Mucizeye Yolculuk

Turgay Alkan
Turgay Alkan

Latest posts by Turgay Alkan (see all)

Sözlükler mucizeye karşılık, kısaca ”olağanüstü hâl” yazıyor; doğrudur. Hayatın içinde yaşanan olağanüstü her durum mucize sayılır ancak olağan durumlara, olağanüstü bir yerden veya olağan dışı bir nazarla baktınız mı hiç? Bakmadınızsa bir bakın! O zaman fark edeceksiniz ki şimdiye kadar, size sıradan gelen pek çok şey mucize ölçüsünde ve sıra dışı…
Evim büyük şehrin ortasında Anadolu kasabalarını hatırlatan ağaçlık bir mahallede. Penceremin önünde orta yaşlı bir dut ağacı var. Onu izlerken öğrendiğime göre dut, diğer ağaçlara göre daha geç tomurcuklanıyor, çiçekleniyor ve yaprak açıyor. Her ilkbahar geldiğinde penceremin önünde oturur bu ağacın uzun kıştan uyanışı ve adım adım ilkbahara gelişini, gün gün izlemekten çok büyük bir haz alırım ve o zaman fark ederim ki bu orta yaşlı ağaç her yeşillenme mevsiminde bana göz göre göre bir mucize yaşatmakta… Oysa her nisan ayında, çevremizi dolduran kuru ağaçların canlanışı ne kadar sıradan bir şey gibi yaşanır ve biter. Dut ağacının sadece canlanışı mı mucize; hayır, tefekkür ağacımın ekim kasım aylarında da ölümünü izlerim. O yeşil donlu ağaç, her eylül gelende sararmaya başlar Ekimde birer birer döker yapraklarını, kasımda son yaprağını attığında geride bir yığın kemik kalır yani ölür; işte, tam bir mucize süreci… Ardından kış… bardak bardak içtiğimiz su bir bakmışsınız ki pamuk olmuş gök yüzünden dökülüyor omuzlarımıza. İşte, sisin nazarınıza sunulan bir mucize daha! Alın elinize bir kar tanesini, asıl mucizeye o zaman şahit olacaksınız. Aman Allah’ım; kar kristallerindeki o muhteşem sanat nasıl bir şey öyle! Bitmedi; hayattaki mucize devam ediyor: Sular dereler hâlinde akıp devasa denizlere birikiyor, açan güneşin ışınlarına maruz kalıyor ve buharlanıyor, buhar pamuk pamuk bulut olup havaya kalkıyor, hallaç yığınları gibi üzerimizde dolanıyor sonra su damlacıkları şeklinde tekrar yere… Bitmedi: Güneş her sabah yeniden doğuyor, geceleri sıra ayda… Bu arada insanoğlu da doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Ölenin yeri boş kalmıyor; yenileri geliyor ölenlerin yerine ve torunlara dedelerinin adları veriliyor.
Ağaçlar, kar ve yağmurlar kadar, ölen ve doğanlar kadar her gün her yerde milyarlarcası yaşanan bir mucize süreci daha var: Evlilik…
Şöyle bir soru sorulursa: “İnsanoğlu, dünyaya ne için geldi?” Bu soruya verilecek o kadar çok cevap bulmak mümkün, say say bitmez lakin bu cevapların biri var ki o, en fazla insan tarafından dile getirilir kanaatindeyim. Sorulan soruya pek çok kişi, cevap olarak “İnsan, bu dünyaya evlenmek için geldi!” diyecektir sanıyorum. Zira insanoğlunun, yaptığı ortak işlerin en belirgini evlenmek olsa gerek. İnsan yer, içer, kokuşur, düşünür bir de evlenir. Yiyen doyar, konuşan susar ama evlenenin evliliği hiç bitmez; o, yatsa da evlidir, kaksa da… Uyuyunca evli uyur, uyanınca da evli uyanık olur.
Evlilik, insanın hayatını, penceremin önündeki dut ağacının yapraklanması gibi yeşillendirir, çiçeklendirir; çevreyi el değmemiş gül bahçesine çevirir. Evlilik, insanın çorak hayatına billur yağmur damlaları gibi yağar; bolluk ve bereket fışkırtır. Evlilik, insanın omzuna beyaz kar taneleri gibi aheste aheste dökülür, yakından bakınca kristaldeki sanat gibi insanı hayretler içinde bırakır. Evlilik, insanın hayatına her sabah yeniden doğar, her gece ay olur; ışıl ışıl gerçeklik yaşatır yaşayana, alaca karanlıkta romantizmin şahikasını… İşte evlilik böyle bir şeydir.
