1961 Anayasası Sonrası

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

Üçüncü ve Son Meşrutiyet
27 Mayıs 1960 darbesine hep duygusal yaklaştık, Merhum Menderes’in idamına gelince üzüldük, düğümlendik ve 27 Mayıs’ı anladık zannettik. Mesele sadece liderin indirilmesi değildi. Asıl Mesele: Liderden sonra devreye sokulacak olan yeni anayasa ile yürütmesiz devlet ve devletsiz millet anlayışı ile meydanı boş bırakmaktı. Batılılara ve içimizdeki zihniyete göre meşrutiyetin ya da hürriyetin mantığı zaten buydu: DEVLETSİZLİK!
Bir ve ikinci meşrutiyette de durum böyleydi; devletin bir yöneteni yani yürütme organı fiilen yoktu. Kimileri meclise en büyük ehemmiyeti verse de; üç bin yıllık tarihimize dönüp baktığımızda Türk devletleri, yürüteni olduğu sürece ve yürütme erkine göre devletti. Hatta bu milletin lideri neyse kendisi de oydu. Alparslan döneminde Alparslan, Fatih döneminde Fatih oluyorduk; içimizden devşirilenlere de hep kaybediyorduk. Liderimiz yoksa bizde yoktuk. Lidersiz olduğumuz ikinci meşrutiyet döneminde vuku bulan Birinci Dünya Savaşına giriş şeklimiz bile karanlık olup bir yürütme organı ya da meclis kararı ile değildi. Zira meşrutiyetin mantığı buydu; yürütmeyi yani asıl devlet otoritesini parlamento ile yok etmek, yani milleti yok etmekti. 1960 sonrasında da bu millet bir kez daha devletsiz kalacak, nerede bu devlet sorusuna bir kez daha kimseden cevap gelmeyecekti.
İlk iki meşrutiyette olduğu gibi 27 Mayıs hazırlıkları da basın-yayın vasıtaları ve propogandalar ile başlamış; demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü yine içerden devşirilmiş birilerinin ağzında sakız olmuştu. Menderes’in sivil diktatörlük yaptığı, muhalefeti sindirdiği, basına sansür uyguladığı, halkı kutuplaştırdığı ve onlara zulmettiği propaganda araçları ile neşrediliyordu. Hatta Menderes’in göz altındaki öğrencileri kıyma makinelerinde çektirip toz haline getirdiği ve tavuk yemi yaptırdığı bile söylenmekteydi. O kadar ciddiye alınmış olan bir iftiraydı ki bu konunun araştırılması için bir kurum dahi oluşturulmuştu. Bu yalan haberi süsleyen ve muhalefette kullanan ise yine malum zihniyetti. Ayrıca öğrenci olayları tertiplenerek “kahrolsun diktatörler”, “hürriyet istiyoruz” sloganları atılıyordu. Yine anlatılan bir olayda; Menderes, yakasına yapışan bir göstericiye “Ne istiyorsunuz?” diye soruyor, karşılığında ise “Hürriyet” cevabı alıyordu. Hürriyet isteyen genç bunu diktatör dediğinin yakasına yapışarak istiyordu! Ne kadar acı!
Dün Abdülhamit’e, bugün Erdoğan’a yapılanlar ile Menderes’e yapılanlar arasında bir fark yok. Bunu zaten üç dört yıldır hepimiz ifade ediyoruz : “Erdoğan! Seni Abdülhamit’in ve Menderes’in yalnızlığına bırakmayacağız!” diye 15 Temmuz’da sokaklardaydık. Lakin benim meselem bu kısım, yani liderin indirilmesi süreci değil!
