Hilal’in Mevsiminde, Muhtarlar Neden Külliyede

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

1448 yılı İkinci Kosova savaşında Osmanlı tarafından bozguna uğrayan Haçlılar; Osmanlı’nın kesin üstünlüğü kabul etmişler ve bir karar almışlardı: Artık haçlı saldırılarını sonlandıracaklar ve savunma tertibi alacaklardı. Bu Haç ile Hilal’in savaşıydı; mevsim ise İslamın mevsimiydi.

İkinci Kosova savaşından tam 235 yıl sonra, 1683 ikinci Viyana kuşatmasının başlaması ile Haçlılar birşeyi fark ettiler; Osmanlı yenilmez değilmiş.

Zaten yenilmez olan ve zaferin tek sahibi El-Galip olan Allahu Teala’dır. Biz ise ancak sefere çıkardık; Viyana’da da durum böyleydi. İlahi plan bize 235 yıl mühlet vermişti; bu süre dolduğunda mevsim yerini Haçlılara bırakacaktı.

Tam 16 yıl ve dört padişahın gördüğü İkinci Viyana kuşatması 1699’da imzaladığımız Karlofça antlaşması ile son bulmuştu. 300.000 km²’den daha fazla toprağı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nu yıkmak üzere çıktığımız yolda kaybetmiştik. Takdir-i İlahi böyleydi, artık Haçlılar saldıracak biz savunmaya geçecektik. Osmanlı böylece 18.yy’a Haçlıların üstünlüğünü kabul ederek girecek ve batı tarzı ıslahatlar yaparak Avrupadaki topraklarını diplomasi yoluyla koruma politikaları izleyecekti. Lakin bu politika elbette Haçlıları ikna etmeye yetmeyecekti.

18.yy’ın sonlarına doğru daha da güçlenmiş olan Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun başat hanedanı Habsburglular ile yıldızı parlamaya başlayan Romanov hanedanlığının Rusya’sı, zayıflayan Osmanlı’yı aralarında yaptıkları gizli anlaşmalar ile paylaşmışlar ve Osmanlı’yı parçalamaya karar vermişlerdi. Savaş bahanesi için ise “Grek ve Dokya projeleri” adında iki proje hazırlamışlardı.

Grek projesi ile Avrupalıların atasının Grekler olduğu tezi üzerinden giden Slavlar ve Cermenler; “biz atalarımızı yeniden ihya edeceğiz” diyerek propaganda faaliyetlerini başlatmışlar ve diğer töton biraderlerinin desteğini almaya çalışmışlardı. Zira bu ciddi bir taarruz planıydı ve arkalarından çıkacak bir sorun istemiyorlardı. Bu projeye göre İstanbul Türklerin elinden alınacak bölgede bir Grek devleti kurulacak ve Bizans imparatorluğu yeniden ihya edilecekti. Habsburglar, Romanovlar ve Romanovların Rusya’sının derinindeki Bizanslılarca…

Diğer proje olan Dokya projesi ise Eflak ve Boğdan ile Tuna Nehirleri arasındaki kurulacak olan Dokya devletiydi.

Osmanlı’yı yok etmek üzere savaş hazırlıklarını yapan Habsburglar ve Romanovlar 1787 yılında “Atamız Greklerdir” üzerinden yapmış oldukları propagandaya güvenerek töton biraderlerini arkalarına aldıklarını zannederek harekete geçmişler; batıdan Avusturya-Macaristan, doğudan Rusya Osmanlı topraklarına savaş açmışlardı.

  1. yüzyılın başlarında ise adalı tötonların başkenti Londra’da Majeste ile Yahudiler el sıkışmış ve İngojudik ortaklık kurulmuştu. İngojudik ortaklık ile dünya krallığının tek hakimi olmak isteyen Majeste; önce Kıta Avrupasının hakimi Kutsal Roma-Cermen imparatorluğunu sonra Osmanlı imparatorluğu ile Çarlık Rusya’sını parçalamayı planlamıştı. Bu plana göre imparatorluklar çökertilecek ve çöken imparatorlukların yerini ulus devletleri alacaktı. Bu hedefe ulaşmak için yüzyıllar formatlanmış ve her asrın son 25 yılı ile diğer asrın ilk 25 yılı bir Katastrof dönemi olarak kaos ve kargaşa yılları olacaktı.

