Hümanizmin Kıskacında İnsanlık

Y. Kemal Bozok
Y. Kemal Bozok

Latest posts by Y. Kemal Bozok (see all)

GÖNÜLLERE FETİH SEFERİ

Batılılar, kendi ilmi anlayışı içerisinde, Hümanizm diye bir felsefi kanal açarak, insan üzerine, bir “Düşün Sistematiği” oluşturdular. Kısaca ‘İnsancılık’ olarak anlamlandırıla bilinecek Hümanizm ya da Hümanizma’nın insana karşı duyulan sevgiden hareketle disipliner bir biçimselliğe evrilerek, felsefi ve ilmi bir duruş olarak ortaya çıkış tarihi 19. Yüzyıl olarak işaretlenmekte, kronolojik bilim tarihinde. Ancak bunun ilk halini, sınırları çizilmiş bir öğreti ya da ihata edilmiş bir felsefe temel olarak kabul etmek zor. Yani henüz altı çizilmemiş bir Hümanizm’den söz edilebilir, zoraki Proto-Hümanizma denilebilecek anlayış diliminde. 19. Yüzyılda başlayan “insanperverlik” meselesinin, bir fikri akım olarak çerçevelenmesi ise 2. Dünya Savaşından sonra olsa gerek.
Savaşın yakıp yıktığı, insanlığı mahvettiği yılların ardından gelen Sovyet Komünizm’inin insana veremediği hatta vermediği değer, insanın çaresizliğinin iki kere katmerleşmesinin acılı yılları oldu; kökü epey eskilere uzanan ‘İnsancılık’ı masa üzerine taşıması… 1960 ve sonrası işte bu dilimin takvimi olarak yer aldı zaman çizgisinde. Sözü edilen bu dilim ve ardından, sadece bu işi meslek edinen Hümanistler doğdu. Böylece akımın, bilimsel çerçevesi çizildi. Lakin… Hemen söyleyelim; 1990 yılında, Sovyet İmparatorluğunun çöküşüyle birlikte de meselenin tavsadığı görüldüğü. Şimdilerde, felsefe kitaplığında üzeri tozlanan ve iki kapak arasına hapsedilen; bununla birlikte zaman zaman, bir politik meta olarak hatırlanan bir düzeye indirgendi, sözü ettiğimiz Hümanizm gerçeği.
***
Biraz daha geriye gidelim: Her ne kadar felsefi akım olarak, 1950-90 arasında yakılıp söndürülen bir ‘insancıl’ hareket gibi sınırladıysak da “Bir özgür düşünce alanı olarak insancılık, hep var ola geldi…” diyebiliriz. Yani her devirde, bir grup insan sever düşünürler olmuştur. Zaten olmaması olmazdı.
Pek çok konuda olduğu üzere; Batı’nın, bir felsefe meselesi olarak, konuya el atmasının yeri İtalya… Dönemi ise Rönesans… Bu noktaya kadar, dünyanın hemen hemen her yerinde ve her daim, sevgi temelli bir insan konusu olagelmişti elbette. Ama dememiz o ki… Batı, Rönesans’la beraber insanın meselesini konuşmanın ‘sevgi içermez’ haline de bir bakmak niyetiyle ‘havanda su dövenler’ masasını kurarak, konu ettiği insanı, bir ‘felsefe çerezi’ haline getirmişti.
