Meşrutiyetçilere Bir Darbe Daha…

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

16 Nisan Bir Çerçeve Anayasası mı?
1960-1980 dönemine üçüncü ve son meşrutiyet adını versem de, belli ki birileri son demiyor ve yürütmenin yetkilerinin bir anayasa ile sınırlandırılması anlamına gelen dördüncü meşrutiyetin hazırlıklarını da beş yıldır sürdürüyorlar.
Meşrutiyet ve hürriyet oltası öyle bir oltaydı ki her seferinde biz o oltaya takılıyorduk. Osmanlı’da padişahın yetkilerinin sınırlandırılarak hürriyet getirmenin adı meşrutiyetti; Cumhuriyet döneminde de diktatörlük yakıştırması yaptıklarının. Aslında darbe liderlere yapılmıyordu, liderlerin makamlarına yapılıyordu. Bundan dolayı üçüncü meşrutiyet adlı yazımda, 27 Mayıs’ın, Menderes’in idamına kadar getirip bırakılmasını doğru bulmuyorum, dedim. Darbe Menderes’e değil, Menderes’in o anda bulunduğu makama yapılmıştı. Eğer darbeyi Menderes’in idamına kadar getirip bırakırsak arkasından yapılan anayasa ile yürütme makamına yapılan darbeyi göremeyiz ve aynı tuzağa yine düşebiliriz.
Son beş yıldır içeride ve dışarıda ülkemizin diktatör ve totaliter rejim ile yönetildiği yönünde yapılan algı çalışmaları, basın özgürlüğünün ve fikir özgürlüğünün olmadığını, kişi hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı, devletin kutuplaştırıcı bir yapıya büründüğünü, demokratik değerlerin ayaklar altına alındığını iddia ve neşredenler aynı merkezden aldıkları emir ile Erdoğan döneminin bir istibdat dönemi olduğu yönünde algı oluşturmaya çalışanlardır. Yine AKPM’nin kararı da bu doğrultudadır. Özgürlükler konusunda halkın bir sıkıntısının olmamasına rağmen ülkemizde bilinen zihniyet batılı dostlarından aldıkları akıl ve arka ile her gün bu haberleri tekrar tekrar toplumun bilinç altına empoze etmektedirler. Yine hem içeride hem dışarıda çizilen karikatürlerde, dergi kapaklarında padişah kılığına sokulmuş Erdoğan fotoğrafları da aynı amaca hizmet etmektedir. Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin bu operasyondaki görevi ise 27 Mayıs öncesi İsmet İnönü ve CHP’si ile birebir aynıdır. Tüm bu olaylar tek bir hedef için yapılmaktadır: DÖRDÜNCÜ MEŞRUTİYET
Yeni bir kurtuluş savaşı verdiğimiz şu günlerde planlanan darbe girişimleri sadece lider Erdoğan’ı yok etmek için değil, Erdoğan’ın bulunduğu yürütme makamını sembolik hale getirmek için denenmektedir. Eğer amaç sadece Erdoğan’ı indirmek olsaydı; darbenin sebebi için hürriyet ya da cumhuriyet değil! Laiklik tercih edilirdi. Zira hem Haçlı-Siyonist kampı hem de CHP zihniyeti, her operasyonda Erdoğan’ın arkasında duran ve onu yalnız bırakmayan bu millete çok kızmış durumdalar. Hatta Erdoğan’dan daha çok Türk milletine kin besliyorlar. Beslenen bu kin her gün biraz daha büyümekte. Referandum öncesindeki CHP’li vekillerin küstahça sözleri ise bu hususta bir şuur altı boşalması idi. Bu yüzden bu âli millete en büyük ceza, onlara göre ancak bir meşrutiyet anayasası ile yani halkın sınırsız özgürlüğü ve buna karşın devlet otoritesinin güçsüzleştirilmesi ile kesilebilir. Zira 1961 Anayasası ile bunu yapmışlar ve 27 Mayıs öncesi refah dönemi, böylece yerini yeniden ikinci dünya savaşı yıllarına yani kuyruklar, karneler ve sefalet yıllarına bırakmış, sağ-sol çatışmaları ile bu milletin evlatlarını birbirlerine kırdırmışlardı.