Hürriyetçi ya da meşrutiyetçi denen satılıkların liderlerimizi indirdikten sonra hazırladıkları yeni anayasanın çok daha önemli bir mesele olduğunu düşünüyorum . Zira 27 Mayıs’ın şifreleri: 1961 Anayasası’nda saklı durmakta. 27 Mayıs’ı Menderes’in idamına kadar getirip, orada bitirmeyi asla doğru bulmuyorum. Maalesef hep böyle yaptık. Asıl anlamamız gereken bu hürriyetçi-meşrutiyetçi darbenin ardılı olan 1961 Anayasası’nı, hep es geçiyorduk. Türkiye tarihi açısından 1961 Anayasası; Menderes’in idamından kat be kat daha önemlidir; asıl anlatılması ve incelenmesi gereken bölüm de burasıdır. Eğer tarihten ders alıp, olayları tarih şuuru içinde okumak ve tedbirli davranmak istiyorsak yem ile uğraşmayı bırakıp, biraz da etrafa bakmamız, tuzağı görmemiz gerekmektedir.
15 Temmuz’da halkın ölümüne olan savunmasını; kontrollü darbe masallarıyla tahkir etmeye çalışan CHP zihniyeti, 27 Mayıs darbesini başlangıçta generali dahi olmayan 37 düşük rütbeli subayın yaptığını ne kadar da çabuk unutmuş! Bu 37 düşük rütbeli subaya karşı sadece bir gün bile halk tepki gösterseydi; darbe geri tepebilirdi. Zira 27 Mayıs’ın Cuntacı subayları, Fetö subayları ile karşılaştırılamayacak kadar alt liglerin oyuncularıydı. Bu serzenişin ardından artık son meşrutiyet dönemine geçebilirim. Bir ve İkinci meşrutiyet döneminde kaybettiklerimizi bir önceki yazımın girizgahında özetle anlatmaya çalıştım. Peki son meşrutiyette ne kaybettik?
1961 Anayasası ve 1961-1982 Üçüncü Meşrutiyet Dönemi
Bu döneme neden üçüncü meşrutiyet dönemi adı verdiğimi sadece 1963-1980 arası resmî bayram olarak kutlanan 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı tabirini biraz düşünen herkes anlayabilir. Çünkü birileri için 27 Mayıs’ın tek bir tarifi var: HÜRRİYET! Meşrutiyet diyemedikleri için hürriyet! 1961 Anayasası’nı hazırlatan akıl; birinci ve ikinci meşrutiyet anayasası olan 1876-1909 Kanun-i Esasi’siyi model alarak meşrutiyet dönemlerine mesaj göndermekten de geri durmamıştı.
1961 Anayasası Yasama Organı
1961 Anayasasına göre Yasama yetkisi çift meclisli bir parlamento olarak TBMM’ye verilmiş; 1876’nın ayan meclisi yerine cumhuriyet senatosunu, mebusan meclisi yerine ise millet meclisini getirmişlerdi. Çok sesli parlamento ya da koalisyon hükumeti sistemi için tabir edilen çoğulcu demokrasiye geçiş yapılmış; böylece meclis içinde çok sesli bir yapı oluşturulmuştu. Parlamenter sistemde çok sesli denilen meclislerin kurulmasındaki ana gaye kanun çıkarma ve karar almanın geciktirilmesidir. Olur da! Bir parti çok yüksek oy alıp, güçlü bir hükumet ile mecliste yasa yapma çoğunluğu oluşturursa bu kez de cumhuriyet senatosunu ikna etmek zorunda kalacaktı.
1961 ile Anayasa Mahkemesi kuruldu.
Şeyhülislamlık makamı da boş kalamazdı. Zira Osmanlı da kanun en son şeyhülislama gider ve fetva verilirse o kanun yürürlüğe girebilirdi. Laikliğin şeyhlik makamı ya da Şeyhüllaiklik adı da verebileceğimiz bir kurum oluşturulmalıydı ki meclis yasa yapabilmek için ilk aşamada oy çoğunluğunu bulacak, ikinci aşamada senatoyu aşacak olsa bile Anayasa Mahkemesinden kanunun uygunluğuna dair fetva almak zorunda kalacaktı. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, uygundur fetvası verse bile devletin hızı son derece yavaşlatılmış, kanunlar ve kararlar hep geciktirilmiş olarak alınacaktı. Meclis’in yani yasama organının yapısı buydu. Peki, yürütme ne durumdaydı?
