Putin’in Şeytan ile İmtihanı

Ahmet Yozgat
Ahmet Yozgat

Latest posts by Ahmet Yozgat (see all)

İKİ RUSYA

Şimdi, yıl 2017… Efendim, 2007 Şubat’ında Türkiye ve Rusya arasında beklenmedik bir şekilde pürüzler çıkmaya başladı. 2014’te Hatay üzerinde düşürülen Rus uçağının arkasından soğuyan ilişkileri, yeniden onarmak için Ankara’nın olağanüstü çabalarına, nihayet cevap veren ve Türkiye ile sözleşmesini yenileyen Moskova, ne oldu da birdenbire yeniden eskiye dönme sinyalleri verdi. Malum; her şey, Londra Başbakanı Terasa May’in Ankara’ya gelişiyle başladı. Teresa’nın Ankara’ya gelişinin hemen öncesinde, Washington’u ziyaret edişini gören herkesin fark ettiği bir durum ortaya konmuştu. Amerika’yla Türkiye’nin arasındaki soğukluğun giderilmesine de yardımcı olacağı anlaşılan bir plandan söz edebiliriz bu ziyaret trafiğine bakarak. Fakat yine bu trafikten yani Teresa’nın, Washington ve Ankara gezisi, Merkel’in Ankara’ya gelişi, Erdoğan, Trump telefonlaşması, CIA Şefinin Türkiye seyahati ve İngiliz Genelkurmay Başkanının misafirliği, planın boyutunu vermekte. Hem de Rusya’nın ani refleksine neden olacak kadar çok büyük olacağı tahmin edilen boyutunu, hesap dışı ölçüsünü… Tabii ki biz fakire bu geziler, bize planın arkasında duran “Üç Sarışın Kadın ve Bir Sarışın Adam”ın ağırlığını hissettirmekte. Demek ki plan ta tepelerde ve hayata geçirilmesi hususunda kat’i bir kararla çizilmekte. Zira bu “Üç Sarışın Kadın”ın ilk basamağına konuşlanmış olan, aslında Saksonya Hannoverli ama Londra Buckingham’da mukim Kraliçesi Elizabeth… Yani “Neo-Windsor Formatı”na karşı çıkarak “İkinci İngiltere”nin bayrak açacağının haberini veren, bir önceki “Londra Başbakanı” Cameron’un yerine atanan “Anglosaksonların Essex Kolunun bir temsilcisi olduğunu zannettiğimiz Teresa May’ın patroniçesi, nihayet sahaya inmiş görünüyor. Çoktan beri sessiz gibi duruyordu ya… Meğerse MI6’in alacakaranlık mahzenlerinde plan çizmekteymiş. Plan ne? Adını aşağıda koyacağız.
***
2017’nin ilk aylarını hatırlayalım burada: İlk geziler, önce uygun zeminde bir Amerika-Türkiye ayağı oluşturma işlemi buradan, bir modifiye edilmiş, yeni bir müttefik-ittifak ilişkisi çıkacak anlamına geliyordu. Ve aynı günlerde Ankara’dan yansıyan bir fotoğraf da bu yönde işaret vermekteydi. Bu esnada Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerikan Başkanı Trump ile görüştü. İkili, ilişkileri geliştirme hususunda karar aldıklarını duyurdular dünyaya. Ve hemen arkasından, “Ateş söndürülmeli…” kararıyla CIA Başkanı, Türkiye’ye geldi. Üst üste bindirilen bu ilişki serisi, Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın anlaşmak üzere olduğunu herkese hissettirdi.
İşte, bu esnada Rusya tavrını belli etti ve o da; “Ben, bu ilişkiden hoşlanmadım!” diye koktu. Bunun üzerine El bab da yanlışlık eseri, Türk Gücü’nün üzerine bomba yağdı. Bu anlamda Ankara, üç askerinin şehit olmasına neden olan bir Rusya buluverdi karşısında.
Aynı günlerde Moskova, bir başka açıklama yaparak, tavrının altını kalın bir kalemle çizmekten de geri durmadı. Yeni anlayışına göre, PYD örgütünü de terör listesinden sildiğini açıkladı. Ve yine o Moskova, açık açık; “Ben, senin Amerika başta olmak üzere Batılılarla ortaklığı yenilemene taraftar değilim! Ya benimle olacaksın, ya onlarla…” diyor gibiydi Ankara’ya. Tabii ki bu his savaşının hemen arkasından iki taraf da El-Bab hadisesinin sehven yapıldığını söylemeden de edemediler. Bu şu anlama geliyordu: Türkiye ile Rusya’nın, henüz bu noktadan hareket ederek fevri davranmaları ve ipleri koparmaları söz konusu değil. Oturup konuşacaklar… Onlar konuşadursunlar bakalım…
***
Biz, biraz derine dalalım: El-Bab’daki olayda, üç Türk askeri, ya hakikaten, bir kaza sonucu vurulmuştu; ya da tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Kuzey Komşuda da bir “Rus FETÖ”sünden veyahut da bir “Rus Paralel Devleti”den söz edilebilirdi. Yani bu aşamada Rusya’nın bir değil birkaç tane olduğunu söylemekte bir mahzur yok; en az iki tane diyebiliriz… Rusya’nın çoklu katmanlarının, ön adı Vladimir olan Putin ve hükümetlerine karşı olan grubu, son iki yıl içinde kendini, defaten belli etmişti. Özellikle 26 Aralık 2016’da ajanslara düşen haberde şöyle denmişti: “Dünyanın en büyük ve en eski korosu olan Kızıl Ordu Korosu uçak kazasında yok oldu. Soçi’den kalktıktan sonra Karadeniz’e düşen uçakta, 92 sanatçı yaşamını yitirdi.” Suriye’deki Rus askerlerine konser vermeye giden Kızıl Ordu Korosu’nun bindiği uçağın Karadeniz’in karanlık sularına gömülmesi, olağan bir kaza gibi nitelense de arkası karanlık bir olay olarak tarihe geçmişti. Sadece bu değildi Rusya’yı sarsan olaylar zinciri. Büyükelçi Karlov suikastını şimdilik geçelim.
