-ı Hakimiyet’’   gibi gizli yapılar, oluşturulmuş olsa da bunların hepsinin ötesine sıçrayan ve zamanla periferisinde oluşan örgütlenmeleri de kapsayan bir cevvaliyetle “Yeni Osmanlılar Cemiyeti Hareketi” tarihteki adını, bold harflerle ve italik olarak yazdırmayı başardı. Üstteki, cümlede, “İtalik” sıfatı, belirli bir amaç için kullanıldı. Şöyle ki tarihler, söz konusu zihniyetin örgütleşmesinde, İtalyan Masonluğu olarak bilinen “Karbonari/ Kömürcüler Birliği” örgütünün örnek alındığını yazmakta. İşte, bunun için italik…

Cemiyetin temeli, 1868 Haziran’ında, Belgrad Ormanlarında, gözden ırak bir dağ evinde yapılan ilk toplantıda atıldı. Bu ilk ve tarihi toplantıda alınan en önemli karar: “Saltanatın yerine, Meşrutiyet’i getirmek…” olarak belirlenmişti. Çünkü bu fikir adresi belli bir merkezin dayatmasıydı. Bu merkez, elbette İngiltere; Belgrad Ormanındaki toplantıda alınan karar da  söz konusu krallığın devlet sisteminin yansımasıydı. Ama ne yazık ki bu teşkilatın kurucusu ve fikir babası sayılan Ayetullah Bey, bir Osmanlı vatandaşıydı ve Cemiyetine zemin teşkil edecek olan fikrin taşeronları da İtalyan Karbonari’cileriydi. Onların da Roma Katolizm’ine karşı, Laik bir sistemin savunuculuğunu yaptıklarını da biliyordu.

Haddizatında, başta Napoli olmak üzere, tüm İtalya’daki şehir devletlerinin resmi kurumlarını Vatikan’ın Teolojik güdümünden sıyırıp “Laik Form”a ulaştırmayı hedefleyen Carbonari’ler, sadece Yeni Osmanlılar tarafından değil, 1900’lerin başında siyasi düzleme çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin “Parti Tüzüğü”nün yazılışında da kalem oynatacaklardı.

Sözün burasında, Carbonarilerle ilgili iki çift laf etmek gerekirse… Örgüt, her ne kadar İtalyan menşeli olarak bilinse de kökü, Fransa da Korsika adasındaydı. Bu sebeple Fransız Riti’ne bağlı Masonların kurduğu örgütün hedefi, bölgedeki kömür işçi ve ustalarını siyaseten teşkilatlandırmak; onlar üzerinden İtalya’ya geçip “İtalyan Carbonarisi”ni şekillendirerek Papa’ya karşı bir Laik Cephe oluşturmaktı. Ve bunu başarmışlardı Fransa’nın ünlü “Devrim”den kalan, Laikçi Farmasonları. Ancak orada kalmaya niyetli değillerdi anlaşılan. Napoli üzerinden, Osmanlı’nın Balkan’ına atlıyor ve “Yeni Osmanlılar”ın kuruluşunda da rol alıyorlardı; hem de “İngilizce devlet sistemi urbasını, Yüce İmparatorluğa giydirmek gayesi ile… İlişkideki karma karışıklığı görüyor musunuz?

Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin mali destekçisi, aynı zaman da resmi başkanı olarak da bilinen Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’ydı. Mısırlı Paşa’nın, örgütüne mensup Osmanlı aydınları olarak bilinen Namık Kemal, Şinasi ve diğerleriyle bağlantısını Fransız ajanları sağlıyor; aynı şekilde Fransız Gizli Teşkilatı SDECE’nin adamları, örgütün diğer üyeleri arasındaki postacılık görevini de yerine getiriyordu. Tabii ki mazrufa dair her türlü bilgiye vakıf olarak…

Kuruluşundan iki yıl sonra Paris’teki üyelerine, Fransızların taktığı adla, “Jön Türkler’’   olarak anılmaya başlayan örgüt içinde, Türklerin dışında başka simalar da temerküz etmeye başlamışlardı. Bunlardan biri, Mason olduğu bilinen bir Yahudi yazardı: Leon Cahun… “Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar” adı bir teorik kitap ve “Gök Bayrak” adlı tarihi romanın yazarı olarak bilinen Cahun, “Türk’ten çok daha Türkçü” kişiliğiyle Paris’te bulunan birçok Osmanlının, Jön Türklerle tanışmasını sağlayarak; harekete önemli katkılarda bulunmasıyla ünlüydü.