1961 Anayasası Yürütme organı
1961’in Çoğulcu demokrasi anlayışı ile hükumet krizleri de artık başlayacaktı. Zira koalisyon dönemleri başlatılmıştı. 1961-1980 arası tam 20 hükumet değişikliği de sebepsiz yaşanmamıştı. Yukarıda meclisin yasa yapma gücünü anlatmaya çalıştım ama hükumet kurulmadan meclis de hiçbir işe yaramıyordu. Zira kuvvetler ayrılığı bu yeni anayasada sözde benimsenmiş olsa da yumuşak bir ayrılık (kuvvetler saçmalığı) vardı. Yani birbirlerine bağımlıydılar. Mevcut düzenden dolayı siyasileri anlaşamayan ve hükumet kuramayan bir ülkenin meclisi, hangi politika gereği hangi yasayı çıkarmayı düşünebilirdi.
En önemlisi ise ne Olağan ne de Olağanüstü hâl dönemlerinde, hükumetin veya bakanlar kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarması yetkisi yoktu. 1961 Anayasasına göre bir türlü dikiş tutmayacağı bilinen hükumetler yani yürütme organı; anayasal olarak karar alma hakkına sahip olmadığından doğrudan meclise muhtaçtı. Zira bir işi yürütmek için mecliste alınacak bir karara ya da çıkarılacak bir kanuna ihtiyaçları vardı. Meclis ise her görüşten unsuru barındıran çok sesli bir yapıda olduğu için yürütmeyi denetleyen değil engelleyen bir organ haline getirilmişti. Devleti bir türlü mevcut anayasa ile yönetemeyen siyasiler bu durumdan elbette rahatsızlardı; çünkü politikalarını teoriden uygulamaya bir türlü geçiremiyorlardı. Zira ortada meclis yoktu; dingonun ahırında karar almak mecliste karar almaktan çok daha kolaydı. Üstelik de bu meclis “renkli meclis, çok sesli meclis” sıfatlarıyla hürriyetçiler tarafından süslenerek ifade ediliyordu. Siyasiler; meclisi biraz olsun toparlamak için baraj kanunu çıkarsalar da bu kez Anayasa Mahkemesi devreye girecek ve kanunu iptal edecekti. Ülkemiz işgal edilse! Hükumet ve Meclis; böyle acil bir durumda bile kısa sürede karar alamazdı. Yine 1980 darbesi öncesinde yaşanan ve tam 114 tur dönülmesine rağmen bir türlü seçilemediği için krize dönen Cumhurbaşkanlığı seçimi; yasama ve yürütme organlarının 1961 Anayasası ile ne denli aciz duruma düşürüldüklerinin bir başka delildir.
Burada “demokrasiye, çok sesliğe tapanlara” şöyle bir yorum yapmak istiyorum. Eğer mecliste her görüş barınsın ve kendini ifade etsin diyorsanız; o zaman yürütmeyi meclise gebe yapmayacak, tamamen ayıracaksınız. Yani kararname yetkisi ve kuvvetler ayrılığını sağlayacaksınız, tam da başkanlık sisteminde olduğu gibi. Parlamenter sistemde çok seslilik ararsanız bir kanunu 6 ayda çıkaramazsınız. Bugünkü dünya düzeninde bu millete sizin demokrasi anlayışınız zul olur; kimsenin devleti yavaşlatmaya hakkı yoktur. Batılılar Mercedes ile giderken; Türkiye’yi katıra bindirip niye geri kaldık diye de kimsede suç aramayın; SİZ YAPTINIZ!