Rusya’ya yönelik suikastları daha da gerilere gitmeden Aralık 2009’dan başlatalım. Ve aklımıza gelenleri sıralayalım: Ülkenin Perm kentinde, bir gece kulübünde meydana gelen patlamada ölenlerin sayısı 76’ydı. Rusya’nın güneyindeki Volgagrad da tanışmıştı terörle. Aralık 2013’te bir tren garında meydana gelen patlama, yanlış hatırlamıyorsak 17 kişiyi yaşamdan koparmıştı. Bu kazanın ardından Volgagrad ikinci bomba şokunu yaşamıştı. Bu saldırıda, bir troleybüse konan bombanın patlaması sonucu14 kişi ölmüştü. Ölenler arasında sekiz aylık bir bebek de vardı… Mart 2016’da Federasyona bağlı İnguşetya’da bir camide meydana gelen patlamada ise 4 kişi yaralanmıştı. Rus enerji devi Rosneft’in patronu Erovinkin, Aralık 2016’da aracında ölü bulunduğunda Rusya, on günde beşinci şokunu yaşamıştı. Ve Erovinkin, az buz bir adam değildi: Emekli istihbarat generaliydi ve ‘Kremlin’in kara kutusu’ olarak biliniyordu. Mart 2017’de ise olay yeri Ukrayna’ydı. Orada, Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’nın eski milletvekili Denis Voronenkov öldürülmüştü. Olayda Denis’in koruması da yaşamını yitirdi. İki kişi de yaralıydı. Daha fazla uzatmayalım ve gelelim bugüne yani 2017’nin Nisan’ına… Rusya Devlet Başkanı Putin’in bir konferans nedeniyle bulunduğu Petersburg kentinde metro patlatıldı. Patlamada, 11 kişi yaşamını yitirdi ve 45 kişi yaralandı.
***
Hülasa Rusya’da bir şeyler oluyor. Bu makalemizde Kuzey Komşu’da olan bitenlere yakından bakmak ve bir arka plan araştırması yapmak niyetindeyiz.
Hatırlanacağı gibi 2015 yılı içerisinde, Rusya konusunda epey bir makale yazmış ve sondaj yapmıştık. Ve Rusya’nın derin yapısı hakkında önemli bilgiler vermiştik. O nedenle bu makaleyi okumadan önce, o bilgilere de bir uğramanın; orada neler söylendiğine bir göz atmak; burada anlatılanları anlamayı kolaylaşacaktır kanaatindeyiz.
Efendim; Rusya’nın, eğer varsa Rus Ulusunun malı olduğu hiç bir devir olmamıştı. Birkaç küçük Knezliğin, bazı devirlerini saymazsak, tarihte böyle bir zaman yaşanmadı demede bir beis yok. Rusya’yı ve bir yakın zaman devleti olarak Rusya’nın resmi yapısını, devlet derinliğine sızmış başka güçler tarafından idare ede gelinmişti. Hem de her daim…
860’ı ve 460 sene sonrasını atlayarak diyoruz ki: Tam anlamıyla 1460’la beraber ortaya çıkan Moskova ve Kiev bölgelerindeki bataklıklarda yaşayan Rus Barbarları yani Proto-Slavlar, hiçbir zaman, bir Organizasyon kuramamış ve kendi başlarına buyruk bir kader yaşamamışlardı. Bir nevi, Bedevi yaşantısı içerisinde, kendilerini idare edecek, üstün güçler aramış durmuşlardı. Milat sonrasındaki Kavimler Göçüyle küçük bir klan ya da klanlar grubu olarak, ardıl bir güç olarak Kuzeybatı Avrupa’ya kadar geldikleri bilinen bu küçük kavim her zaman edilgendi. Avrupa’nın organize olmuş güney hattının, hemen üstündeki orta, batı ve doğu Avrupa’da da bölgeyi başıboş ve terör üreten bir bölge olmasını izale için stratejik operasyonlar dâhilinde şekillendiği sırada, iklimi sert kuzey şeridi ise Slavlar ve o ebattaki küçük İndo-Barbar kabilelere düşmüştü. Ve böylece… Organizasyon kabiliyetinden yoksun klanların tercih ettiği kuzey şeritte, başta Slavlar olmak üzere o kabil unsurlar, dişe dokunur bir tarih oluşturmadan bin yıllarını harcadılar.
***
Hemen bir bilgi girelim araya: Bölgenin, tabiri caizse en “açıkgöz” unsuru Radhanidler olarak anılan Yahudi çerçilerdi. Ne zaman ve nereden geldikleri bilinmeyen bu Kripto tüccarlar, Baltık, Karadeniz ve Hazar Denizi güzergâhında gidip gelmekteydiler. Hatta zaman zaman yollarını, batı yönünde uzatarak, İskandinav Yarımadası’na da geçtikleri tahmin edilen bu kriptolarla Britanya adasına isim babalığı yapan ve Kripto oldukları sanılan Britler ya da Britonlarla irtibatları var mıydı? Bilmiyoruz. Fakat bu Judik kavminin, birbirinden habersiz yaşama gibi bir adetlerinin olmadığı ve bir kavim değil, bir aile gibi davrandıkları da bilinmekte. Konuyla ilgisiz gibi duran bu bilginin ardından şu soruyu sormak durumundayız: Peki, bölgenin organizasyon yeteneği en yüksek klanı olarak bilinen Vareg ya da Varyagların, sözünü ettiğimiz Britler ya da Çerçi Radhanidlerle kan bağı var mıydı? Kanaatimizce evet!
Dönelim asıl konuya ve devam edelim: Tarihte, “Norveç bölgesinden gelen bir grup Skandinavyalı kabile olarak kayıtlı olan Vareglerin, Baltık kıyısındaki Novograd’a yerleşmeleri ve kısa sürede, bölgenin saygın sülalesi olarak kendilerini göstermelerini neye bağlamak lazım?” sorusuyla devam edelim. Ancak cevabı size havale ederek…
Vareg ailesinin, Rus çekirdeği sayılabilecek olan Slav ekalliyetini, Novograd şehri çevresinde bir araya getirdiğini görmekteyiz. Böylece ilk kimliklerini ve Knezlik adıyla bilinen ilk Prensliklerini de oluşturan Slavları, bu anlamda formatlayan o Vareg sülalesi, kendini Viking olarak isimlendirmekteydi. Lakin Vikinglerin yaşadığı geniş Skandinav coğrafyasını terk edip yarımadanın kıtaya eklendiği bataklıklar bölgesine neden gelmek zorunda kaldıklarının cevabı da yok. Bu arada bir cevapsız sual daha: Varegler, gerçekten Viking miydi yoksa asıl kimliklerini bu ismin ardına ya da içine kaçarak saklıyorlar mıydı? Lakin cevabı olan bir durum var: 9. Yy’da Baltık Denizi’nden Karadeniz ve Hazar Denizi’ne kadar ticaret yaptığının haberini verdiğimiz Kripto Radhanidlerin, İskandinavya’dan gelen Vareglerlerle iş ortağı oldukları ihtimali oldukça yüksek. Zaten, bölgede nüfuz sahibi olmaları ve zenginleşmeleri de bu ilişkinin eseri.