Malum! Batı’nın genel arzusudur; her şeyi kendi torna tezgâhında imal ettiği ‘Felsefe Teknesi’ne atarak yoğurmak ve sonra da fırına atmak. Bu mentalizasyondan bizzat insanın kendi dahi, ne yazık ki kaçamamıştı Hümanizma anlamında. Batı, diline dolamaya karar vermişti ya bir kere… İlla insan için de bir ‘Felsefe Değirmeni’ kurmaya… Evet, o karar verildiğinde henüz Rönesans da yoktu haddizatında. Hani şu ‘İlahi Komedya’nın konusunu Doğu’dan aşırdığı söylenen Dante var ya… İşte o! İtalyan edebiyatının kurucusu sayılan bu filozof, eserlerinde ‘İnsancılık ’tan söz ederek başlatmıştı duygu sömürüsünü. Ki onun ömrü, 1265 ile 1321 arasında yer tutmaktaydı tarihte yani Rönesans’a henüz ortalama 250 yıl vardı. 19 Yy’a ise beş yüzyıl… Ve tabi 2. Dünya Savaşı sonrasına uzanan zaman yolculuğu anlamında, 650 yıldan söz edebiliriz. Yine Dante ile çağdaş olan Petrarca adlı şair de Kuya şiirlerinde değinmişti. Ve tabi o da bir İtalya’ndı.
***
Zamanın aynasında, İtalyanlardan sonra ‘İnsancılık’ meselesine, Fransızların el attığı görülüyor: Orada da bir edebiyatçı söz konusu. Fransız edebiyatının kurucusu sayılan Villon 1400’lü yıllarda yazmıştı ilk Hümanist şiirlerini. Villon’dan yüzyıl sonra Fransız mizahçı Rabelais’i gördü insanlar aynı sokakta. Bununla birlikte sahada, epey bir Fransız’ın göze çarpmakta olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Anlaşılan o ki Fransız Devrimi’nin hazırlıkları oluşundan üç yüzyıl önce başlatılmıştı Galya arazisinde Hümanizma ve sözü edilen devrimin yoluna döşenen taşlardan bir taştı.
Sonra, meşhur Cervantes duhul etmişti o yola, İspanyollar adına. Ve İngilizlerin en ünlü yazarı Shakespeare, “İnsancılık”a dokundu yazdığı tiyatro eserlerinde. Sahada ne hikmetse Almanlar görülmemişti. Belki de bu yüzden, iki dünya savaşının müsebbibi oldular.
***
Yukarıda da değinildiği üzere; Hümanizm sözcüğünün 15. Yüzyıl İtalya’sından aparılmış olduğu biliniyor. Orada Klasik edebiyatla ilgilenenlere verilen ‘Umanista’ kelimesi daha sonra Hümanizm’i doğurmuştu. Bu doğumun ana rahminin Antik Yunan’a yani MÖ 6. yüzyıla kadar uzandığı da tarihin hafızasında bulunmakta. Bunun dışında bir bildiği daha var tarihin, Yunan birikimi anlamında. Helen’e ait olan hiçbir şeyin özgün olmadığı ve kaynağının Mısır ve Nil’in insanlarının, tüm hayatına hükmeden Osiris Dininin hatıralarına dayanmakta olduğu… Bu aralıkta şunu da not edelim: Bir Anadolu düşünürü olan Miletli Thales ve Colofonlu Ksenophanes, Helenizm adına, “İnsancılık Felasifesi”ine eklemlenmiş ve oradan Avrupa’ya gidişinin yolunu açmışlardı.
Madem sürdüğümüz isi Mısır’a kadar ulaştırdık. Duralım burada… Mısır deyince meselenin altında Deizm, Ezoterizm ve Agnostizm ve Gnostiz’min olmaması kaçınılmazdı. Zaten ‘Doğruyu bulmak insanın yetenekleri arasındadır.’ anlayışının ‘Anti Peygamberî duruşu, temelde ‘İnsan- Tanrıcılık’ın bir dışa vurumuydu. Mısır’da kutsala doğru yücelme durumundaki insanın Yunan’da, İtalya’da ve genel anlamda Batı’da ‘Değerli Kılınma’ çabası kaçınılmazdı. Lakin öyle olmadı: Batı, bizzat insanı değil sadece ‘insan’ kavramını kutsadı kendi anlayışı içerisinde ve ‘Teorik İnsan’ üzerine Hümanizm Felsefesinin sistematiğini oluşturdu. ‘Pratik insan’ içinse önce Sanayi Devrimini bina etti; ardından Kapitalizmi… Yetmedi Faşizm’i ve Komünizm’i de üstüne ‘destegül’ yaptı… Hatta şimdilerde Terörizm Felsefesini, en kanlı haliyle yazmaya durmuş durumda. Önce öldürülen sonra da ardına oturup yas tutan ve ağıt yakan münafıklar gibi.