1961 Anayasası ile Anarşi Özgürlüğü: İnsan Haklarına DAYALI Devlet
En hürriyetçi anayasa olarak tarihe geçen 1961 Anayasası’nda “İnsan haklarına DAYALI devlet” anlayışından da ilk kez bahsedilecekti. Öyle ya! 27 Mayıs darbesi zaten bunun için yapılmıştı. Çünkü protesto yapan gençler “hürriyet isteriz” diye slogan atıyorlardı; üstelik Menderes’in yakasından tuta tuta! Peki “İnsan haklarına DAYALI devlet” de ne demekti? İnsan her hakka sahiptir ve devletten daha üstün demektir. Devletin var olma sebebi insan değil, dikkat edin insanın hakları içindir, demektir. Baskı yok, sansür yok, seni sınırlayabilecek/kısıtlayabilecek bir devlet otoritesi yok! Mafya mı olmak istiyorsun, ol! Terörist mi olmak istiyorsun, ol! Ne istiyorsan yap diyorum. Zira 1961 anayasası ile devletin belini kırdım. Korkma! Seni durduracak karar da alamazlar, kanunda çıkaramazlar, kişi hak ve özgürlüklerini devlet gücünden daha geniş tanımladım ve anayasa mahkemesi ile bunu güvence altına aldım. Anarşizm özgürlüğünüzü kısıtlayabilecek bir kanuna asla fetva vermem diye de anarşist projelere garantiyi verdiler. Ayrıca İnsan haklarına DAYALI devlet dediler de altını da boş bırakmadılar.
1961 Anayasası: Herkes önceden izin almaksızın dernek kurmak, yürüyüş yapmak ve protesto düzenleme hakkına sahiptir.
Bu hak; anayasal bir hak olup meclisin bunun aksine kanun yapması mümkün değildi; yapsa da anayasa mahkemesini aşamazdı. Meclisin, anayasanın ilgili maddesini değiştirmesi ise olasılık dahilinde bile değildi. Böyle bir meclis yapısında kaç kişi bir araya gelip anayasanın sadece bir maddesini bile değiştirecek birliği sağlayabilirdi! Bu mümkün mü? Sonuç olarak özellikle Alman, Amerikan ve Rus gizli servisleri gibi dış istihbarat servisleri için bulunmaz bir maddeydi.Türkiye’deki tüm sivil toplum örgütleri böylece dış güçlerin ya eliyle kurulacak ya da onların güdümüne geçecekti. Yabancı servisler ise halkımızı; karargâh olarak kullanacakları STK’lar aracılığı ile yönlendirecek ve yöneteceklerdi.
1961 Anayasası: Üniversitelere özerklik
1961 Anayasası ile üniversitelere de istedikleri hürriyet verilecekti. Yani üniversiteler artık özerk yapıdaydılar. Serbestiler. Her türlü öğrenci faaliyeti, izinsiz dernek kurma ve protesto hakkı ise zaten tanınmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası soğuk savaş adıyla tabir edilen mücadele ile iki kutba ayrılan dünyada, bir taraf ABD’nin liderliğini yaptığı Batı kanadından, diğer taraf ise SSCB liderliğindeki Doğu kanadından oluşuyordu. Diğer devletler ise ya Sovyetler’i ya da ABD’yi seçmek zorunda kalmışlardı. SSCB ve ABD doğrudan birbirlerine saldıramıyor; sağ-sol olaylarının yaşandığı üçüncü ülkeler üzerinden vekalet savaşları yapıyorlardı. Birçok ülkede sağ-sol olayları ve iç çatışmalar yaşanmıştı. Bunlardan soğuk savaşın, sıcak savaşa dönüştüğü Kore parçalanmış; milyonlarca Koreli sağ sol olayları sonunda çıkan savaş ile kardeş kanı dökerek, birbirlerini telef etmişlerdi. Bir diğer soğuk savaşın sıcaklaştırıldığı yer ise Vietnam olup yine bu savaş; uzunca bir süre devam etmiş ve milyonlarca Vietnamlının can vermesi ile son bulmuştur. Türkiye’de ise Menderes dönemi başlar başlamaz devletimiz seçimini yapmış; batı kanadı tercih edilmişti. Kore gibi ülkelerde sağ-sol olayları ve sıcak savaş yaşanmışken ülkemizde suni birkaç üniversite olayı ile hürriyet isteriz protestoları dışında bir şey yaşanmıyordu. Dünyanın her yerinde bu tür olaylar az-çok yaşanırken ülkemizde bir komünizm albenisi ve alt yapısı olmadığı için kardeş kavgası da yaşanmıyordu. Tam aksine Türkiye kalkınıyor ve halkın refah düzeyi artıyordu. Karar verilmişti; sağ-sol diye ayrılan kardeşler kavgası Türkiye’ye de taşınmalıydı. Üniversite özerkliği, dernek kurma, yürüyüş ve protesto hakkının izne bağlı olmaması, STK’ların yabancı ajan karargahları haline getirilmesi ve devletin yürütme organının sembolik hale getirilmesi elbette yakında meyvesini verecekti. Özellikle üniversiteler bu oyundaki en önemli piyonlar olacaklardı. Yürütmenin güçlü olduğu bir yerde üniversite özerkliği hiçbir sorun çıkarmazdı ama bu madde 1961 Anayasası’na munzam olarak belli bir amaç için konulmuştu. Nihayet; insan haklarına DAYALI devlet anlayışı ya da Devletsizliğin meyvelerinden sadece biriydi : SAĞ-SOL ÇATIŞMALARI!