Hürriyet Kahramanı olarak anılan Resneli Niyazi ile Makedonya’da ayaklanma çıkaran İttihatçılar, “Makedonya elden gidiyor” diye propaganda yaparak Abdülhamit’i suçluyorlardı. Kurtuluşun ve topraklarımızı korumanın yegane yolu olarak meşrutiyeti gösteren bu ittihatçılar, Makedon isyanından sonra elde ettikleri meşrutiyet ile Balkan savaşlarında Makedonya’yı yine kendileri kaybediyorlardı. Aslında Makedonya umurlarında değildi. Mesele başkaydı. Bugün “Erdoğan adaları Yunan’a satıyor, Ege Yunan gölü oldu” ya da Kıbrıs görüşmeleri başlayınca “Kıbrıs elden gidiyor ama Erdoğan tek adamlık derdinde” diye sosyal medya da yapılan çalışmalara, tarih şuuru içinde bakıldığında tekerrür eden bir şeylerin olduğu fark edilecektir. Hatta Kılıçdaroğlu’nun Kerkük hakkında bir çift kelam konuşması bile çok ilginçtir. Bu ülkede Kılıçdaroğlu ya da herhangi bir CHP zihniyeti iktidarı olsa ve bütün dünya güçleri bir olsa Musul’u, Kerkük’ü Türkiye’ye teklif etseler hatta yalvarsalar; tarih şuuru bize gösteriyor ki bu zihniyet bu illeri almayı yine kabul etmez. Bunun sebebi; CHP zihniyetinin bu topraklarda yaşayan insanları hiçbir zaman beğenmeyecek olmasıdır. Buna rağmen ağızlarına yakışmayan tarihi topraklarımızı savunma taklidi yapmaya da devam etmektedirler; dün yaptıkları gibi.
15 Temmuz sonrası sosyal medyada er ve erbaşlar üzerinden yapılan propagandalara karşı birçok video altına şuna benzer yorumlar yapmıştım. Bunu burada tekrarlamanın faydalı olacağına inanıyorum. Bizler, tarihimizde Ordu-Millet anlayışını benimsemiş bir milletiz. Milletimizin tamamının aynı zamanda ordunun bir mensubu olduğuna inanır ve biliriz. Bu tarihi ve genetik bağ ile milletimiz, çok sevdiği askeri hep el üstünde tutmuştur. Lakin son 200 yıldır, bu millete en büyük zararı düşmanlarımız değil, ordudaki paşalar vermiştir. 15 Temmuz’da da paşaların ve rütbelilerin ihaneti zirve yapmıştır. Paşaların ve rütbeli subayların bunca zulme rağmen hâlâ itibarlı olmasının tek bir sebebi vardır; bu da psikolojiktir. Davul ve halaylar ile asker ocağına gönderdiğimiz er’lere de asker denilmesi, paşalara da asker denilmesi; sadece ve sadece bu isim benzerliği bize en büyük ihaneti yapan paşaları affetmemize ve yaptıkları zulümleri unutmamıza sebep olmuştur. Paşalar; bu milletin askerine olan sevgisiyle kamufle olmuşlardır. Halbuki! Halk için ordudaki en yüksek rütbe er’lik rütbesi olup; bu da bütün halkımızı kapsar. Artık paşaların bu gerçeği bilmesi; halkımızın da er ile paşa ayrımını iyi yapması gerekmektedir. Ordu’nun içinde, özellikle 27 Mayıs’tan sonra kemikleştirilen oligarşiyi aşıp devletin ve diğer milli partilerin sızdırdığı subaylar elbette vardır. Elbette doğal çözülme ile zaman içinde bu kuruma girmiş milli subaylarımız da vardır. Lakin daha kalabalık ve darbe için uygun ortam ile operasyon emri bekleyen paşaların ve subayların daha çok olduğu aşikardır. Bunları şunun için söyledim:
Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü ve hürriyet gibi afili sözleri ağızlarından düşürmeyen dördüncü meşrutiyetçiler, 16 Nisan referandumu ile özellikle yönetim alanında büyük bir darbe aldılar ve tüm planları da altüst olmak üzere. Zira yeni hükumet modelimiz, meşrutiyet modeli ile taban tabana zıttır! Lakin ne biz kesin bir zafer kazandık ne de onlar için her şey bitti. Aslında mücadele yeni başlıyor. “Anadolu İhtilali” adıyla manşet olan bu referandumun başarısı; bugünden sonra devletin bütün kurumlarının, yıllarca haçlılara hizmet eden bürokratik oligarşiden temizlenmesi ve Anadolu evlatlarına peyderpey teslim edilerek, milli bir kimlik kazanmasıyla zirve yapacaktır. Devlet şu günden sonra hiç vakit kaybeden milli bir devlet haline evrilmezse diriliş yeniden uykuya dönecektir.