Cemiyet mensuplarına, “Ajan Cahun”un dışında yardım edenler de vardı elbette. Lakin ne hikmetse bunların pek çoğu, Yahudi orijinli Fransızlardı. Bu Fransızlardan biri de “Osmanlıcılık” anlayışının içinde yer alan “İslam Rengi”ni silip onun yerine, bir ırk meselesi oturtarak fikriyatı, “Türklük ve Türkçülük Rengi”yle boyayarak, hareketin yönünü Laisizm üzerinden, Meşruti yönetim mücadelesine sevk etmek isteyen Armin Herman Vambery’ydi. Söz konusu adam, “O kadar kaptırmıştı ki kendisini, büyük ihtimalle bağlı olduğu loca tarafından verilen göreve, 1870 yılında, akademik düzlemde bir Türkoloji Kürsüsü bile kurdu…” diye yazıyor tarihler. Nerede mi? Orta Asya orijinleri ispatlanmış; Türk oldukları iddia edilen Macarların ülkesi olan Hungary’de; Başkent Budapeşte Üniversitesi’nde… Bununla kalmayacaktı tabi, Yahudi Vambery’nin, Türkçü kişiliğinin yansıması. 1908 yılında kurulan dünya çapındaki ilk “Türkçü Dernek”in Onursal Başkanı da oydu. Ve bu unvanıyla irşat edecekti; Yeni Osmanlılar’dan Jön Türkler parseline;  oradan da İttihatçılığa evrilen ve işleri- güçleri “Osmanlı İmparatorluğu”nu devirmek olan ve bu ihanet işlevini kendisine şiar edinmiş yerli hainler damarı”na mensup “Batı Uşaklarını…” Aynı ülke de yani Macaristan’da açılan, Derin Almanya imali olan  “Turan Cemiyeti”nde de yine Fransız Yahudi’si Vambery vardı; Turancılık fikriyatının şahdamarında da o… Etkileri zamanımıza kadar sürüp gelen bu minvaldeki meselelerin arkasında, hangi mihrakların ve kimlerin bulunduğu ve de ne işler kotarıp Osmanlı Milletinin başına ne çoraplar ördüklerini varın anlayın gayrı.

Geriye dönüp asıl konumuzdan devam edelim yolculuğumuza… Paris’i merkeze alan Avrupa’daki “Derin Osmanlı Komplosu” etrafında şekillenen fikirler, Farmason ve Yahudi olduğu bilinen Leon Cahun gibi ajanlar eliyle İtalya üzerinden Memalik-i Osman’ın batı kapısından içeri sokuluyordu. Localarda mühürlenmiş olan zarfları alanlar da manidar klanlar ve isimlerdi tabii ki. Kimler mi? Onlar, Makedonyalı Sabetaycı Yahudi takımıydı. Bunlar Ege’nin kuzeybatısındaki Selanik şehrinde mayalanıyor ve Musevi Dönmelerin distribütörlüğünde, İstanbul başta olmak üzere Osmanlı’nın belli başlı şehirlerine akıtılıyordu.

İstanbul ve diğer adreslerdeki alıcılar da Tanzimatizm’in dürtüsüyle uyanan “Beyaz Osmanlılar”dı. Ve onlar da Paris Mektubunun yerli ve nihai alıcıları olmuşlardı. Memalik-i Osmaniye’de ikamet etmekteydiler lakin gözleri kulakları, akılları, fikirleri Fransa’nın başkentindeydi. Yüreklerinde dal budak salan, “Osmanlı ve Hanedan Muhalefeti” gide gide genleşmekte ve devlet-millet düşmanlığına evrilmekteydi. Garip olan, Türk ve Müslümanlığından kuşku duyulmayan birçoğu o kadar gafildiler ki kendileri de farkında değillerdi, bindikleri “Kefere Kayığı”nda yolculuk yaptıklarının. Ölüme gidiyorlardı lakin düğüne gittiklerini sanmaktaydılar.