***
Gelelim yazının ikinci bölümüne: Diyor ki uzmanlar; Hümanizma söz konusu olunca: ‘Bu fikrî akım İslamiyet’in doğuşuna ulaştığı vaki… Ve hatta derin kökleri, ta Uzakdoğu inanç sistemlerine kadar gider. Bunun arkasında, hususiyetle Buddhacılık ve Konfüçyusculuk önemli kilometre taşıdır.’ Bu ifadeyi, şu anlamda önemsemek mümkün: Doğu ve Doğulular, bir konuya dâhil olmuşlarsa samimiyetlerindendir. Yani Doğulunun Müminliğindeki ihlas katiyeti gibi Kâfirliğinde de Münafıklık aramak, beyhude bir davranış olur. Ancak bu ifadede katılınmayacak kısım, insan algısının, İslamiyet algısının bir parçası olduğunu hatırlatması. Ve onun bu ilgisini akım gibi değerlendirmesi. Dememiz o ki İslam’ın tek konusu İnsandır; ötesiyle berisiyle, içiyle dışıyla salt insan… Ve onun ‘İki Cihan’da mutluluğu.
Düşünelim: Şimdiye kadar kim söylemişti böylesine anlamlı bir sözü: ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara hizmet edendir’ Kim söyleyebilir ki? Elbette İslam’ın ‘Güzel ahlakı tamamlamaya gelen’ Peygamberi.
Sözün bu bölümüne şuradan başlayalım: Malik’ül Mülk’ün sayısız sıfatlarından bizim ‘Mülk Alemi’mizde tecelli eden 99 esmasının çok özellerinden biri de el-Fettah ismidir malum. Sözlük anlamı, kapalı olanları ya da kapıları açan anlamına gelen Fettah ismi, kavram olarak pek çok isim de ve fiilide kök olmuş durunda. Fetih ve Fatih de bunlardan ikisi olarak yer tutmakta lisanda.
Ne demişti hasta yatağında iken Osmanlı’nın ilk beyi yani Osman Gazi Bey! ‘Bursa’yı aç, Gülzar et!’ Kime yapmıştı bu tavsiyeyi? Tabii ki oğlu ve veliahtı Orhan Gazi’ye. Yıl 1324’tü. Osman Bey, 25 yıllık beyliğinin ardından kocamış ve hastalığına bağlı olarak yataklara düşmüştü. Kurduğu beyliğin, ikinci beyi olacak oğlu Orhan’ı yanına çağırmış ve kendi hesabına ‘Dünya Kapısı’na kapamaya hazırlanırken, halkı adına işaret buyuruyordu evladına. Yeni bir kapı açmaktı derdi ve açılacak kapı, kurduğu devletin ikinci başkenti olacak Bursa’ydı. Ve bu kapı elbette açılacak ve devlet, şimdiye kadar yaptığı kale ve şehir fetihlerinin en büyüğünü yapacaktı. Böylece Bursa fethedilecek ve ‘Gazi’ Bursa Kapısından yeni bir dünyaya girecekti…
Zaten girdi de. Bu arada Bey baba, ölüm döşeğindeydi. Lakin ‘Fetih’ beklemezdi. Orhan Bey, babasının son tavsiyesini aldı, kalbine yerleştirmeden evvel öptü, başına koydu: ‘Aç ve Gülzar et!’ Ve kuşandı kılıcını; ‘Aç’maya gitti Bursa kapısını. Kısa bir sürede Bursa alındı ve Osman Gazi, son demde Hakka’a yürüdü…
Orhan Gazi, Bursa’yı ‘Aç’mıştı yani şehri fethetmişti de…’Yüzgörümlüğü’ olarak ne verecekti bu devrinin ‘En Güzel Gelin’ine’… Elbette, başkent gerdanlığı. Böylece takıldı şehrin boynuna paslı zincir değil; altın gerdanlık olarak ‘Başkent olma hakkı’ Ve Bursa devletin ikinci başkenti oldu.