Bu arada, yani Radhanidler ile Vareglerin, uluslararası ticari seferler organize ettiği yıllarda “Slavlar, ne yapmaktaydılar?” diye sorulacak bir sorunun cevabı, hiç de iç açıcı değil: Kaos ve anarşi içinde bir yaşam sürmekteydiler. Ve bu karmaşık yaşantıdan, kendileri de memnun değilmiş ki… Üzerlerinde bir baş seçmek ve aralarındaki kargaşaya son vermek için Vareglerden yardım istediklerini görüyoruz.
İşte, bu çağrı üzerine İsveçli Vareg liderlerinden Rurik (Ryurik)’in ortaya çıktığına şahit oluyor tarih. Hem de bir Knez yani Prens kimliğiyle… Böylece 862’de Novograd şehrini merkeze koyan ilk Rus Knezliği kurulmuş oluyordu. Yani sonradan Knez Rurik, Novograd’daki ve çevresindeki Slavları birleştirmeyi başararak ilk Viking/Varyag-Rus çekirdek prensliğini kurmuş oluyordu. Bir süre sonra Kiev ve Moskova bölgesinde de küçük devletçikler yani düklükler ortaya çıktı. Ve ondan sonra bölgeyi, Rurik Sülalesinin çeşitli aileleri idare etmeye başladı. İşte Rusların ilk hanedanlığı…
Bu hanedanlık önce Novograd kasabasında işe başlayan ve daha sonra Kiev ve ardından Moskova prensliklerini ortaya çıkaran sülale olarak, efsaneye göre Novograd kasabası halkının kendilerini yönetmek üzere çağırdığı Vareg ailesinin büyüğü, Rurik’in soyundan geliyordu ve Slavlarla kan bağı yoktu. Buna rağmen, davet üzere çağırılmıştı çünkü Slavların, kendilerini idare bilgisi de yeteneği de bulunmamaktaydı. Daha sonra işi büyüterek Kiev ve Moskova şehir idareciliğine terfi eden Rurik prenslerinin egemenliği az buz değil; 862’den 1598’e, -biz bunu yuvarlayarak 1600 diyelim- değin 650 sene sürdü.
***
Atlamadan geçmeyelim: Coğrafyada, 1170 tarihinden başlayarak, kendisini “Rus” diye tarif eden bir hanedanlığın işbaşı yaptığı bir bölge de olmuştu. Yine Novograd üzerine bina edilen bu yeni ve küçük hanedanlığın, Vladimir Hanedanlığı, küçük prenslikleri de Vladimir Düklüğü olarak tarihe kayıtlı. Seksen yıl kadar, bağımsızlığını koruyan bu hanedanlığın, 1250’den itibaren Cengiz’in oğullarının egemenliğine girdiği görüldü. Ve ondan sonra Rus Kralları, hükümdarlık beraatlarını Moğol kanından gelen imparatorlar elinden almaya başladılar. Tam 250 sene… Moğolların sonu, 1500 tarihine denk düşmüştü. Ve böylece Moğol Kağanları egemenlik anlamında, bölgeden çekildiler. Daha sonra Timur’un kontrolünde ve hanlıklar halinde hayatiyetlerini sürdürdüler. Ancak zaman içerisinde gelişen Rus Knezlikleri karşısında geriledi ve birer birer tarih sahnesinden indiler.
***
Burada duralım ve yazının gerisine dönerek, devam edelim konumuza: 15. Yy itibariyle sahnede, söz konusu coğrafyaya siyaseten egemen olmak isteyen bir Bizans ile onun derin ve sinsi politikasını görüyoruz. İşte bu politikayla Konstantinapol, Moğolların egemenliğinin gide gide azalmaya başladığı 1400’lü yıllarda, bölgede oluşan boşluğu doldurmak ve eski Rurik Knezliklerinin saraylarına hâkim olmak istemekteydi. Tarih, bu niyetiyle Bizans’ın, mevzubahis küçük düklükler üzerinde, bir takım operasyon yaptığını haber vermekte. Bu operasyonlar ise “Teo-siyasi”ydi ve Pagan inancına sahip Slav halkını, Ortodokslaştırmak şeklinde kendini göstermekteydi. Ve gösterdi de…
İşte, bu başarılı operasyonun peşi sıra Bizans, ikinci bir dosya daha açtı diyor tarihçiler. Bu dosya, dini değişen ve Ortodoks olan Slav Kavminin, nüfusunun artırılması hususunda özel bir çaba içermekteydi. Ne yazık ki burada biz, Bizans’ın bu çabasında, bölgedeki Türk ve Moğol halklarına ulaşarak başarılı olduğunu da söylemek durumundayız.
Başka bölgelerde, uzun vadeli operasyonlara imza atan Bizans’ın bu çabasına rağmen, kendi içinde suyunun ısınmaya başladığı da vaki. Konstantin’in tahtında oturan Paleologos Hanedanlığı, Slav bölgesinde hükümranlık alanını genişletmeye çalışırken, Osmanlı Türkleri de Konstantinopolis kentini çepeçevre kuşatalı onlarca yıl olmuştu. Ve bununla kalmamış, surların önünde belirmiş ve niyetlerini belli etmişlerdi. O niyetle 1453 yılında Bizans Devletinin yıkarak, 1500 yıllık İmparatorluğu ve Paleologos Hanedanlığını tarihten sildiler. Lakin gerçekten de sildiler mi?
Gerçekte silemediler: Çünkü imparatorluğunu kaybeden Son Bizans Hanedanlığı, Paleologos Sülalesi mensupları, başkentlerinin düşmesiyle birlikte bölgeden kaçarak kuzeye çıktılar: Slav bölgesine… Niyetleri Büyük Rurik saraylarına sızmaktı ve bunu, evlilikler yoluyla kolayca başardılar. Çok değil on yıl içerisinde çok gizli ve Slav görünümlü bir Bizans Hanedanlığı olarak kendilerini ve ideallerini yeniden bina ettiler. Rus Bizansı’nın yeni ideali, Türklerden intikam almaktı. Ve Rurik orijinli, Bizans kanlı, Rus isimli dükler bu İntikam ateşiyle yana yana ülkeyi idare etmeye başladılar. Tabii ki Hanedanlığın ismi değişmemişti ve yine aynı isimle Rurik Slav Hanedanlığı olarak devam ediyordu. Ancak başlangıçta hanedanlığı kuran Varegler, bu aralıkta Bizans kanıyla saraydan, değişen ideal sebebiyle coğrafyadan kovulmuş oluyorlardı.