Onlar için yani Osmanlı Muhalifleri/Vatan Millet Düşmanları için önce mektepler/okullar açıldı, sonra localar… Bu tipografın, mektepleri ve localarıyla ünlü Selanik şehri, Paris’ten sonra gelen Kâbe’leriydi artık. Osmanlının, sarayın yağlı safralarıyla semirmiş olan “Beyaz Babaları”nın evlatları, Makedonya localarında inisiye edildikten sonra, yine İtalya- Napoli üzerinden Paris’e gidiyor ve “İhanet Tedrisatları”na orada devam ediyorlardı. Dönüşlerinde de kafalarında zehirli fikri, valizlerinin gizli bölümlerinde de Paris Mahreçli “Osmanlı Muhalifi dergi ve gazeteler”i saklı oluyordu.

Çok sürmedi; Paris çıkışlı “İhanet Neşriyatı”nın eşdeşi mecmua ve cerideler devrin, “Muhalif Medya”sı olarak İstanbul ve Selanik’ten de ses vermeye başladı. Elbette o zaman medya, gazete ve dergilerden ibaretti ancak etkisi, günümüzdekilerden az değildi. Bu nedenle ülkede ki siyaset sahası, yandaş ve karşıdaş anlamında halka halka genişliyor; ordu dâhil sivil kurumların tamamını etkisi altına alıyordu. Bu işin sonu iyi değildi. Zira “Paris Görmüş’’   aydın(cık)lar, habire körüklemekteydiler ortamı. Buna dur demenin zamanı, çoktan geldi de geçiyordu.

İşte, bu nedenle Âli Paşa, meşhur kararnamesini yayınladı. Tarihe “Âli Kararnamesi’’   olarak geçen mevzubahis emirname ile “Muhalif Aydınlar” kıskaca alındılar. Başta Ziya Paşa, Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi ve benzeri muhalifler, yönetimin sıkıştırması üzerine, ülkeyi terk edip soluğu Paris’te aldılar. Ve böylece ülkedeki “Siyasi Tansiyon’’   kısmen düşürülerek devlet rahatlatılmış oldu.

Paris, Londra, Viyana gibi başkentlerde elçilik ve birkaç kez Hariciye Nazarlığı (Dış İşleri Bakanlığı) yapmış olan Sadrazam Âli Paşa, Batılıların “ciğerine”   vakıf tecrübesi sebebiyle bu Kronik Muhalefet” in ülkeyi sona doğru sürüklemesinin farkındaydı. Ve Avrupalı Devletlerle ilişkilerin, verilen tavizler üzerinden yürütülemeyeceğini de en iyi bilen adamdı. O devirde, bu tecrübe nedeniyle Sultan Abdülaziz’i de uyarıyor ve yönetimi teyakkuzda tutuyordu. Lakin 1815 yılında doğmuş olan Paşa’nın da bir sonu vardı elbet. O son, 1871’de Sultan’ın iktidarının onucu yılında yakaladı onu. Tam adı Mehmet Emin Ali  Paşa olan Sadrazamın ölümü, Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan Yeni Osmanlıların devamı niteliğindeki Jön Türkler için bir umut doğurmuştu: Geri dönmek ve dillerine doladıkları “istibdad”ı neticelendirmek… Yeni bir devir başlıyordu şimdi…

Banisinin vefatı neticesinde, Âli Kararnamesi’nin ortadan kaldırılmasıyla beraber önleri açılan ve yurda dönen “Kaçak Taife’’   Osmanlı devleti ve halkının hazır olup olmadığına bakmadan, Avrupa’da gördükleri “Moda Devlet Nizamı Meşrutiyet”in ithalini sağlamak için açıktan propagandaya başladılar. Bu yoğun muhalefet dönemi, Sultan Abdülaziz’in son beş yılında önlemez bir hal almıştı. Artık Yüce İmparatorluğun kapısı, bacası ve penceresi ardına kadar açılmış; ülke, yolgeçen hanına dönmüştü. Gelen giriyordu. Ona bağlı olarak, siyaset artıyor; muhalefetin küturu genişliyor, yönetim zorlaşıyor ve devlet adım adım ilerliyordu son menzile doğru.