Çocukluğumda, köyümüzdeyken öğretmenimiz Arif Hoca okulumuzun duvarına “Eğitimsiz hayat, kuru ağaç gibidir.”yazmıştı. Onun gibi evsiz hayat da galiba kuru ağaç gibidir yani penceremin önündeki bir yığın kuru dala dönüşen aralık ayındaki dut ağacı gibi.
Geçmiş zamanların birinde dervişliğe özenen “aklına aklı yetmeyen”lerden biri, teheccüt tefekkürü saatinde uyanmış; biten uykusuyla oturmuş yatağının düzlemine, gecenin karanlığında derin düşüncelere dalmış. Düşündükçe düşünesi gelmiş. Düşünerek, kafasındaki sorulara cevaplar bulacağını sanan derviş, aksine düşündükçe sorularının artığını görmüş bu arada gide gide cevaplar da azalıyormuş.
Bu ters orantılı zihin serüveninin verdiği beyinsel sıkıntı karşısında; “Bir mucize!” demiş derviş kendi kendine. “Eğer bir mucizeye şahit olursam, kafamı dolduran onca sorudan kurtulmam mümkün olur ancak.”
Bunun üzerine bizim derviş, sabahı beklemeden yatağından kalkmış. Üzerine bir hırka, altına bir şalvar geçirmiş. Ayağına lime lime olmuş eski bir çarık giymiş. Eline, kütüklükten bir asa almış. Omzuna da, çul-çuval arasından bulduğu bir heybeyi atmış çıkmış yola… Önüne çıkan ilk yola dalmış. “Artık bu yol, beni nereye götürürse oraya kadar gideyim.”demiş kendi kendine. “Bakarsın, yolda bir mucizeyle karşılaşır ve beni huzursuz eden onca sorunun cevabını bulur, huzura kavuşurum. Neredesin ey huzur?”
Bizim derviş dediği gibi yapmış ve gecenin karanlığında sabaha kadar yol almış. Etraf o kadar sessiz ve ıssızmış ki ne bir ses, ne bir canlı… Tek ayaktaki can, bizim derviş; tek ses de onun ayak sesleriymiş. Sanki ölüler diyarında bir yürüyüşe çıkan tek canlı gibiymiş derviş. Derken, şafak atmış, tan ağarmış ve bir vakit sonra sarışın güneş, tüm görkemiyle hayatın üzerine çavmış. Onunla birlikte bir anda doğa canlanmış, karanlıkta görünmeyen şeyler birer birer ortaya çıkmış ve görünür olmuş. Yapraklar hışırdamaya, kuşlar cıvıldamaya başlamış. İnsanlar, işe güce gitmeye koyulmuş, hayvanlar yaylıma çıkmışlar. Bir bakıma dünya, kendisini yeniden doğurmuş.
Bizim derviş, her sabah tekrar tekrar yaşanan bu hâllere aldırmadan yolculuğuna devam etmiş. Dereler atlamış, yokuşlar tırmanmış, derbentler geçmiş. Bu yolculuk sırasında, çeşit çeşit insanla karşılaşmış. Onların azıklarına ortak olmuş; yemeklerinden yemiş, sularından içmiş. Soranlara, yolculuk nedenini anlatmış. Dinleyenler ona kolaylıklar dileyip uğurlamışlar.
Böylece; bizim derviş, aylarca yol almış. Bu arada, nisan ayını yaşamış; ağaçların çiçek açtığına şahit olmuş. Mayıs ayını yaşamış, kuru dalların yapraklandığına şahit olmuş. Yine devam etmiş yolculuk. Haziran ayında, derviş ağaçların yeşil çağlalarından yemiş. Temmuz ayında olgun meyvelerinden tatmış. Güz aylarında altına yapraklarını döken çınarlara yaslanıp gölgelerinde dinlenmiş. Kuru gazellerin arasında tekrar yola revan olmuş. Bu arada üzerinden sonbahar yağmurları geçmiş ve sonunda kar yağmış. Derviş üşümüş ve sığınıp kışı geçireceği sıcak bir mekân aranmaya başlamış. Bu arayışın sonunda dervişin önüne, karlar arasına gömülmüş mütevazı bir ev çıkmış. Bacasından duman tüttüğüne göre ev, şimdi sıcacık olmalıymış. Hele ocakta kaynayan bir kazan tarhana varsa! Bu düşünceyle derviş, varıp evin kapısını tıklatmış, kapıyı bir genç kız açmış.