Lakin felek onlara yani Bizanslı Paleologos Salvlarına da yar olmadı. Çünkü onların üzerine plan yapan bir başka merkez vardı. Bu merkezin hırslı oyuncuları, bölgeye göz dikmişlerdi. Elbette bu merkez, Vatikan’ın ta kendisiydi.
Efendim, konu geniş ve uzun… Bu nedenle anlatmayı, bir başka makaleye erteleyerek ve meseleyi dağıtmadan devam edelim yazımıza.
***
İstanbul’un Fethi ile birlikte, Balkanlar’ın dışındaki Avrupa’ya adımı atan Osmanlı Türklerinin baskısı karşısında, yeni bir Avrupa gücü oluşmaktaydı. Ve bu gücünün adı Cermenler olarak biliniyordu. Elbette Cermenler, çok katlı bir yapıydılar ve kent derebeyleri şeklinde var etmişlerdi kendilerini. Bu nedenle birlik oluşturmakta zorlanmaktaydılar. Vatikan’ın Planı dairesinde bu sorunu aştı ve ideal çerçevesinde bir araya gelmeyi başarmaları da zor olmadı. Böylece bölgenin başkenti diyebileceğimiz Viyana şehri ve şehrin sahibi Habsburg Arşidükleri periferisinde bir güç merkezi bina etmeyi başladılar. Bu, Cermen spektrumunu hem ırki, hem de coğrafi anlamda artırma operasyonuydu sadece kendi coğrafyalarıyla sınırlı kalmayacaktı. Ve bu spektrum içerisinde Rurik Hanedanlığının Sarayı, birincil hedef şekline bürünmüş durumdaydı. İşte, bu nedenle Ponçik bölgesinde bir kez daha değişiyordu format. Bu, köklü bir değişimdi; Rurikleri ve onların mirasında egemen olmuş olan Bizans’ı, bununla birlikte bölgedeki Türk ve Moğol Hanedanlık kalıntılarını da silip süpürüyor ve coğrafyayı tek başkent ve tek saray yapılıyordu. Tabii ki yeni başkentin adı Sank Petersburg oldu, saray da Paleologoslara nispet yapar gibi Konstantin adını aldı. Ve hanedanlık, artık Cermen orijinli Romanof Sülalesiydi.
Bundan böyle Slav Kavminin kullanım hakkı, İskandinav Ruriklerini ve Bizans Paleologoslarını bitirerek Viyanalı Cermenik Habsburglara geçmiş oluyordu. Ve bu hamleyle beraber ideal ve amaç da büyütülerek “Çarlık Rusyası”nı yapılandırma dönemine ulaşılmış oluyordu. Start verildi ve Emperyalist bir anlayışla projelendirilmiş olan, Cermenleşmiş Slavlar diyebileceğimiz Romanoflar, Çarlık Rusyasını bina etme operasyonuna giriştiler. Kışkırtıcılarının yardımıyla kısa zamanda başardılar bunu; kısa zaman dediğimiz yüz yıldı ve bu süre zarfında, orta kuzeydeki Trans Kafkas coğrafyası Romanofların eline geçmişti. Sadece arazi mi? Hayır! Ne yazık ki bölgedeki tüm kavim artıkları Slavlaştırılmıştı. Bu operasyonun nihayetinde Saklı Cermenlerin elinde, un vardı; şeker vardı, yağ vardı; şimdi helva yapma zamanıydı. Yani Çarlığı olabildiğince çağdaşlaştırmak gerekmekteydi. Bunun için bir “Deli Çar” bulundu. Onun adı, Türkler her ne kadar “Deli” dese de Ruslara göre, Büyük Petro’ydu. Bir Alman prensesinin oğlu olan ve onun gözetiminde bir başka sarayda, Alman dadılar elinde yetişen Petro’nun ilk yaptığı, tebdili kıyafet ederek, Cermen coğrafyasına, çok muhtevalı bir gezi düzenlemek oldu. Ve böylece genetiği, zaten Cermen olan fakat mevzubahis gezi sonunda, beyninin tamamıyla birlikte göreneği de Cermenleştirilmiş olan bir Petro çıktı tarihin karşısına. Onun idealleri, tarihteki Neo Rusya’nın Emperyal İdeallerinin temeli oldu.
Yıl, artık 1700’lerin kapısını çalmış ve içeri girmişti. Zaman hızla ve Rusya’nın lehine ilerliyordu gayrı. Şimdi ise Çar İmparatorluğu, Kırım’da komşu olduğu Osmanlıların kapısını çalabilirdi. Zira çarlığın derin görevi buydu. Görev başladı!
1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı veya Moskof Seferi, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında yapılan ilk büyük savaş olarak tarihe geçti. Bu savaş, sırasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa henüz sadrazam olmuştu. Ve o zarplı bir Türkmen’di. Beş yıl süren Moskof Harbi sonucunda, henüz tam anlamıyla güçlenmemiş olduğu anlaşılan büyük harp tecrübesi olmayan Rus Çarlığı, ilk yenilgisini tadıyordu. Bu nedenle bedeli ağır olacaktı bu savaşın. Ve Çarlık, 1681 tarihinde imzalanan Bahçesaray Anlaşması ile stratejik Çehrin Kalesi’ni ve Ukrayna’nın geri kalan kısmını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.
Olsun! Önemli olan, Cermen idealleri doğrultusunda, ilk Osmanlı Rus çatışmasının başlatılması ve “Türk-Rus Kan Davası”nın temelinin atılmasıydı. İşte, bu başarılmıştı.
Deli Petro’nun iş başı yapması ile birlikte ilk kapışma hariç, Osmanlıyla yapılan bütün savaşlar, kıran kırana ve hemen hemen neredeyse tamamı Rusya’nın lehine gelişmeye başladı. Böylece Cermenler, Osmanlıların kendilerine yaptıkları baskıyı, başarılı bir operasyon sonrasında Rusya üzerine yıkmış ve kendileri de rahat bir nefes almışlardı. Bununla birlikte, tarihin ondan sonraki döneminde geri duracak değillerdi ya… Osmanlıyla Romanofların sınırının ortasına konuşlanmışlardı. Bir elleri güneyde, diğer elleri kuzeydeydi artık; güneyi ve kuzeyi görünmez bir terazinin kefelerine yerleştirmiş fitnede denge tüccarıydı onlar. Bu nedenle Türk-Rus mücadele tarihinde Rusya’nın sıkıştığı yerde, formatladıkları Frankenştayn’a yardım etmek üzere, her zaman hazır oldular. Sadece Ruslara mıydı yardımları? Osmanlının sıkıştığı yerde ise Frankenştayn’larının karşısında yer almaktan da kaçınmadılar. İşte, Osmanlı-Rus mücadelesinin sırrı buydu. **
Bu “Derin Sırrı,” ilk çözen de Ruslara ilk anlatan da Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Erdoğan 15 Temmuz’un sonunda yaptığı Petersburg gezisinde hikâyeyi anlatıp bütün bu işlerin arkasında kimin olduğunu deşifre ederek Putin’in gözünü açtı. Oysa Putin, iflah olmaz bir Alman hayranıydı ve ajanlık hayatının büyük bölümünü, Doğu Alman Gizli Servisi Stasi merkezinde çalışarak geçirmişti.