1961 Anayasası Anarşi Özgürlüğü başlığı altında anlattığım bu maddeler ülkemizi, Sovyet-ABD soğuk savaşının yaşandığı yeni bir ülke haline getirmişti. Kore bölünürken, Vietnam’da kan dökülürken Türkler huzur içinde yaşamamalıydılar. Böylece sağ-sol adı altında 20 yıl özellikle STK’lar ve Üniversiteler kullanılarak bizi birbirimize kırdırdılar.
Peki devlet bunları engelleyemez miydi?
Devlet YOK! Kardeşim. 1961 Anayasasında devlet yok! Devlet insana karışamaz. Hükumetlerin ömrü bir yılı bulmuyor, bulsa ne olur kanun yapamıyorlar, olağanüstü hâl ilan edip kararname bile çıkaramıyorlar. Önlem/tedbir alma şansları yok. Hürriyet var; insan devletten güçlü! Peki bu ülkenin hakimleri, savcıları, polisi, ordusu ve diğer bürokratları birşey yapamıyor mu?
1961 Anayasası: Bürokratik oligarşi ve bürokratik veraset
37 alt rütbeli cuntacının 27 Mayıs 1960 darbesini yapması sonrasında : 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 147 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak ve bazı üniversiteler kapatılıp el konularak, 520 hakim ve yargıç görevden alınılarak, yargı kontrol altına alınmıştır. (Vikipedi) Birçok araştırmacı bu rakamların çok daha yüksek olduğunu söylüyor.
Orduda general, albay, yarbay bırakmadılar. Herhalde! Ermeni, Yahudi ve Rum dönmelerini emekli etmediler. Bende, Rahmetli Aytunç Altındal gibi merak ediyorum! Acaba bunlar kimdi ve yerlerine kimler getirildi?
Kardeşlerim, biliyorsunuz Anadolu evlatları -pek azı hariç- bu subaylık mülakatlarını geçememiştir. Türlü bahaneler, uydurma sağlık problemleri, mülakatta düşük puan verilerek, saçma sapan sorular ile subaylık kapısından birçoğumuz geri çevrildik. Bir kurumu elde tutmanın en iyi yolu o kurumun zihniyet yapısını korumak olduğunu herkes bilir. Şatovari subay evlerinde, kendilerini asillerden gören bu subay zümresi Anadolu evladını tahkir etmiş ve ancak köleliğe layık görmüştür. Anadolu evladını, yaşadıkları şatafatlı efendi hayatlarında ya kapılarına nöbetçi dikmişler ya da ayakçı yapmışlardır. Hatta kendilerine kölelik yapabilmek için eli yüzü düzgün olma ve seçilmek şartı da koymuşlardır. Herkes de onlara hizmetçi olamazdı. Senin tabanın düz, senin annenin baş örtüsü var, senin şuran şöyle-böyle… dediler ama cepheye de kendi kurumlarından uzak tuttukları Anadolu evladını gönderdiler. İşte BÜROKRASİDE VERASET SİSTEMİ budur. Onlardan değilsen o kurumun kapısından adım atamazsın. Bu her kurumun üst kadrosu için geçerliydi. Onlara köle olmanın bile şartlarını sağlamak zorundasın. Bu torpil olayı değildir! Kurumların babadan oğula geçer gibi aynı zihniyette olan bir nesilden diğerine aktarılmasıdır. O gün Kemalizm güçlü olduğu için bukalemunun rengi Kemalizmdi; bugün muhafazakar kesim güçlü olduğu için aynı bukalemun Fetö yapılanması ile muhafazakar renge, yine doğrudan kemalist eliyle dönüştürülmüştür. Yapı aynı yapıdır; değişen sadece renktir. Devletin bütün kritik makamları 1960’tan beri bu şekilde bürokratik oligarşinin işgali altındadır. Sadece Ordu değil! Devlet ve diğer parti grupları ise sızabildiği kadar bu kurumlarda vardır.