Yıl 1875 olduğundan Sadaret Makamı’na Mahmut Nedim Paşa oturtuldu. Ülkede “İngiliz Ekolü’ne mensup olanların yanında, “Fransız Ekolü”nün bürokratları, epey bir yekûn tutmaktaydı. Sadrazam M. Nedim Paşa ile bir de “Rus Ekolü”nün yolu açılmış oldu. Rus yanlısı tutumu nedeniyle tarihçilerin “Nedimof” diye yaftaladıkları yeni sadrazam, işbaşı, yapar yapmaz bozulan “Maliye”ye el atmıştı. Apartopar yapılan bütçenin beş milyon altın lira açık verdiği ortaya çıktı. Ki bu miktar, o zaman için oldukça yüklü bir miktardı.  Nedim(of) Paşa ne yapacaktı bu durumda?!

O sırada Rusya’nın İstanbul sefiri İgnatiyef adlı bir Rus soylusuydu. Rus Ekolünün kotarıcısı olan bu elçi, Nedim Paşa’nın akıl hocası konumundaydı. Bu nedenle Nedim Paşa, Sefir İgnatiyef’in verdiği akılla Ekim 1975’te önü-sonu düşünülmemiş olan yarım akıl bir tedbire başvurdu: Avrupa Devletlerinin hışmını, ülkenin üzerine çeken bu karara göre, “Devlet Maliyesi’’   bir senede ödediği borcun yarısını beş sene müddetle kesecek ve ödemeyecekti.

Doğal olarak bu karar- ki bir nevi moratoryum yani iflas anlamına gelmekteydi.- dünya da büyük yankıya neden oldu. Ellerinde “Osmanlı Tahvili’’   bulunan Avrupalı yatırımcılar, ayağa kalktı ve Türk Sefaretleri önünde yığılarak, protesto hatta taşkınlık yapmaya başladılar. Buna muvazi olarak dış basın, İstanbul hükümetine ateş püsküren yazılar yayınlamaya, guvernörler öfkeli demeçler  vermeye başladılar. Kısacası; Nedim Paşa’nın kararıyla birlikte Avrupa halkı, Osmanlı’ya düşman oluverdi.  Bu düşman halk, devletlerini zorluyor ve “Osmanlı’nın ağzının payını vermesi”ni istiyordu; problemin tek çözüm yolu olarak…

Artık derinliklerde neler olduysa? Aynı anda, Balkanlar kaynamağa başlamıştı. İmparatorluk, yeni bir krizin eşiğindeydi: Balkanlar isyanlarla çalkalanmaya başladığında padişah, başarısız bulduğu “tepe bürokrasisi”ndeki bazı isimleri görevden aldırmış ya da görev yerlerini değiştirmişti.

Bu bürokratlardan en büyüklerini, şöyle sıralıyordu tarihçiler: Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütercim Rüştü Paşa ve Hasan Hayrullah Efendi vs. Bu devlet adamlarının ortak özelliği, artık “Abdülaziz düşmanlığı”ydı. Bu düşmanlığın verdiği hırs ve dürtü ile  sözü edilen devlet adamları, H. Avni ve Mithat Paşaların konaklarında sık sık bir araya geliyor; “Dinim kinimdir!’’   diyen H.Avni’nin akıl almaz öfkesi ve intikam hırsı ölçüsünde,  ihanet içerikli  meseleler konuşuyor ve hain planlar yapıyorlardı.

Tarihlerde ismi, “Erkan-ı Erbaa’’   olarak geçen bu grubun planı, “Sultan’a Darbe’’   yapmaktı. Böylece Abdülaziz’i hal edecek ve devleti ele geçireceklerdi. Yeni padişah adayları belliydi: Masonluğa intisap etmiş olan tek Osmanlı padişahı olduğu iddia edilen 5. Murad…

Unutmadan kayda geçelim: Erkan-ı Erbaa’nın hedefi sadece “Sultan’ın Ha’li” değildi. Özellikle Hüseyin Avni Paşa’nın kafası, ha’l ile kalınmaması üzerinde düşünüyor ve bir başka plan yamukluğunda da hazırlık yapıyordu.