***
Romanof Hanedanlığının, 1917 Ekim Devrimi’nde yok edilmesi ve bölgede Bolşevik iktidarının kurulması da elbette Almanlar eliyle olmuştu. Bu konuyu bir başka makale çalışmamızda uzun uzun anlatmıştık; hatırlayacaksınız.
Ekim Devrimi’nin Proje babası sıfatıyla Sovyet Rusya’nın kuruluşunda yer alan Derin Almanya, 20 Yy’ın sonuna gelinirken, Majeste ve ABD ile yaptığı Kıta Devletleri Sözleşmesinin gereği olarak Moskova’nın ipini çeken güç oldu aynı zamanda. Amacı Uralların doğusunda kalan Rusya’yı Avrupa Birleşik Devletleri’nin bir parçası haline getirmekti.
Avrupa Birliği adıyla gizli Cermen İmparatorluğu’nun temelini atmaya çalışan Almanya’nın, bu konuda, kısmi bir Avrupa başarısı sağladığını da kaydedebiliriz. Ancak Türkiye’den Trakya’nın koparılması ve Rusya’nın parçalanmasının gereğini yapamadı. Ve Avrupa Kıta Devleti konusunda, istediği veya planladığı amacına ulaşamadı. Berlin açısından 1991 yılından bugüne kadar bölgede, Ortadoğu dâhil, olup bitenlerin tamamı bu mücadelenin bir parçası olarak verildi. Lakin 15 Temmuz ayında bu hayalin, ham olduğu anlaşıldı. Ve “Pancermenist Akıl”ın Avrupa Birleşik Devletleri etiketli Cermen İmparatorluğu operasyonunun bir sonuca varamayacağı ortaya çıkmış oldu.
Doğal olarak, eski planlar, kökten değiştirildi. İş vardı, en son haliyle sözünü ettiğimiz Anti-Reks Planına dayanmış oldu.
Hatırlanacağı üzere, mevzubahis plan, Rusya’yı dağıtmıyor. Fakat Rusların, Asya ve Avrupa düzleminde kurguladıkları Avrasya Felsefesi çöküyor ve felsefe, biraz daha genişleterek bir “Almo-Avrasyası” haline dönüştürülüyor. Merkel’in son Türkiye gezisinde, Ankara’yla teatral bir şekilde maraza çıkartıp aranın bozulmasının sonunda fakir, şöyle demiştik; “Bu “Sarışın Kadın”ı, olağanüstü gelişmeler olmadığı takdirde önümüzdeki zaman içinde Moskova’da görebiliriz.” Fikrimiz hala değişmiş değil. Zira tarih ve Emperyal Cermen Aklı, Almanları, onca çaba harcayarak yapıp ettikleri “Rus Binası”nı gerekirse işgale zorluyor. Merkel’in ya da halefinin, muhtemel Moskova ziyareti de Anti-Reks’in kuzey dikdörtgenini oluşturmak üzere, “İkinci Sarışın Kadın” yani İngiliz Başbakanı Teresa May’ın, Ankara üzerinde yaptığı operasyonel seyahatine benzer bir içerikle geçecek kanaatindeyiz. Yani Teresa, Ankara’ya ne teklif ettiyse Merkel ya da halefi de Moskova’ya aynı teklifi yapacak; bugün değilse yarın. Tahmin ettiğimiz bir husus daha var: Her iki teklif de Ankara ve Moskova’ya yapılmış ya da yapılacak değil; İstanbul ve Petersburg’a yani Türk ve Rus İmparatorluk namzetlerine yapıldı ve yapılacak. Ve öyle zannediyoruz ki Merkel’in yapacağı seyahat, Teresa May’in, Ankara’daki başarısından daha kolay ve onun fevkinde bir Moskova başarısı getirecek Almanlara. Lakin iki pürüz var: Erdoğan ve Putin…
***
Şimdi, geri dönelim ve 2 Rusya’yı anlatmaya başlayalım:
Efendim, yukarıdan beri anlatılanlardan anladığımız şu ki… 1400’lü yıllarda ortaya çıkmış olan Rus ulusunun kurduğu, üç buçuk büyük siyasi oluşumda, sadece çok derin yapıların sözü geçmiş ve Rusların, tarihlerinin oluşumuna, cephelerde ölmek dışında herhangi bir dahli olmamış. Ruslar kullanılarak, çeşitli milletlerin kendi politikalarını hayata geçirmek üzere kurdukları organizasyonlardan bahsediyoruz: Üç buçuk organize derken ortaya çıkan yönetim formatları da: Düklük, Çarlık, Sovyet ve Federasyon… Sözü edilen bu devirlerde Rusya’nın direksiyonunda, hemen hemen her seferinde olayları planlayan, bir başka Derin Devlet olmuş. Veya aracın içine sızan başka başka Derin Devletler… Yani Rusya, bir bakıma tarihte; “Derin Devletler Organizasyonu” olarak yer yapmış durumda kendisine. Ve bu Derin Devletlerin, bir nevi gizli servisler üzerinden örgütlendiği de vaki.
Sıralamak gerekirse… Çarlık Rusyasının ilk adımı olarak sözünü edeceğimiz, 150 yıllık devletin hâkim hanedanı olarak Rurikleri görüyoruz. İskandinavya’dan gelen Nors ya da Vikinglerden bir klanın kurduğu hanedanlık anlamında Ruriklerin sarayına, 1453 yılında İstanbul’dan gelen Bizanslı Paleologosların gizlendiğini yukarıda izah ettik.