Derviş; “Tanrı misafiriyim!” demiş kıza. “Kışı geçirecek bir yer arıyorum. Beni misafirliğe kabul eder misiniz?”
Kız; “Babam bilir.” diye karşılık vermiş. “Ona sormalıyım.”
Derviş kapıda beklerken, genç kız içeri gitmiş. Bir süre sonra dönüp geri gelmiş. Şimdi yüzünde tatlı bir tebessüm varmış: “Buyurun efendim:” demiş dervişe. “Babam sizi kabul etti, misafirimiz olabilirsiniz.”
Derviş, memnuniyete gark olmuş bir şekilde içeri geçmiş. Arkasından örtülen kapıyla birlikte kendisini sıcak bir ortamda bulmuş. Hemen ıslak çarıklarını çıkarmış, bir kenara koymuş. Cübbesini soyunmuş, kapının ardındaki çivilerden boş olanına takmış. Yolculuk boyunca elinden hiç bırakmadığı gürgen asasını duvara dayanmış, Heybesini duvardaki çiviye asmış.
Bu arada, kendisini ilgiyle izleyen genç kıza bakıyormuş göz ucuyla.
Derviş işini bitirince kız; “Buyurun efendim iç odaya.” diye seslenmiş. “Babam orada sizi bekliyor.”
Davet üzerine derviş, iç odaya geçmiş. Harıl harıl yanan ocağın ısıttığı iç odanın başköşesinde sakalı göbeğinde yaşlı bir adam oturmaktaymış. Derviş, yaşlı adama selam vermiş. Yaşlı ev sahibi, selamını almış misafirinin ve karşısındaki minderde yer göstermiş. Derviş, edeple ilerlemiş ve gösterilen yere oturmuş.
Yaşlı adam; “hayırdır evlat?” diye sormuş. “Nerden gelip nereye gidiyorsun bu kışta kıyamette? Pek merak ettik doğrusu.”
Derviş, yaşlı adama yolculuğa çıkış amacını söylemiş: “Bir mucize arıyorum.” diye karşılık vermiş.
Garip ama yaşlı adam, bu cevaba hiç şaşırmamış; hatta bilge bir eda ile kafasını sallayarak, dervişin amacını onaylamış ancak bir küçük soru oluşmuş kafasında: “Evlat…” diye başlamış söze. “Bunca yolculuk süresinde hiç bir mucizeye rastlayamadın mı?”
“Yo…” diye karşılık vermiş derviş. “Rastlayamadım. Süre süre mevsimlerden kışa, mekânlardan buraya kadar geldim ama hâlâ aradığım şeye dair bir iz çıkmadı karşıma.”
Yaşlı adam bu kez şaşırmış: “Anlaşılan bu yolculuk esnasında bir ilkbahar, bir yaz, bir de güz yaşamışsın.” demiş. “Peki, bu zaman zarfında hiç bir mucize çıkmadı mı karşına?”
“Çıkmadı.” demiş üzüntüyle derviş.
“Peki…” demiş yaşlı adam. “Hiç yağmur yağmadı mı üzerine?”
“Yağdı.” demiş derviş
“Güneş çavmadı mı, ay doğmadı mı?”
“Her sabah güneş çavdı, her gece ay doğdu.”
“Ya kar? Yağdı omuzlarına değil mi?”
“Şu anda hâlâ yağıyor.”
“Hım!” diye kafasını sallamış bilge adam, bu diyalogun ardından. “İşin zor be evlat!” demiş. “Ama sana bir teklifim olacak. Bilmem kabul eder misin?”
Derviş merakla toparlanmış: “Hele söyleyin teklifinizi.” demiş. “Belki kabul ederim.”