Ve planın ilk aşaması olarak “Erkan-ı Erbaa Cuntacıları,”  bu minvaldeki gizli işler üzerine, çağırıldıklarında “başını açıp koşacak” olan insanlar arasında para dağıtmaya ve böylece etraflarında, ihtilalciler toplamaya başladıkları görüldü. Bu paranın kaynağı, her nere ise  artık…  Olan olmuş ve ok yağdan çıkmıştı. Bu yemleme”nin ardından, padişah aleyhinde propagandaya başlandı. İftiranın bini bir paraydı. Bu iftiralardan,  en çok konuşulanın iddiasına göre: İflas etmiş ve memurunun maaşını ödeyemez  hale gelmiş olan tamtakır devlet hazinesine  rağmen “Sultan’ın Hassa Hazinesi’’   tepeleme altın doluydu. Bu iftirada elli milyon altın liradan söz ediliyordu.  Doğal olarak, soruyordu iddiacılar: “Cimri padişah, inanılmaz ölçekteki  bu zenginliği nereden elde etmişti?  Hadi etmiş! Peki, İmparatorluğun mali sıkıntıları ayyuka çıkmış ve devlet iflas etmişken, niye, üzerine yatıyor maliyenin borçlarını, ve memurlarının maaşını ödemiyor?” Bunun gibi parasal iftiraların yanında, imparatorluğun başta gelen dokunulmazlıkların olan “Saltanat ve Hanedanlık” üzerine  iftiralarda vardı. Buna göre: Padişah, “Veraset Usulü”nü de değiştirmek niyetindeydi.  O esnada veliaht olan Şehzade Murad’ın bu hakkını elinden alıp onun yerine, oğlu Yusuf İzzettin’i veliaht yapmayı planlamaktaydı.  Ağızlarda sakız olmuş bu iddiaya göre,  padişahın planlamakta olduğu “Saray darbesi’’   için Rusya’dan kırk bin kişilik “İhtilal Lejyonu’’   ısmarlanmıştı.  Takvimler, bu işlerde mahir olduğu bilinen “Rus Paralı Lejyonu,” İstanbul’a getirmek için gün sayıyordu. Daha neler neler?

Neticede “Erkan-ı Erbaa Cuntası,’’   hazırlık aşamasını tamamlamış olacak ki tarih, 10 Mayıs 1876’yı gösterdiğinde düğmeye bastılar. Para ile kandırdıkları üniversitelileri ile Bayezid ve Süleymaniye Medreselerinde eğitim gören bir grup talebeyi sokağa döktüler. İstanbul sokaklarında protestolar ve nümayiş birdenbire  başlamıştı. Bu şehir, 1826’dan beri unuttuğu “Yeniçeri Patırtıları”nın bir başka biçimine şahit oluyordu şimdi. Bu “Modern Çağın Darbelerinin Anası”ydı ve başarısı, ardından bir seri “İhtilal ve Darbe Zinciri”ni de doğuracaktı. Paslı bir zincirin halkaları gibi lokma lokma…

“İhtilalci Paşalar”ın başlangıç sesi olan “Acemi Nümayişçiler’’   saraya doğru yürürken, sadrazam ve şeyhülislamın azledilmesini istiyorlardı. Olayın haberi, Sultan Aziz’e iletildiğinde sokaklar, yeni katılımlarla kalabalıklaştıkça kalabalıklaşmaktaydı. Zavallı İstanbul, Vaka-yı Hayriye”den nice zaman sonra kulakları, kötü kötü çınlayan bir şehirdi… Lakin bu, bir “Hayırlı Olay” değildi; şer’in ta kendisiydi ortalıkta kol gezen.

“Merhametten maraz doğar!’’   sözünü çok iyi bildiği halde Sultan Aziz, “Kardeş Kanı Dökülmesin!’’   merhametinde karşıladı başkaldırıyı. Ve “çapulcular”ın isteklerini kabul etti. Ama hata etti…

Bunun üzerine, Sadrazam Nedim Paşa azledildi. Onun yerine  cuntacılardan Mütercim Rüştü Paşa getirildi. Hüseyin Avni Paşa ise Seraskerliğe atandı. Meclis-i Vükela üyeliği Mithat Paşa’ya; Şeyhülislamlık makamı da Hasan Hayrullah Efendi’ye verildi. Böylece sular duruldu, nümayişçi talebeler okul ve medreselerine, cuntacılar da yeni makamlarına çekildiler.