İşte, bu Paleologos Çarlarından, devletin birinci kurucu babası sayılan Korkunç İvan’ın, Derin Devleti, Obriçnino adını almaktaydı. Devletin, “Obriçnino Dönemi” 1600 yılında bitirilince, Hanedanlık, Romanof oldu. Derin Devletin gizli servisinin adı da Okhrana şeklini aldı. “Okhrana Derin Devleti” de Rus hayatının ikinci dönemini oluşturdu. 1917 yılı itibariyle Romanofların Okhrana Devleti yıkılınca sistem değişti ve Komünizm şeklini aldı. Elbette Komünizm’in bir hanedanlığı yoktu. Ama Komünistlerin Derin Devleti, tıpkı Obriçnino ve Okhrana kadar güçlüydü hatta daha da… Ve 1918 yılında “Çeka” adıyla kurulan derin teşkilat, pek çok kez isim değiştirerek kendini yeniledi. Ve sonunda ona KGB dendi. Yani Devlet Güvenlik Komitesi… Evet, Devlet Güvenlik Komitesi ya da “Devlet Güvenlik Komitesi Hanedanlığı”nın KGB’si de denilebilir bu yapıya…
Sovyet Birliği’nin, 1991’de dağılmasının ardından yapılan ihtilal girişiminde zamanın KGB Başkanının rolü olduğu ispatlanınca “Üçüncü Derin Devlet” de resmen kaldırıldı. Ve KGB’nin görevini, FSB ve SVR üstlendi.
Günümüzde de yeni KGB olarak nitelendirilen FSB, Doğu Almanya dükkânının kapatılmasıyla oradaki vazifesi sona eren eski ajan Vladimir Putin, memlekete geldiğinde, derin yuvasında ciddi bir operasyon üzerine çalışmaktaydı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra… Birlik’teki ve daha önceki derin yapılardaki hakkına karşılık olarak, Almanya’ya, Doğu Almanya iade edildi. Ve yeni devlet üzerinden, Majestenin İngiltere’sinin de önüne geçen Amerika tarafından, sahipsiz kalmış olan Rusya üzerinde, bir operasyon gerçekleştirildi; bu operasyonun ardında Globalist Yahudiler vardı. Bu operasyon sonunda, Komünist Rusya’nın devlet tapusunda olan tüm mülkler, ölmüş eşek fiyatına Küresel Sermaye Lortlarına ihale edildi. Yani Rusya’nın tüm varlığı Yahudi Globalci Kompradorların oldu. Ki onlara bildiğiniz gibi “Oligarklar” adı veriliyordu. Anlamı, sadece belirli bir grubun bir ülkeyi yönetmesiyle ortaya çıkan yönetim biçimi olan Oligarşi’den türetilmiş bir kelime olan Oligark, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra devlet mallarının özelleştirilmesiyle zengin olan işadamları anlamına gelmekteydi. Ve bununla birlikte aynı kavram, Rusya örneğindeki rolü nedeniyle “servetinin kaynağı karanlık” anlamında da kullanılıyordu. Ama kaynak, gerçekten karanlıktı ya da hiç de karanlık değildi; açıktan açığa 13 Lortluk Para Hanedanlığı, adamları aracılığıyla koca Rusya’yı yağmalamışlardı. Çoğu Amerikan kökenli bu kompradorların, Sovyetler Birliği’nin mallarını yağmalamaktan çok “Küresel Hırsız” gibi birlik halkının tüm haklarını çaldıkları bir gerçekti. Bu karanlık oyuna “Federasyon Rusyası”nın İlk Başkanı Yeltsin döneminde kapı aralanmıştı. Rusya içinde de bu aralıktan, hoşlananlar da vardı; hoşlanmayanlar da…
***
Bu esnada, hoşlanmayanlar eliyle aralanan başka kapılar da oldu: İşte, bu dönemde, devletin tarihinde kalmış hanedanlar hatırlanmıştı. Ve Derin Rusya Tarihi, Hanedanlara bağlı gizli servislerin uyandırıldığına şahit oldu. Söz konusu derin servislere verilen görev, ülkenin mallarına el konulmasına karşı durmaktı. Böylece başladı derinliklerde bir başka operasyon. Kim miydi operasyonun arkasındaki derin güç: Elbette, Rusya’yı tarihe armağan eden Cermen Aklı… Ya da onun merkez üssü olarak BND!
İşte, Putin’in Almanya’dan ayrılıp taksicilik yapmak üzere memlekete döndüğünde, derin katmanlarda yapılmakta olan operasyon buydu. Operasyonu bizzat yapan, Romanof Hanedanlığının gizli servisi olan Okhrana’ydı. Alman hayranı eski ajan Vladimir Putin’in dönüşüyle birlikte servis, aradığını buldu. Bulunan Yeni Çar, devletin başına geçirildi. Artık her şey devlet eliyle ve kitaba uygun yapılacaktı. Ve çok kolay bir operasyondu yapılması tasarlanan. Böylece gayrikanuni yöntemlerle Küresel Oligarkların elindeki devlet sermayesi alınarak, birer patron haline getirilen eski KGB’nin deneyimli ve devletine sadık ajanlarına emanet edildi. Artık yeni patronlar eski ajanlardı. Ve kanaatimiz o ki bu ajanların pek çoğu, Doğu Almanya’da görev yapmış; bu esnada, Almanyalı dostlar edinmişlerdi ve Vladimir Putin’in meslektaşlarıydı. Ancak çok geçmeden, hakikat fazla gizlenemeyecek ve meselenin alt yanı anlaşılacaktı. Yapılan karşı ataklarla bu operasyonun arkasında Derin KGB’nin izleri açık seçik seçilmeye başlandı. Oysa KGB, birkaç yıl önce yapılan Kızılordu Darbe girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle kapatılmış ve yerine FSB adıyla yeni bir servis kurulmuştu. Bu yeni serviste, doğal olarak Küreselci Ekol hâkimdi. Feshedilmesine rağmen, ta kurulduğu günden beri, temelinde Cermen Ekolünün saklı egemenliği yatan KGB ile gizli bir savaş halindeydi. Ve şimdi anlaşılan oydu ki… Devlete, Avrupa Birliği adına tekrar eski ortak ya da kadim sahip Almanya, el koyma ameliyesindeydi.
Bir süre sonra Vladimir ve bir kısım arkadaşlarının Rus Milliyetçisi damarları kabarmış olacak ki ya da bilemediğimiz bir takım pazarlıklardan olumlu netice alamayışları nedeniyle Alman arkalı bu operasyona karşı çıktılar. Okhranacı Romanof yanlılarını ekarte edip saf değiştirerek, Rurik Hanedanlığı gizli servisi Obriçnino şartlarına geri döndüler zannediyoruz. Yani KGB Yerine kurulan FSB, kısa bir süre Neo-Okhrana gibi davranmış ancak onun arkasında da BND’nin olduğunu görülünce operasyoncular, yeni bir formatla kendilerini Ruriklerin Obriçnino’su şeklinde resetlenmişlerdi.