Bursa, layık olduğu şeye ve yere kavuşmuş; şehirlerin sultanı seçilmiş; bu arada ne yağma, ne çapul görmüş üstelik tek kılına da dokunulmamıştı. Yalnızca, Fetih hakkı olarak en büyük kilisesi camie çevrilmişti. Dendiği gibi bu davranış, Fatihlere tanınmış bir haktı ve devrin, savaş ve fetih anlayışına göre yanlış sayılmazdı. Büyük kilisenin “Ulu Cami”e çevrilmesiyle birlikte şehrin kalbinde, ‘Allah-u Ekber’ mührüyle vurulan emniyet alameti yer tutmuştu. İlk ve topluca kılınan birinci cuma namazı, belki gazilerin ilk tuttuğu şükür orucu ve şükür sadakalarıyla kentin atmosferi ‘mis kokan nefes’ler ve verilen diş kiralarıyla temizlenmiş ve muhasebenin etkileri sevince dönüştürülerek, doğal olan üzüntü izale edilmişti. Bu başlangıçtı. Ve en çok sevinen elbette, ‘Bayram harçlıkları’nı kapan Rum çocuklarıydı. Onları, öyle sevindirirdi ki kentte yeni olan her şey ve saçlarında gezinen merhametli eller. Zaten Türk’ü, Rum’u, ilgilendirmezdi çocukların minik kalpleri; onlar kimliğe değil yüreğe bakarlardı. Yüreğin en kalaylısı da Bursa’yı alan gaziler de ganiydi hattızatında…
Bursa kapısı açılmış, şehir fethedilmiş; çocuklar, sevindirilmişti de…
Ya Bursalı ne olacaktı? O nasıl aşılacaktı? Onun yürek ve ruh Fethinin anahtarı neydi, kilidi neredeydi? Ve Fethin ikincisi ve belki de en mühim olanını başarmak için ne yapılmalıydı? İnsanın fethi adına…
Ne buyurmuştu veliahdına Koca Türkmen Beyi? ‘Aç ve Gülzar et!’ 1224’te gaziler kılıç sallamış ve şehri “Aç”mışlardı. Şimdi sıra, ‘Gülzar’ etmekteydi. Ve Gülizar, gülbahçesi anlamında Farsça bir kelime olarak, şimdi olduğundan daha çok o zamanın Türkçe’sinde de yerini ve anlamını korumaktaydı. Buyrukta geçen ‘Gülzar etmek’ kolay anlamıyla ‘Şehri yağmalama; yakıp yıkma!’ anlamında bir önerme ile ele geçeni ya da fethedileni benimsemeyi ve mamur etmeyi önermekteydi. Diğer anlamıyla şehrin süsü olan insanı, Gülzar etmeye çağırıyordu Koca Bey, oğluna. İnsanın Gülzar edilmesi için tıpkı şehirde olduğu gibi önce fethedilmesinin gereğine işaret ediyordu.