1961 Anayasası: Yüksek Hakimler Kurulu kuruldu
Elbette kurulu olmayan müstakil hakimler organize olamazlardı. Onları da güçlendirmek ve operasyon çekebilir hâle getirmek gerekliydi. Ordu, emniyet bir kurumdu ama hakimler müstakildi. Ayrıca anayasa mahkemesi kurulmuş, zihniyet ise korunmalıydı; 520 hakim de bu darbe sonrasında boşuna görevden alınmamıştı. Üstelik hakimlere Bürokratik Oligarşi’nin kusursuz işlemesi için çok önemli bir görev verilmişti:
1961 Anayasası: “Kamu üst düzey yöneticileri hakim kararı olmadan görevden alınamaz.”
Vesayet!. Şu içinde bulunduğumuz güne kadar yürütmenin hızını yavaşlatanlar, kalkınmayı ve gelişmeyi durduranlar, para politikalarını belirleyenler, uluslararası ihalelerde halkımızdan alınan vergileri özellikle yahudilere peşkeş çekenler, hortumlatanlar, üretimi engelleyip aynı malı yurt dışından almak için hükumetlere zorluk çıkaranlar, fabrikaları kapatanlar, … , bir proje için Reis’e bile bin dereden bin su getirtenler bu üst düzey yöneticiler; yani bürokratik oligarşi. Bürokrasinin 1961 Anayasası ile nasıl devlette kemikleştirildiğini ve bugün bile zorluk çıkaracak kadar nasıl güçlendiklerini anlamak için sadece bu madde üzerinde biraz düşünmenin yeterli olduğu sanıyorum. 1961-82 arası Devlet zaten yok! Hani olur da güçlü bir hükumet kurulsa bile bu üst düzey memurlara dokunamazsın. Kim bu bürokratlar; darbeyi yaptıranlarca atananlar yani vesayetçiler ve veraset sistemi ile makamlarını baba zihniyetten oğul zihniyete bırakmaya mecbur olanlar. Benim ülkemde bürokratları, yıllarca batılılara tayin ettirdiler. Hükumetlere çalışacakları bürokratı tayin etme hakkı tanımadılar. Hükumet bir bürokratı görevden almak istese bile alamaz; çünkü mahkeme kararı gerekiyor. Mahkemeler ise hakimler yüksek kurulunun oluşturulması ile organize edilmiş ve bürokrasinin bir başka vesayetçisi haline getirilmiş hakimlerden sorulur.
Devam…
1961 Anayasası ve Fetö
Elbette soğuk savaşı ülke sınırları içine taşımak yetmezdi. Özellikle 1961 Anayasası hürriyet sapıklığı ile komünizmin kapılarını ardında kadar açıp, ülkemize davet edenler; karşısına da CIA destekli komünizmle mücadele derneklerini kurmayı ve içeriden adam devşirmeyi ihmal etmeyeceklerdi. 1969 Erzurum komünizm ile mücadele derneği başkanı olan F.Gülen ile CIA arasındaki ilişki de o dönemde başlamıştı. 27 Mayıs’tan tam 50 yıl sonra yüz yıllık uykudan uyandığımızda günaydın sözünü de ya o zaman ya da gelişmeler neticesinde fetö’ye söyletmeyi planlamışlardı…Elhamdulillah başaramadılar.