***
İşte, tam da bu esnada Türkiye’de 15 Temmuz yaşanmaktaydı. Fakir, o esnada derindunya kanalımızda “Rusya Bu Darbenin Neresinde?” diye bir makale yayınlamıştık; hatırlarsanız. Ve özetle orada demiştik ki: Türkiye’deki Alman Ekolünün derin yapılanması anlamındaki Ergenekon Örgütünün, görünen ve görünmeyen katmanlarında yer alan, özel bir parça ya da klan, son zamanlarda anlaşılmaz bir şekilde “Rusperestlik” yoluna girdi. Bu anlamda Ergenekon, bir anlamda Derin Almanya ve Derin Rusya’nın ortak operasyon parçası haline geldi. İşin aslı, BND ile Neo-Okhrana gibi davranmaya başlayan FSB’nin ortaklığıydı. Bu ortaklığın yansıması ya da dışa vurumu da Türkiye üzerinden yapılan darbede ortaya çıkmıştı. Kim adına? Elbette Derin Almanya adına… Eğer, o günlerde değişik platformlarda iddia edildiği gibi Vladimir Putin, darbeyi Erdoğan’a haber verdi ise… BND ile Neo-Okhrana gibi davranmaya başlayan FSB’nin ortaklığının, Rusya’ya herhangi bir yarar sağlamayacağını, varsa bir yararın Almanya’yı ilgilendirdiğini anlayan Rusya’nın Rus gibi davrandığı ve şifreyi çözdüğü andı ve ip orada kopmuştu. Ve bunun üzerine Erdoğan’a, alo demiş olmalı Putin. Ya da “Alo’” demedi de Ergenekon’un Avrasyacı grubunun darbedeki rolünü neticelendirdi ve ekolü, son anda plandan geri çekti de denilebilir. Böylece darbe sahasında sadece, Ergenekon’un Almanist artıkları ve Küreselciler’in ileri karakolu diyebileceğimiz FETÖ’cü pilotlar kalmış oldu. Bu nedenle darbe, bir kanadı olmayan, tek kanatlı karga gibi kala kaldı ortalık yerde. Ve uçamadı ya da uçtu da yere konamadı. Bu arada yerdeki yiğitler de toprağına sahip çıktı.
***
Doğal olarak, 15 Temmuz’un arkasından, Külliye’de kurulan analiz masasında, bütün bunlar görüşülmüş ve eğer varsa Rusya’nın, bu darbe girişimindeki rolü ortaya çıkartılmış olmalı. İşte, bunun üzerine, darbeden iki gün sonra, apar topar Rusya’ya uçan Erdoğan, tarihin derin sayfalarını açarak Putin’in önüne koyduğunda “Dostum Vladimir,” artık, bırakın Romanof Hanedanlığının Okhrana’sını, Rurik Hanedanlığının Obriçnino’sunun aşığı da değildi. Yeni Çar’ın yumuk gözü açılmış; hanedanlıkların en eskisine varıp dayanmış ve Rurik Hanedanlığının Slavlaşmış şekli diyebileceğimiz Vladimir Hanedanlığı döneminde demir atmıştı. Nasıl olsa kendi ön adı da Vladimir değil miydi?
Bu arada, bir tavsiyede bulunalım okuyucularımıza… Eğer, daha önce kaleme almış olduğumuz; “Kim Kime Sızdı?” başlıklı makaleye de bir göz atılırsa, bu aradaki boşluk doldurulmuş olur.
Erdoğan’ın Petersburg ziyaretinden sonra Vladimir, ekibini toplayarak gerçek bir Rus milliyetçisi gibi davranma ve Rus devletini bu ruhla yönetme kararı almış olmalı. Fakat gerek Obriçnino ve gerekse Okhranalı gibi hareket eden Derin Rusya Aklı yani Rurik ve Romanof Hanedanı yanlıları, Putin’in bu operasyonundan hoşnut olmadı ve çara karşı birlik oldular. Ancak öyle zannediyoruz ki bu birlik de pek fazla yürümedi. Rurik Hanedanlığı yanlılarının, bir süre geri durma ya da bir başka dünya grubuyla hareket etme kararı almış olduklarını sanıyoruz. Bu bağlamda bir haber verelim: 2017’nin Şubat ayında, Büyük Okyanus’taki Kiribati ada devletinde, bir Rus iş adamının ticari operasyonu duyuruldu. Bakov adlı bu Rus şahıs amacını, Rus Çarlığını yeniden kurmak olarak açıkladı. Hangisini? Elbette Romanofların… Derin Okhrana İmparatorluğu’nu hayata geçirerek alternatif bir Rusya kurmak isteyen aynı zamanda eski bir siyasetçi olan Bakov, bir dönem milletvekilliği de yapmıştı… Konuyu açık eden haber diyordu ki… 4 Şubat’ta Kiribati’ye giden Bakov, bölgedeki üç adaya talip oldu ve bu adaları, Kiribati Devleti yetkilileri nezdinde satın alma girişiminde bulundu. Bu arada, Rus iş adamı hedefini; “Monarşik Rusya’yı yeniden kurmak… Şeklinde açıklayarak, bölgedeki Malden Adaları için 280 milyon dolarlık bir yatırım yapacağını beyan etti… İşte bu haber, Romanof Hanedanlığı yanlılarının, Rurikçilerin çok ötesinde bir noktaya sıçradığını ve doğrudan doğruya Vladimirci Rusya Federasyonu ile âşık atma yarışına girdiğini gösteriyor. Oyun büyümüş durumda!
Efendim, devam edelim kaldığımız yerden: 15 Temmuz sonrasında Okhrana Romanofçularının, Rus Devlet Başkanının aklını çelen Türkiye ve onun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı harekete geçtikleri kanaatimizi de söyleyelim. Çünkü bu dilimde, iki devletin arasının bozulması için ellerinden geleni arkalarına koymadıkları belli olmakta zaten. Bu bağlamda, başarı sağladılar diyebilir miyiz? Evet… Ancak yapılan bütün operasyon ve karalamalara rağmen iki devlet, dostluk güzergâhındaki yolculuğuna devam etti. Fakat şifreler çözüldükçe temelleri daha sağlamlaşan bu dostluk, sözünü ettiğimiz “Derin Hanedanlar”ı memnun etmeyecekti, etmedi de.
Hemen, bu arada fakir kendi durumunuzu da araya koyalım: Malum! Bizim de Türk ve Rus dostluğu üzerinde, her zaman bir rezervimiz oldu. Ve biz, hiçbir çalışmamızda bu ortaklığı, derin kodları olan ve istikbale matuf bir stratejik beraberlik olarak değerlendirmedik. Meseleye taktik olarak bakmayı yeğledik. Sırf, domates ve turist ticaretindeki geçici bir pragmatizm olarak gördük. Hala bu değerlendirmemizde sabit olduğumuzu da belirtmiş olalım.