İnsan iki şekilde fethedilse gerekti. Bedenen ve ruhen… Hattızatında şehirler ve ülkeler de öyle: Bedenen ve ruhen… Batılı ve Doğulu Fatihler İnsan, kent ve ülkelerin fetihlerinde farklı sonuçlar ortaya koymaya meyyal ve alışkandılar. İnsancılığın felsefesini yazan Batılı anlayışın muzafferleri, kent ve ülkelerin fethini ‘zapt’ olarak isimlendiriyor ve bunun pratiğini söz konusu yerlerin ‘bir ucundan girip öteki ucundan girip çıkmak’ taş üstünde taş koymamak gibi bir hedefle açıklıyor ve bu amaçla çıkıyorlardı sefere. Ve günümüzde de tıpkı öyle yapıyorlar; bugünün Suriye’si örneğinde olduğu gibi… Tabii ki Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi misal… Şehir anlamında ise Halep, Bağdat ve Kabil vs’de olduğunca…
Aynı Batılı Fatihlerin Hümanizmalarının, asıl konusu olan insana farklı davrandıkları söylenemez. Şehir ve ülkelere yaptıkları yağma, çapul ve yıkımın aynısını yapıyorlardı insan bedeninde ve ruhunda; günümüzde de olduğu gibi… Onların yaptıkları tüm savaşlarda, tarihlerin adlarına yazdığı genel sabıkaları ‘Human’ın bir ucundan girip öteki ucundan çıkmak… Bu arada taş üstünde taş koymamayı reva gördükleri şehir ve ülkelere benzer bir uygulamayla ‘omuz üstünde baş koymamak’ farzını işliyorlardı kendi mentalitelerinin gereği olarak; bugün de olduğu gibi. Bu nedenle onlar, ülkeleri fethetmiyorlar, işgal ediyorlardı/ediyorlar. Şehirlerin payına düşen de fetih değil zapt!
Doğal olarak onlar açısından da insanın fethinden söz edilemez, esaretinden, tutsaklığından, köleliğinden ve katliamından konuşmak lazım. Ve tüm bunlar, beden üzerinde yapılan uygulama ve operasyonlar olarak hayata zorla geçirilmekte. Sonuçta ne şehir, ne ülke ve ne de insanlar ‘Gülzar’ edilebildi/edilebiliyor. Sadece ele geçirildi/geçiriliyor. Zaptın ardından Emeryalizm geliyor. Mekân ve insan bağlamında felsefenin bir başka sayfası olarak Emeryalizm…
Ya Doğulu Fatihler? Asla öyle yapmadılar/yapmıyorlar. Hele hele Türk Fatihler kesinlikler asla… Tek kelimeyle: Hayır! Yukarıda dendi ya! ‘İnsanlar iki cihetten fethedilse gerek… Kentler ve ülkeler de insan gibi…’ diye… İşte, bu iki sözcükten ‘Beden’ kısmı Batılı Humancı Emperyalistleri ilgilendirmekte. Muhasaraya muhatap olmuş şehir ve ülkeler için Doğulu Muzafferler, ‘Fatih’ anlamına gelmekte. Fethedilmiş şehirlerin ve ülkelerin halkları ise Hz. İnsan… Batılılar için bir felsefe unsuru olarak ‘Humanity’ doğulular için ‘İnsanperverlik’ oluyor.
Batılı Muzafferanın alt ucundan girdikleri Ortadoğu’yu ele geçirme, şehirleri zapt etme, insanlığı katletme olarak dönen askeri harekâtlarının varıp dayandığı yer viranelik ve mezarlık olarak karşımıza çıkmış durumda. Ama bölgeye bu ucundan giren Anadolu Muzafferanı, Cerablus-El Bab hattını fethediyor ve ardından bölgeyi ‘Lalezar’ ediyor; görüldüğü üzere. Bitmiyor bizimkilerin hizmeti ve hadimliği; halen bölgenin insanını ‘Gülşen’ ediyor ve daha önce gönlüne basıp gönüllerini fethettiği bölge insanını ‘mesire’ yerine ‘meserret’ e götürüyor. Çünkü Bursa’nın fethedilip Gülzar edildiği gün Hakk’a koşan Bilge Türkmen Beyi Osmancık, hala devam ediyor veliahtlarının ve bahadır gazilerinin hatta tebaasının kulağına nasihatlerini fısıldamaya; ‘Bursa Kal’asını fethet, şehri Gülzar eyle!’ diye ve devam ediyor Koca Bey: ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!’ Ve her yer gül bahçesine dönsün… Unutmayın ki gülün, en yakıştığı Gülizar, gönül gülşenidir!