Bu plandan habersiz olan Habsburglular ve Romanovlar; 1787 yılında Osmanlı’ya açtıkları savaşta adım adım mutlu sona yaklaşmışlardı ki bir anda Katastrof planı ile tanıştılar. Zira imparatorlukların parçalanmasının ilk adımı olan ve 18. yy’ın son 25 yılında devreye sokulan “1789 Fransız ihtilali” ve “ulusçuluk” akımı İle ingojudik ortaklığın ilk planı devreye giriyordu. Kıta Avrupasının tek hakimi olmak isteyen ve Osmanlı’ya 19.yy göstermek istemeyen Habsburglular; 1789 Fransız ihtilali ile sırtlarından yedikleri hançerin acısını az sonra hissedeceklerdi. Zira 1789 Fransız ihtilali ve ulusçuluk akımı ilk olarak Habsburgların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu sallayacak bir depremdi.

Sırtlarından yedikleri hançerin acısıyla kıvranan Habsburglular;  Osmanlı’dan aldıkları yerleri 1791 Ziştovi antlaşması ile kendi elleriyle teslim etmişler; adeta biz toprak felan istemiyoruz alın toprağınız sizin olsun diyerek savaşı sonlandırmışlardı. Ne Grek ne de Dokya artık umurlarında değildi.

Sonuç olarak Osmanlıyı parçalamak üzere yola çıkan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu; bünyesindeki ulusların ayaklanması ile bir anda parçalanmak tehlikesiyle evine dönmek zorunda kalıyordu. Aynen Osmanlı’ya “hasta adam” lakabını takan Çarlık Rusyası’nın Osmanlı’dan önce yıkılması gibi…

Kim plan kurarsa kursun, kim tuzak hazırlarsa hazırlasın; Allahu Teala plan kuranların en hayırlısıdır ve zalimleri kurdukları tuzağa düşürmeye kadirdir. Bunu ne Majeste ne Habsburglar ne de Romanovlar anlayamazdı; bu bir mağrifet meselesi olup ancak İslam olanların anlayabileceği bir inançtı. Majestenin ve ingojudik ortaklığın katastrof planı ise Allahu Teala’nın kader planında sadece bir sebepti.

Kader planı ise 235 artı 235 yıl olarak formatlanmıştı.

Haç ile Hilalın kavgasında, İkinci Kosova’dan sonra Viyana’nın kuşatılmasına kadar Osmanlı’ya 235 yıl mühlet verilmişti. 1683’ten 235 yıl geçmeden ise payitaht İstanbul ve Anadoluyu kuşatmak için haçlılara müsaade edilmeyecekti; beklemek zorundaydılar. Bundan dolayı 1683’ten 1918 Mondros Mütarekesi ile İstanbul ve Anadolunun kuşatılmasına kadar yapılan her girişim nafileydi; bir sebep muhakkak bu girişimleri engelleyecekti.

  1. yy’ın sonlarında Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtaran Fransız ihtilali ve ulusçuluk akımı; 19. yy’da Osmanlı’nın başına bela olup parçalanma sebeplerinden biri olacaktı. Ulusçuluk akımının etkisi ile ilk Sırplar ayaklanacak ardından diğer Balkan ulusları Sırpları takip edeceklerdi. Bunu fırsat bilen tötonlar ise içişlerimize karışmak için ulusçuluk fitnesini sonuna kadar kullanacaklardı.

Taktik belliydi; ayaklandırılan uluslara önce özerklik verilecek sonra kopartılacaktı. Kadim tarihinde Doğu-Batı, Kağan-Yabgu şeklinde eyalet sistemi ile teşkilatlanan ve 16 İmparatorluk kurup eyaletçi teşkilatlanmayı en iyi bilen bu milletin genlerine böylece kodlanmıştı; Eyalet Korkusu…

Haksız da sayılmazdık. Zira eyaletler önce özerklik alıyor sonra bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. 20.yy’da ulusçuluk akımından en son ve zoraki etkilenen Türk milleti de bundan dolayı tekil bir yapıda yani üniter devlet olarak kurulmalıydı. Tek devlet, Tek millet…

235 yıllık mühlet dolmuş, 1918 Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul ve Anadolu işgal edilmiş; çoğu kurtuluş savaşı lideri olarak bilinen paşalar bile ümidi kesmişlerdi. Kimi paşalar ise İngiliz valiliği derdine düşmüş ve ordularını da mütareke gereği terhis etmişlerdi. Lakin ümidini kesmeyen Anadolu ve Rumeli halkları yüzlerce cemiyet kurarak bütün dünyaya Misak-ı Milli’den vazgeçmeyeceklerini ilan ettiler. Aslında Haçlıların zirveye çıktığı bizim ise zevali gördüğümüz bu dönemde; Anadolu ve Rumeli halkının direnişi ile yeni bir başlangıcın tohumları atılıyordu; Misak-ı Milli topraklarına. Zira her çöküş yeni bir dirileşe gebeydi; tarih dedenin tecrübeleriyle…