***
Faili meçhul Rusya operasyonları üzerinden devam edelim: Aradan geçen birkaç yıl zarfında, Rusya üzerinde bir dolu operasyon yapıldı; bilindiği üzere. Bu operasyonların en büyüğü, Kızılordu Korosu’nu Suriye’ye götüren uçağın Karadeniz’e gömülmesi şeklinde olmuştu. İkincisi ise 2016’da Ankara’da öldürülen Büyükelçi Karlov cinayetiydi. Öyle zannediyoruz ki bu cinayetinin arkasında da bahis mevzu BND destekli Okhranacı yapının izini görmek mümkün. Yani anlaşılan o ki… Romanof Rusyası, sadece Ergenekoncular ile değil FETÖ’cülerle de dostluğu bir hayli ilerletmiş görünüyor.
2017 Nisan ayının ilk haftası itibariyle yayınladığımız Anti-Rex Planı başlıklı çalışmamız doğrultusunda, bazı şeyler, netleşmeye başlamış durumda: Türkiye’nin önüne, “3 Sarışın Kadın ve bir Sarı Adam”ın yeni bir sayfa açtıkları öngörümüzün izleri belirdi. Ve bu bağlamda Türkiye, o sayfa üzerinden değerlendirmeye girdiğini belli etti. Aryanikler ile kontaklar kurulmaya başladı.
Tabii ki duygusallığına yenilen bir başkan olarak bilinen Putin, Türkiye’nin bu açılımından pek hazzetmedi. Ancak yine de “Dostum Vladimir”in bu meselenin, konuşarak halledebileceği konusunda umudu vardı. Fakat bu esnada ordu içindeki Okhrana ya da Obriçnino uzantıları, fırsatı yakalamışlardı. Ve yakaladıkları fırsatı da değerlendirmekten geri durmadılar. Güya Putin adına ve El-Bab’da, 9 Şubat 2017’de üç Türk askerini şehit ederek, bir nevi Türkiye’ye ayağını denk al mesajını gönderdiler. Tıpkı Türkiye tarafından vurulan Rus uçağının düşmesi esnasında tetiği çeken FETÖ’cü pilotlar gibi. Onlar, uçağı düşürerek amaçlarına ermişlerdi. Şimdi de Rusya’nın Fetos’u diye bilinecek “Paralel Okhrana” Türkiye’ye karşı, Putin’i aşan, bir takım hücumlar gerçekleştiriyor gibiydi sanki. Biz sanki dedik de anlaşılan o ki Ankara’nın, bunun böyle olduğu hususunda kuşkusu yoktu. Bu nedenle Ankara, konuyu bir başka çerçevede değerlendirdi ve Putin’le arayı bozmak niyetinde olmadığını deklare etti. Bu arada işin iyi tarafı, Putin de Türkiye gibi düşünüyor ve El Bab da olanı, bir kaza olarak görüyordu. Aradaki bir takım gelişmeler ışığında düşünceler katileşmişti ki…
***
Son dilimde, bir takım menfi hadisat yaşanmaya başladı yeniden… 2017’nin Nisan ayı başında yaşanan bir gelişme gösterdi ki Rusya’nın, Cermenya’ya pazarlanması konusunda bir ısrar var. Anti-Reks’in gereği olarak tabii ki… O ısrar, Petersburg Patlaması olarak gerçekleşti ve olayın faili Müslüman çıktı. Eğer, ilerleyen günlerde Rusya’yla Almanya’nın ya da Avrupa Birliği’nin bir araya geldiğin görülürse sözünü ettiğimiz Okhrana ve Obriçnino yanlılarının amaçlarına bir adım daha yaklaştığını söyleyebiliriz. Yok, yakın dilimde herhangi bir yakınlaşma ve anlaşma olmaz ve Putin, Rusya’sıyla Türkiye’nin dostluğu, devam etme eğilimi ağır basarsa bu durum, Anti-Rex Planını bozulması anlamına gelir ki buna da planı yapanlar başta olmak üzere, yani Üç Sarışın Kadın ve bir Sarışın Erkek ve onlara yardımcı olarak Okhrana ve Obriçnino derinliği, Putin’i ortadan kaldırmak veya hükümetini düşürmek için yeni operasyonlara başlayacak demektir.
Yani sonuç olarak önümüzde şimdilik 2 Rusya durmakta. 2 Rusya’dan biri, Rurik ve Romanof Hanedanlığının her an yıkılmaya meyyal ittifakı… Bir diğeri de onların karşısında Putin’in temsil ettiği Vladimir Hanedanlığı… Eğer Vladimir Hanedanlığı ekarte edilirse ondan sonra da Rusya’nın iki katmanlı hali devam edecektir diyebiliriz. Çünkü Vladimir Gücü karşısında yer alan iki hanedanın kendi aralarında kapışması kaçınılmaz olarak kapının hemen arkasında beklemeyi sürdürüyor. Böyle bir kapışmada ise kesin olarak, Okhrana’nın yani Romanof Hanedanlığı yanlılarının galip çıkacağını öngörmek için falcı olmaya gerek yok. Zira bu arada, Ruriklerin Obroçnino’suna sahip çıkması muhtemel olan uluslararası güç odaklarının, Türkiye üzerinden bir başka operasyon yürüttüğünü söyleyelim. Yani onların gücü dağınık ve öncelikli hedefleri Türkiye…
Bu arada bir başka haberi yerleştirelim araya: 7 Ocak 2017’de İsveç’in başkenti Stockholm da bir olay yaşandı ve dört kişi öldü. İsveç Başbakanı Stefan Löfven,” Her şey, terörü işaret ediyor.” dedi. Fakir de bir ihtimal, Rurik Hanedanlığıyla köken akrabalığı olan İsveç’in konuyla alakalanmasını ve Moskova’nın bu ilgilenmeden hoşlanmadığını imkân dâhilinde bir durum olarak görüyoruz. Bu arada, Ari Irk anlamına gelen “Skandinavizm Felsefesi”nin de altını çizerek… Malum! Referandum günlerinde Erdoğan’ın; “Siz Nazist’siniz!” diyerek Pan-Cermenizm ile Hitler arasını bir çizgiyle birleştirdiğine de şahit olduk. Bu arada bir çizgi de biz çekelim ve Rusya’nın Suriye’deki son tutumunu, yukarıdan beri anlattığımız meselelerle birleştirmiş olalım
Ve Efendim! 2 Rusya ile ilgili olarak söyleyeceğim şimdilik bu. Bekleyip göreceğiz… Ve her zaman olduğu gibi hakikati sadece Aliym olan Allah biliyor.
****

Ahmet Yozgat/D.D Haber

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir

Benzer Haberler