Bursa’nın Fethinden sonra, insan yaşatıldı; gönüller gülşen edilerek Koca Türkmen’in, Kıyamet’e kadar emri olan nasihatini fısıldamanın devamı sağlandı. Aynı dinamikle Osmanlı, Edirne’yi açtı; doğal olarak orayı da Gülizar etti. Bununla kalmadı; Edirne insanının gönül kapısından girdi, kendine kardeş etti. O insanı da yaşattı, devletine sadık tebaa etti.
***
Tarih yürüdü, takvim ilerledi… Ve aynı “Türkmen Fısıltısı”nı bu kez Murad Han oğlu Sultan Mehmet duydu. İşaret, o zamanki adıyla bilinen Konstantinopol yani İstanbul içindi. Yürüdü II. Mehmed, Son Nebi’nin hadisini kendine rehber edinip… Fettah yardımını esirgemedi ondan. O da ilmini ve gücünü kullanarak, Konstatiniyye’yi fethetti, lalezar eyledi. Bu arada kendisi ise gerçekten ‘Fatih’ oldu.
Savaşın sona ermesinin arkasından, Topkapı’dan geçip şehre öyle bir girişi vardı ki… Rum çocukları, kızları, kadınları, gençleri ve kocaları sanki şehirlerini zapt eden komutanı karşılamıyor; seferden, zaferlerle dönen kendi Kayzerlerinin en yüce sinin ‘hoşâmedi’sine çıkmış gibiydiler. Çünkü onlar, ‘Latin serpuşu yerine Osmanlı sarığı görmeye’ dünden razı olmuş ve bunu da açık açık söylemekten çekinmemişlerdi. Dendi ya yukarıda; Türk Fatihleri, şehirleri zapt etmez, fetheder; insanların bedenlerini ele geçirmez; gönüllerini Gülşen eder diye… Zaten 1453’te de tam da öyle oldu. Konstantiniye’ye, İslambol adını alırken, bir İslam memleketi olarak masuniyeti iade edildi, taşına dokunulmadı, hatta eksikleri hızla tamamlanarak şehir mamur eylendi. İnsanları ise yeni devletin dinine, diyanetine, ırkına, ırzına-namusuna, aşına-ekmeğine, işine, ticaretine dokunulmayan ve hatta devlet hizmetinin en gözde elemanları haline getirilen çalışanları şekline evrildi. Bununla kalınmadı daha da ileri gidildi: İlerleyen zaman içinde kendilerine, Eflak-Boğdan gibi iç devletlerin Voyvodalık/ Krallıkları dahi verildi ve kavimlerinden asla devşirme yapılmadı.
Son paragraf olarak, gelelim bugüne… Bir daha çizelim altını: Kentler ve ülkeler de insanlar gibidir; bunların, bedenlerinin içinde bir de ruhları ve gönülleri bulunur. Bedenler ölür ama ruhlar, ölümsüzdür malumualiniz.
Bir daha çizelim altını: Orta Asya’nın namlı bahadırları Türkler, günümüzden bin yıl önce, en kutlu beden ve en yüce gönül ve en üstün ruh anlamında dünyanın kalbine Anadolu’ya geldiler. Coğrafya ile birlikte bedenleri de büyüdü, gönülleri yüceldi ve ruhları genleşti. Hala aynı biçimde hatta daha da fevke çıkmış olarak burada bulunmaktalar onlar yani Türkler. Sanki ‘Malik-ül Mülk,’ mülkünün bekçileri kılmış gibi Anadolu’da mukim Türklerin, en gönlü geniş kolu olarak Oğuzluları… Ve ‘Seyfullah’ unvanıyla şereflendirmiş sanki. Aynı şekilde, ‘Mülk’ünün bir benzeri ve parçası olan beşer de bölgenin sahibi olan Türklere emanet demekte bir mahsur görmüyoruz. O nedenle dünyanın, hangi din ve kavimden olursa olsun bütün mazlumlarının yüzü Türkiye’ye dönük ve elleri, buranın devleti ve insanı için duada her daim…