Ülkemize şu dakikadan sonra demokratik yollar ile operasyon çekme ihtimali olan hiçbir gizli servis yoktur. Ya suikast deneyecekler ya darbe ile yeniden gelecekler ya da doğrudan savaş sebebi arayacaklardır. Darbe de olsa savaşta olsa subaylar eliyle birşeyler yapmaya çalışacaklar. Çünkü; 27 Mayıs 1960 sonrası kurdukları bütün düzenin yıkılması için kapılar ardına kadar açılmıştır. Devlet; yeniden Türklerin, Anadolu’nun eline geçiyor ve Haçlı-Siyonist ittifakının ellerinin arasından kaçıp gidiyor. 16 Nisanı bundan dolayı hazmedemeyecekler! Olanca güçleriyle ve en zalim şekilde, en şiddetli nefretleriyle gelecekler. Üstelik de 27 Mayıs ile temellerini attıkları bütün örgütleriyle ve bürokratları ile gelecekler. Ayrıca Abdülhamit dönemindeki Jön Türklere, balkanlarda sahip çıkıp başımıza bela edenler yine ülkemizden kaçanları himaye etmektedirler. Kendi vatanına ihanet eden kimseyi, bir başka ülke hiçbir zaman bedava beslemez. Tarihten ders almak ve yapmamız gerekeni yapmak zorundayız.
Kılıçdaroğlu referandumdan önce askeri törenle karşılanıyor, bir başkası Evetçileri denize dökeceğini söylüyor. Bugün ise hala referandumun meşru olmadığını, hile yapıldığını ve AİHM’e götüreceklerini söylüyorlar. Bütün bu meşruluk iddialarının, sırf referanduma şaibe katmak için bir danışıklı dövüş olmadığı yönünde bizi KİM ikna edebilir. Bunların cemaziyülevvelleri bu; hep böyle yaptılar. Sayımlar gece olduğunda trafoya bahane buldular, sayımlar gündüz yapılınca başka bahane buldular. pankartları indireni bulursanız asın dediklerinde; Rabbimin bir karga ile onlara cevap verdiğini görmediler. Çünkü gözleri değil kalpleri kör! Zulüm ve iftiralarına devam edecekler.
Ayrıca, sonuçlar açıklandıktan hemen sonra bir fetöcü çıkıyor; Tayyip’in diktatörlüğü pekişti, diyor. Birileri sokağa iniyor “Türkiye tek adamdan büyüktür” diye sloganlar atıyor. Yeni gezi olayları çıkarma girişimleri hiç bitmiyor. Hayır kampanyasını tamamen tek adamlık üzerinden yapan Kılıçdaroğlu hâlâ parlamentonun üstünde güç yok diyor ve yürütmeyi inkar ediyor. Oysa devlet organları arasında güç üstünlüğü değil kuvvetler ayrılığı vardır. Devlet organlarının birbirine köstek olduğu dönem 16 Nisan’dan sonra kapanmıştır.