Yüz yıllık uykusundan uyandırılan ve bin yıllık yorgunluğunu atan bu millete artık narkoz da nafileydi: Nice bin yıllara…

  1. yy’a girerken karar verilmişti derinlerde belki de kengeşçe; 17. İmparatorluk kurulacaktı. Topkapı’nın ruhu ise girecek bir beden bulamadım diye dertlenmekteydi. Daha fazla bekletemezdik Fatih’in ashabını. Böylece Ankara’ya yeni imparatorluğun 1150 odalı sarayı yapıldı; elbette Topkapı’nın araftaki ruhu giydirilerek… İçerdeki zihniyet anlayamayacaktı, itibarsızlaştırma yoluna gideceklerdi ama mesajı alan almıştı; bu gelen Türklerdi…Korkunun ecele faydası yok.

İyi de! Muhtarlar ne arıyordu külliyede? Niye valiler değilde muhtarlar toplantısıydı, Topkapı’nın hülul ettiği yerde? Mesaj neydi?

Ekşimiş sözlüğün filozoflarının dediği gibi “cumhurbaşkanının canı sıkıldıkça veya bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettiği an yaptığı mıydı?”  yoksa “adamın hitap edebileceği tek kitle muhtarlar pozisyon itibariyle. e tabi haliyle buradan sesleniyor tabanına.” diyen diğer filozofun söylediği miydi?

Elbette biz devlet aklını bu filozofların zihniyetsizliği ile bir tutmayacağız; hele Diriliş Erdoğan’ın yıllarında.

Muhtarlar Toplantısı, merkezi yapının güçlendirilmesi şeklinde bir devlet politikası olarak yürütülmekte. Muhtarların özlük haklarının artırılmasının ve artık küçümsenmeyecek bir makam haline getirilmesinin de bu minvalde olduğu kanaatimizle. Başkanlık sistemi geldikten sonra “Anadolu ve Rumeli’den eyalet çıkarabilirmiyiz” hayalini kuranlar da yeni imparatorluğun ana omurgasını artık tanınmalıydı; muhtarlık diliyle. Zira “Valiler Toplantısı” yapmıyoruz; “Muhtarlar Toplantısı” yapıyoruz. Valiler toplantısına da sıra gelecek: Bağdat, Basra, Filistin, Libya Valilikleri…Daha nice valilikler…

Mesaj  netti: Anadolu ve Rumeli toprakları bir bütündür, bölünemez. Misak-ı Milli sınırları içindeki şehirleri, ilçeleri, semtleri, beldeleri, kasabaları,köyleri bırakın! En küçük idari birim olan mahalleleri bile Ankara’ya bağlıyoruz. Biz Misak-ı Milliyi eyaletlere ayırıp imparatorluk oynamacağız. Burası 17. İmparatorluğun omurgası, genişliğini siz düşünün.

Mesaj Fransız İhtilalinin çarptığı ruhlara, ulus devlet mahpusunda müebbet yiyenlerin, yaşlandığını farketmedikleri üniter aşklarına bir teselli kabilinde: 17. İmparatorluğun omurgası; Misak-ı Milli genişliğindeki bölünmez bütünlüğü ile Anadolu ve Rumeli’li şehitlerin bir hatırası olarak tek parça Türkya eyaleti şeklinde…

18.yy’da Habsburguluların ve Romanovların kirli planlarından Osmanlı’yı kurtaran Fransız İhtilali’nin ulusçuluk akımı, 19.yy’da eyaletlerimizi önce özerk yapıyor sonra koparıyordu. Dedik ya eyalet korkusu o zaman işlendi; bu kadim milletin genetik kodlarına . Artık eyaletten hoşlanmıyorduk ama penceremiz de dardı. 235 artı 235 yıllık kader planının sona erdiğinin ve yeni plan için dinlendirildiğimizin farkında değildik; mevsim artık Hilal’in mevsimiydi hedefte Roma… Mühlet ise henüz başlamadı bile… Kurtuluş savaşının asıl kahramanları Anadolu ve Rumeli Mücahitlerine selam olsun.

Biz söylüyoruz ama her şeyin doğrusunu Aliym olan Allah bilir.

HAKAN CERAN/D.D Haber

Benzer Haberler