Bir daha altını çizelim: Hani o haleflerinin, onların oğullarının ve tebaasının kulağına fısıldayan Türkmen Kocası Osmancık var ya… İnanın ki onun, deryalar gibi geniş ve ışıltılı ruhu ve şu çağıltısı gibi insanı bir hoş eden fısıltısı buralarda dolanmakta… Yanında oğlu Orhan’ın ve torunu Fatih Mehmet’in ve diğerlerinin ruhları olduğu halde… Hepsi fısıl fısıllar şimdi… Diyorlar ki: ‘Boş verin ülkelerin bedenlerini, coğrafyaların gönlünü açın, içine girin ve beldeleri mamur Gülşenler haline getirin. Sakın ha! Emperyalist olmayın. İlla olacaksanız ‘Empergam’ olun! Boş verin insanların bedenlerini zapt etmeyi; gönüllerini fethedin. Allah’ın razı olmadığı ‘tek millet’ gibi Hümanist olmayın, insanperver olun. En önemlisi de ‘Yaratılanı sevin Yaratan’dan ötürü…’
Lakin dışarıyla uğraşırken, içerdeki öz kardeşlerinizi de unutmayım! Komşunuzu, hemşehrinizi ve vatandaşlarınızı ihmal etmeyin; hangi kamptan, hangi dinden, hangi mezhepten, hangi kandan olursa olsun… Unutmayın ki siz imparator evlatlarısınız. Ve imparatorlar, asla ayrım yapmaz; birlikçi ve birleştirici olmak imparatorluğun hususiyetlerindendir…
***
Duralım ve soralım kendimize: tarihin karanlık sayfaları arasında kaldıklarını sandıklarımız ancak zinhar öyle olmadıklarını hissettiren ecdat evlatları, her daim hakikati, iyiliği, doğruluğu ve güzelliği fısıldıyor da kulaklara, duyan var mı? Ya da kim duyuyor? Veya biz, duyanlardan mıyız? Yoklayın kendinizi ya da yoklayalım hep birlikte kendimizi! Yukarıdaki sorulara ne cevaplar verdik? Verdiğimiz cevaplar bizi ne kadar mutlu etti? Kalplerimiz, cevaplarımızla mutmain oldu mu? Yoksa bir türlü adını koyamadığım bir hüzün mü var içimizde? Bunlar gibi soruları, çoğaldıkça çoğaltabiliriz. Ancak asıl olan, tüm sorulara doğru cevapları verebilmektir. Eğer doğru cevapları verebiliyorsak; doğru yoldayız demektir. Bunu ancak kalbimizin sükûnete ermesiyle anlayabiliriz. Ve kalbi sükûnet vermiş olanlar, ceddinin fısıltılarını duymuş demektir: “Şehirleri ve ülkeleri fethet, mamureyle! İnsanların gönlünü fethet, Gülşen et!”
Şükür devletimiz, ecdadın fısıltısını duyanların yönetiminde… Bizatihi devletin kendisinde de “Fetheden ve Gülşen eden…” bir damar kurumlaşmış durumda. İşte, bu damar “Mazlum Ülkeler”in kentlerin ve “Mazlum milletlerin” ruhunu ve gönlünü fethetme hususunda faal; iştiyak içerisinde. Şükür ve yine şükür! Bakalım etrafımıza; ne âlâ! Bastık bağrımıza ‘Suriyeli Kardeşlerimiz’i ve gönüllerini fethettik… Onlar gibi diğer muhacirlerle de aramız iyi. Bireysel ve kurumsal olarak hayırseverlerimiz ve hayır kurumlarımız, yaz kış ve gece gündüz demeden iş başında!
Ya biz?! Soralım kendimize: “Bugün, Allah için gönül yaptık mı?” Ya da bizden olanların gönüllerinin fethi için seferlerimiz ne zaman… ‘Hemen ve daima…’ mı diyorsunuz? O halde gazanız mübarek olsun! Sefer sizden, Fetih Allah’tan.
***

YUSUF KEMAL BOZOK/D.D Haber

Benzer Haberler