Yaşlı adam bir süre düşünmüş; iç muhasebesi yapmış. Sonra; “Ben yaşlı bir adamım.” diye başlamış anlatacaklarına. “Şükür Hüda’ya variyetim yerinde sayılır; tarlam, tapanım, koyunum, davarım var ancak ben de bunlara bakacak güç yok. Gördüğün gibi bir kız sahibiyim, ondan başkaca kimsem bunmamakta darı dünyada.” Yaşlı adam burada durmuş. Bir süre daha düşünmüş. “Şimdi, ben, diyorum ki… Seni, iyi bir ücretle yanıma alsam… Böylece sen, varlıklı bir evin çekip çevireni olursun. Ben de malımı sahiplenecek bir adamın ağası olurum. Ne dersin bu teklifime?”
Derviş sevinçle doğrulmuş: “İşte mucize bu!” demiş.
“Yo…” diye karşılık vermiş yaşlı adam. “Bu mucize sayılmaz.”
Böylece bizim derviş, yaşlı adamın yanında işe başlamış. Artık oda, evin bir ferdiymiş. Yaşlı adamın malına-mardasına bakıyor, evini görüp gözetiyor, sofrasına oturup onunla beraber karnını doyuruyormuş. Aradan günler geçmiş. Derviş bu arada yeni görevine gide gide ısınmış ve kırk yıldır burada otuyormuş gibi her vazifeyi kendi kendine yerine getiriyormuş. El hak, dürüstmüş de; yaşlı adamın bir düğmesini bile sıçratmıyormuş. Saygıda da kusursuzmuş.
İlerleyen günlerin birinde bir akşam sofrasında yaşlı adam, bizim dervişe dönmüş? “Sana bir teklifim daha olacak.” demiş.
Derviş merakla bırakmış kaşığı, velinimetini dinlemeye hazırlanmış.
Yaşlı adam? “Seni kızımla evlendirsem diyorum.” demiş. “Böylece sen bir hanımın eşi, ben de dürüst ve çalışkan bir damadın babası olurum. Ne dersin?”
Derviş sevinçle doğrulmuş: “İşte, mucize bu!” demiş.
Yaşlı adam bir kez daha susturmuş damat namzetini; “Yo…” demiş. “Asıl mucize bu değil. Vakti var…”
Bu konuşmanın ardından derviş kalkıp yaşlı ağanın elini öpmüş ve kendisine teşekkür etmiş. Yemekten sonra odasına geçmiş ama sabaha kadar uyuyamamış; sevinçten bir o yana, bir bu yana dönmüş durmuş. Bu arada gözlerini karanlığa dikip hayal üstüne hayal kurmuş. Öyle ki gözlerini kırpmadan sabahı etmiş. Ortalık aydınlanır aydınlanmaz da sıçramış ayağa kalkmış. Bugün büyük günmüş.
Gerçekten de o sabah yaşlı adamın evinde düğün varmış. Konu komşu çağırılmış ziyafete çağırılmış; yenmiş, içilmiş. Düğün eğlencesi akşama kadar sürmüş. Akşamla birlikte beldenin imamı düğün evine buyur edilmiş. Eve gelen imam, iki şahit huzurunda kızla dervişin nikâhını kıymış. Ardından “Amin!” demiş ve nikâh duasını okuyup “Hayırlı olsun!” diyerek kalkıp gitmiş. Geride kalanlar, bizim dervişi, ilahiler eşliğinde gerdeğe sokmuşlar.
Ertesi sabah derviş, yine erkenden kalkmış ve evin avlusunda; “Buldum, buldum!” diye sevinç içinde dönmeye başlamış.
Yaşlı adam, oturduğu pencerenin önünde, damadının sevinçli hâlini izliyormuş. Sonra camı tıklatmış: “Ne buldun evladım?” diye sormuş. “ Bu sevincinin nedeni nedir?”
Derviş, ağzı kulaklarında camın altına kadar gelmiş: “Mucizeyi buldum efendim.” diye karşılık vermiş. “Sonunda aradığıma ulaştım ve onu ele geçirdim. Meğerse mucize dürüst, namuslu ve güzel bir hanımla evlenmekmiş.”
Yaşlı bilge, başını anlamlı anlamlı sallamış: “Doğru…” demiş. “Buldun. Fakat bu bulduğun mucize değil, mucizelerin yarısı… Bir bakıma sen keramete eriştin yani evlendin. Mucize ye daha vakit var. Kısmetse ona dokuz buçuk ay sonra ulaşacaksın. Haydi, yolculuğun mübarek olsun.”
***

Turgay Alkan/D.D Haber

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir

Benzer Haberler