Birinci bölümde Mondros’un 7. ve 24. maddeleri ile yedi-yirmidört işgal projesi sonrası bu işgale karşılık veren Anadolu halkının çoğunluğunun oluşturduğu Birinci TBMM’de; 23 maddelik 1921 Anayasası’nın kabul edilerek kanun-i esasi ile çift anayasalı bir dönemi başlattığını yazmıştım. Kurtuluş Mücadelesi bittiğinde ise bu operasyonun ikinci ayağı olarak çift anayasal dönem sona erdirilecek ve yeni bir anayasa ile 17. İmparatorluğun temelleri atılacaktı. Lakin iyi başladığımız bu işi bir suikast ile ikinci TBMM’ye sadece bir temsilci göndererek bitirememiştik.
Derin dünya videolarında da çokça bahsedilen Erdoğan’ın tarihleri geri çekmesi operasyonunu burada da görebiliriz. Ayrıca Erdoğan’ın referandumdan bir gün sonra Menderesin kabrini ziyaret etmesi ve 27 Mayıs sonrası asılan siyasetçiler için ”demokrasi diyerek astılar” haykırışı da meşrutiyetçilere verilen güçlü bir mesajdı. Onlar dördüncü meşrutiyet için oyalanadursunlar; biz 15 Temmuz ile ilk, 16 Nisan referandumu ile de ikinci kez Osmanlı tokadını patlattıktan sonra tarihe bambaşka bir boyut kazandırmış ve yeni bir oyuna geçmiş bulunmaktayız.
16 Nisan 2017 gecesi halkımızın feraseti ile kabul ettiği değişikler aslında bir anayasa değişikliği olmaktan öte 1921 Teşkilatı Esasi’nin izdüşümü olan örtülü bir ÇERÇEVE ANAYASASI niteliğindedir. Bu çerçeve Anayasası aynen 1921’de olduğu gibi bugünde yeni dünya düzenin kurulduğu bir ortamda, içinde bulunduğumuz kurtuluş mücadelesi anayasası olup geçici olduğu kanaatindeyiz. Böylece 16 Nisan 2017 Çerçeve Anayasası ile 1982 Anayasası’nın birlikte yer aldığı çift anayasalı bir döneme de geçiş yapmış durumdayız. Aynen 1921’de olduğu gibi!
16 Nisan 2017 Çerçeve Anayasası ile 1982 Anayasası, uyum yasaları ile ne kadar harmanlanmak istense de önümüzdeki yakın yıllarda bu iki anayasa arasında çatışma yaşanacak ve yeni anayasa yapılması konusu muhakkak gündem olacaktır, düşüncesindeyim.
Asıl mesele yüz yıl önce yaşanan ve Erdoğan tarafından 4 yıl öne çekilen bu operasyonun ikinci ayağını yani 17. İmparatorluğun yeni anayasasını yapabilmek ve çift anayasal dönemi millet eliyle sona erdirmektir. Öyle zannediyorum ki bu yeni anayasa hazırlığına başlanmış olup gündem olacağı zamanı beklemektedir. Tarih, bize bunun hiçte kolay olmadığını göstermektedir. Düşmanın ise gözü kara ve tarih şuuru ile umudu bitmemiştir. Zira tarih onlara bir Ali Şükrü Bey suikastı hatırlatması yaparak rehberlik etmektedir.
Bir kez daha kaybedersek biliniz ki;1961 anayasasını ve sonrasını mumla aratırlar. Yapacakları zulümleri de bayram diye kutlatırlar. Çünkü darbe artık Erdoğan’a değil, onun temsil ettiği makama ve halka yapılacaktır. Bu kez;

Türk gibi başladık, Türk gibi bitirelim. Çünkü; SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ! Allahualem.

Hakan Ceran

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir

Benzer Haberler