1961 Anayasası ile PKK
1876 sonrası Birinci Meşrutiyet dönemi bizi Ermeni sorunu ile karşı karşıya bıraktı, demiştik. Millet-i Sadıka ya da Hristiyan Türkler adı verilen Ermeniler ile uzun bir süre kardeşçe yaşamış bir toplumduk. Rusya’nın sıcak denizlere Boğazlardan ve Balkanlar’dan inme politikasına bir alternatif olarak ürettiği Büyük Ermeni devleti politikası gereği kışkırtılan Ermeniler; sırasıyla Rusya’nın, İngiltere’nin, ABD’nin ve Fransa’nın bölgedeki terör örgütü olarak kullanılmış ve doğudaki çoğu zulümlerin tetikçiliğini yapmışlardı. Üçüncü meşrutiyet döneminde ise Kürt kartını hayata geçirmek için en uygun ortam yine 1961 anayasasının insan haklarına DAYALI devlet anlayışı ve devletsizlik ortamında mümkündü. İlk olarak Marksist-Leninist yapıda örgütlenen devrimci partiler 1967 yılından itibaren Doğu mitingleri yapmaya ve bölge halkını organize etmeye, Kürtleri kışkırtmaya başlamışlardı. Aynı yıllarda kurulan yüzlerce leninist-devrimci örgüt ve dernek bu proje için tam destek çalışıyorlardı. Zaten ülkemiz o dönemde ajanların cirit attığı, asırlarca bize sorun olacak oyunların kurulduğu bir dönemdeydi. 1974 Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim derneği ile başlatılan Apocular dönemi 1978’de Kürdistan İşçi Partisi’ne yani Pkk’ye çevrilecek ve yakın zamanda da terör eylemleri için hazır hale getirilecekti. Böylece 1961 Anayasası ile yürütmesiz ve idaresiz kalan yani Devletsiz bırakılan bu toprakların evlatlarına önce Asala musallat olacak sonra da PKK bela edilecekti. 93 Harbi sonrası imzaladığımız 1877 Berlin anlaşması ile başlayan Ermeni meselesi 140 yıldır bir şekilde devam ettirilmekte olup 1961 Anayasası ile PKK sorunuda maalesef 40 yıldır bizim ana meselemiz hâline gelmiştir.
Sadece PKK değil, DHKP-C, Gladyo, Fetö, Mafyalar, Çeteler, Alevi-Sünni çatışmaları ve bugün aklınıza gelen Marksist-Leninist-Maoist-Devrimci adları ile bilinen veya bilinmeyen ne kadar terörize kurum ve olay varsa biraz inceleyen herkes temelinin 1961 Anayasası ile kurulan derneklerde, hürriyet adı altında atıldığını görecektir. Hatta ASALA eylemleri de devlet otoritesinin olmadığı bu üçüncü meşrutiyet dönemine denk gelmektedir. Kıbrıs’lı Rumların genosisi ve Türk soykırım planı olan Akritas Planı da yine bu dönemde uygulanmaya başlamış ve Kıbrıs’ta kardeşlerimiz katledilmiştir. 1974 yılında sağ-sol ve kardeş kavgasını geçici olarak durduran bu dış düşmana karşı, çok gecikmiş harekatın yapılmasının ardından yine yeniden birbirimize düşecektik. Ayrıca 2013’teki gezi olaylarını STK’lar ile yöneten ve fonlayan Almanlar, acaba STK’larımızı ne zaman kontrol etmeye başladı veya ülkemizde hangi STK’ların temelini 1961 Hürriyetçi Anayasasına dayanarak attılar.