Darbe yapılmış ve plan sona ermiş miydi? Hayır, tabii ki! Sırada Sultan’ın ha’li ve daha sonra da katli vardı. Şimdilik, tamamlanan ise üç aşamalı darbe planının, sadece ilk katmanıydı. Daha ikinci ve üçüncü katmanlara sıra gelmemişti.  Lakin bu işler uğramayacaktı ve kısa bir aralık vardı  diğer katmanlar için. Son iki katman da  darbeyi takip eden 22. günün içinde, tere yağdan kıl çeker gibi hayata geçirilecek; son dönem Osmanlı padişahları arasında, “hatırı sayılır’’   bir yer işgal eden Yiğit Sultan Abdülaziz, önce tahtından edilecekti ve sonra da hayatından…

Evet? “Kazan kaldırmayı’’   ve “Sultan indirmeyi’’   hayatının şiarı edinen, önceki devirlerin Yeniçerileri ölmüş ama ruhları, yeni devrin Mansuriye ordusuna geçmişti. Kuruluşundan elli yıl sonra Mansuriyelilerde “enkarne’’   olan o eski ve uğursuz ruh, ilk hamlesinde başarılı olmuş ve “Modern Darbecilik”in ilk başkaldırısını Sultan Abdülaziz’e karşı yapmıştı. Bu başarı, iştahı artırmak için tetikleyici bir unsur olarak hep ola geldi. “İlk Modern Darbe” ondan sonraki 150 yılda pek çok “ihanet”e analık yaptı ve mostralık oldu. Öyle ki… Cumhuriyet Dönemine gelindiğinde, darbeciler bu kötü alışkanlığı, sanki “otomatik”e bağlamış gibiydi ve her on yılda bir “kerih koku”yu  ortalığı yayıyorlardı.

Malum olduğu üzere… Son darbe, 15 Temmuz 2016’da denendi. O gece, tıpkı 1826’dakine benzer bir gelişme yaşandı. Ve devrin padişahı gibi bu devrin Cumhurbaşkanı da halkını arkasına alarak,  Türk tarihine altın harflerle yazılacak olan yeni bir Vak’ay-ı Hayriye yaşattı.  Kırk yılda hazırlanmış olan “Son Darbe” bir kaç saatte, akamete uğratıldı. Yetmedi!  Derinliklerinde, köhneleşmiş Yeniçeri ruhunu yaşatmaya devam eden “Mansuriye Ordusu”nun da defteri dürüldü. Ve TSK’nın tarihinde yeni bir sayfa açıldı:  Buna göre, Asker Ocağı, gerçekten de “Peygamber Ocağı’’ olacaktı. Olmak zorundaydı.

Bu aziz milletin, ekmeğinden keserek oluşturduğu bütçeyle ve yirmi yaşındaki civanmertlerini kınalayarak yolcu ettiği asker uğurlamaları ile şekillenen Askeri Ocağının “Yalancı Peygamber Ocağı” olmaktan çıkıp “Hakiki Peygamber Ocağı” olma yolunda kocaman adımlar atıldı; atılıyor, atılacak… Ordu, ilk kez sivilleştirildi yani askeri seçkinlerin “yarıtanrılık ya da azizlikleri”leri bu arada sonlandırıldı. Ve bulutlarda gezen cuntacıların ayakları, yüzyıllardan sonra ilk kez toprağa değdi. Zaten o nedenle yani “ayağını tozu”yla Ordu, Suriye’ye indi/rildi ve asli görevini yapmaya soyundu.

O halde bu durakta hepimize düşen, Mehmetçiklere dua etmektir: “Allah, ordumuza zeval vermesin; askerlerimizin yolu açık, zaferleri eşsiz ve bundan sonraki tarihi darbesiz olsun inşallah!” diye…

***

Benzer Haberler