Tekraren söylüyorum; Devlet gerçekten olsaydı; bu faaliyetlerin kafasını küçükken koparırdı. Lakin Devlet YOK! Hürriyet VAR! Ne hürriyeti? Anarşizm hürriyeti, terörizm hürriyeti, mafya ve çete kurma hürriyeti…ve bu hürriyetlere sağlanan anayasal güvence. Sonuç olarak 1961 Anayasası’nın anarşizmi çıkarma özgürlüğünü vermesi, bunu engelleyebilecek olan yasama ve yürütme organının karar mekanizmasının çoğulcu dedikleri koalisyon, senato ve Anayasa Mahkemesince kısıtlanması, bürokratların üst akıldan emir alan vesayet kurumları haline getirilmesi ve veraset yoluyla aynı zihniyete devredilmesi, sağ-sol olaylarının ülkemizde en şiddetli olarak yaşanması, terör örgütlerinin temellerinin atılması, STK’ların dış istihbarat karargahları haline getirilmesi, Asalanın diplomatlarımızı öldürmesi…. ve Bugün yaşadığımız çoğu problemlerin ana sebebi 1961 Anayasası’dır. Size hak ve hürriyet veriyoruz kılıfı altında en temel haklarımız olan yaşama, güvenlik, ekonomik, sosyal, eğitim ve bir çok hak ve hürriyetlerimizi 1961 ile çaldılar.
Kardeşler bu konu uzadı ama bir iki olay daha söyleyip kapatmak istiyorum. Bunlardan DPT adıyla bilinen 1960 sonrası açılan ve 2011 yılında kaldırılmış olan devlet planlama teşkilatının ana gayesi “nüfus artış hızının” düşürülmesi yönünde politikalar üretmekti. 1960 darbesinden hemen sonra yapılan bir başka önemli olay ise İMF ile İLK KEZ stand-by anlaşmalarının başlaması ve bunun arka arkaya her yıl 1970’li yıllara kadar istisnasız tekrarlanmasıdır. Bu anlaşmaların acı meyvelerini ise 12 Eylül öncesi Süleyman Demirel şöyle ifade etmiştir: “70 cente muhtacız”.
Tekrar tekrar söylüyorum, yine söyleyeceğim bunları, devlet engelleyemez miydi? Devlet YOKTU! Yürütme ya da yasama sadece sembolik olarak kurulmuştu. Yürütme ve yasama organının bırakın devleti yönetmesini 1980 yılında 114 tur dönmüş olmalarına rağmen Cumhurbaşkanını bile seçememişlerdi. Zaten sistem kriz ve kaos için hazırlanmıştı. Bürokrasi, Ordu, Medya, Hakimler ve parayı yönetenler aynı zamanda ülkeyi yönetenler ve karıştıranlardı. Bu kurumların tamamı satılıktı. Boşuna siyasetçiler bürokratların, medya baronlarının peşinde koşmadı; buna mecbur bırakıldılar.
Bir meşrutiyet dönemi de kısa süre içinde kanser hücrelerini devletin her organına sirayet ettiriyor ve gelen yeni bir darbe ile sonlanıyordu. Kalan enkazın altında ise hâlâ ezilmekteyiz. Çok acı bir gerçek ise 27 Mayıs’ın resmî bayram olarak, Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla Devlet Erkanı tarafından kutlanması ve o günün resmî tatil ilan edilmesiydi. Sadece 1960-1971 arasında hazırlanan planlar; bu milletin 40 yıl daha ağır narkoz altında kalmasına sebep olmuştu. Bu narkozun 40 yıl sürmesi ise 15 Temmuz’un milat olmasından dolayıdır. Hesap 40 yıl değildi! 40 yıl sonra Türkleri derin uykusunda boyunduruk altına almak ve paramparça etmek içindi. Narkozdan uyansak da son meşrutiyetin açtığı yaraların kapanması uzunca zaman alacaktır. Belki de bu yaralar hiç kapanamayacaktır. Burada şu küçük hatırlatmayı da yapmayı uygun buluyorum. 1961 Anayasası maddeleri müstakil olarak kulağa hoş gelebilir. Buradaki detay; bu müstakil maddelerinin kombinasyonu ile ortaya çıkan bozucu yapıdır. Malzemenin ne olduğundan ziyade o malzemelerden nasıl bir yapı ortaya çıkarıldığı önemlidir. Anayasalar; adeta bir yap-boz mantığı ile yapılırlar; ya maddelerden bir sinerji çıkarılır ya da kaos! Bu da yapanın kim olduğuna bağlıdır.

Hakan Ceran

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir

Benzer Haberler