AŞK-SEVGİ-SEVDA

Turgay Alkan
Turgay Alkan

Latest posts by Turgay Alkan (see all)

Önce sevgi… Mükaşefe ehli der ki; “Her şeyden önce sevgi vardı!” Sufi bilgilere göre, her şeyin temeli olan sevgi, bidayetteki yaratma işleminin tek sermayesi ve malzemesiydi. Yüce Hâlik, âlemi/âlemleri yaratmayı murat ettiğinde ilahi kaynaktan sevgi fışkırdı ya da “Kun/Ol!” emrine yalnızca sevgi cevap verdi ve hesapsız bir sel gibi taşarak mahlukatın temelini oluşturmak için varlık sahnesine çıktı. Ardından hamurlar yoğrulmaya başladı devasa teknelerde. Sevgi hamurundan âlemlerin ve âlemler içindeki yaratılmışların ilk biçimleri şekillendi. O anda her şey som/masif sevgiydi; her şey sevgidendi. Sonra can geldi, billur bir kuş gibi sevgi abidelerinin bedenine sızdı ve her şey canlandı. Derinliklerde atomlar harekete geçti ve bir sevgi sarhoşu olarak sevincinden dönmeye başladı. Her bir şeyin temelini oluşturan atomların sevgi halleri halka halka yayılarak eşyanın bedenini “sevgi döngüsü”ne dahil etti. Koca koca meteorlar, devasa yıldızlar, azman gezegenler de “sevgi oyununun birer çılgın topacı gibi dönme hareketine dahil oldular. Ve hâlâ o atomlar da kainatı oluşturan “zebellah toplar/topaçlar” da “sevgi sarhoşluğu” içerisinde dönmeye devam ediyorlar; doğal olarak kıyamete kadar da bu koşuyu sürdürecekler.
Beşerin ilk atası olan baba Adem”e ilk öğretilen de sevgiydi, Yaratan’a duyulan sınırsız sevgi… Sonra sevginin en billurlaşmış biçimi olan cennet ve cenneti vücuda getiren “güzellik” oluştu ve sevgi buna da sızdı; sızmakla kalmadı müşahhaslaştı ve güzelliği görenin döşünde ortaya çıktı… Adem, öyle bir şey taşıyordu ki döşünde… Bu şey, bir “sevgi jeneratörü” gibi sevda üretiyordu. O şeyin adı gönüldü. Bazen kalp, bazen de yürek olarak geçiyor dilimizde gönül jeneratörü yani sevgi üretici…
Üreteç hangi sevgileri üretmedi ki tribünlerinde… İlk önce Yaratan’a duyulan sevgi fışkırdı gönlün devasa ağızlığından sonra yaratılanlara karşı duyulan sevgi yağmurları yağdı âlemlerin üzerine… Derken insan sevgisi… İnsana duyulan sevgi, belki de sevgilerin en elle tutulan ve gözle görüleniydi. Daimiydi, bitmiyordu. Zira insan, farkında değildi belki ama bizzat kendini de seviyordu. İşte, gönüllerde şekillenen “insan sevgisi” farkında olmadan insanın kendisine/özüne duyduğu sevgi açlığını doyurmuştu; bu nedenle bitmiyor, tükenmiyor her an yeniden yeniden vücut buluyordu gönlün ücra atölyelerinde. Küllerinden yaratılan masal kuşu huma/anka/simurg/kaknüs gibi…
İnsan, özüne duyduğu sevgiyi eliyle diliyle, bedeniyle okşamak, ona dokunmak istedi galiba. İşte; sevgili Havva anne, insanın bu arzusunun ifadesi olarak şekillendi cennetin som sevgi ortamında…
Baba Adem’in, anne Havva’ya duyduğu sevgi, diğer sevgilerden ayrılsın diye bir başka kavramla tarif edilmeye başlandı; o kavram “aşk”tı.
Aşk, zamanla kendisiyle aynı kumaştan olan insan sevgisi, anne-baba sevgisi, kardeş sevgisi ve evlat sevgisi benzeri türlerini doğduğu genel ortamda bırakarak soğuruldu ve bir başka makama çıktı: “Aşk makamı”na… Aslında bu makam yüce bir makamdı; Yaratıcın eserinin yalnızca kendisi için sevgi üreteceği bir gönül odacığı olarak tasarlanmış olmalıydı. Galiba yine o Yüce Yaratıcı, bu makamı “eş sevgisiyle” perdelemişti. Belki de “dünyevi sınav” diye tarif edilen cihanda bulunuş nedeninin en çetin sorularından biriydi bu perdeleme. Buna bir “ sevgi karışması”da denilebilir kanaatimizce. Amaç da “bakalım; insanoğlu, sevgilerin en benzeşenlerini birbirinden ayırt edecek mi?” sorusuna verilecek karşılığı almaktı.
“Güzeller güzeli, Medine güzeli Efendimiz,” muhterem eşlerini çok sevdiğini belirtmeden evvel namaza işaret ediyor ve “O benim gözümün nurudur.” diyor. Ve biz biliyoruz ki o, Yüceler yücesi insan, eşleriyle birlikte olduktan sonra bir kural dahilinde paklanıyor ve namaza duruyordu yani birbirine karışan iki sevginin ilkini yaşadıktan sonra kavramların künhüne ermiş bir yüce ruh olarak, iplikleri ayırıyor ve birinden diğerine geçiyordu. Aslolan da budur haddizatında; arpayı buğdaydan ayırma bilgi, beceri ve azmini sevgi destelerinin yanı başında “alesta” bekletebilmek.
***
Sevda, aşk ve sevgi… Baştan beri anlatmak istediğimiz bu üçlü ve bu üçlüden ikisi “sevgi ve aşk”ın birlikteliğinin oluşturduğu sinerjiydi. İşte, o sinerjinin adı “sevda”dır. Sevda şekerli su/şerbet ya da iksir gibi bir şeydir. Sevgiye, can için elzem olan doğal su dersek ona, şeker ya da özel bir tat katma ve içimi hoş bir başka meşrubat elde etme mesleği olarak sevda diyebiliriz. Bu hoş içimli şeye “meşrubat” dedik ama gelin adını doğru koyalım o sıvı meşrubat değil şaraptır; aşk şarabı… Sarhoş eden, bir damlası bile insanı derinden sarsan bir şarap… Yaratılmış bağlar içindeki en görkemli asma kütüklerinden sallanan yirmi dört ayar üzüm tanelerinden lahuti ellerle sıkılmış, ilahi imbiklerde damıtılmış, maşukuna billur taşlar içinde sunulmuş bir şaraptan söz ediyoruz. Âşıklar ona, bildiğimiz alelade şarapla karışmasın diye bir başka ad vermişler; onlar aşk şarabına “dolu” diyorlar. İlahi bir lütuf olarak içtikleri “dolu badeleri”nin ardından oturup sözün en sihirli dizelerini söylüyorlar: “İçtim aşkın dolusunu/Döner başım âlem gibi…” türkülerini…
Konumuz, “aşk-ı ins…” İnsana değil, insanlar içinde en özeli olan “eş”e duyulan aştan bahsediyoruz yani Türk açığı sevdadan.. İkiyi bir eden gönül mesleği olan sevdadan; bu sözü “ikiyi bir eden” yerine “iki yarımı, bir bütün eden” şeklinde ifade edersek en doğru anlatım biçimini de yazmış olacağız.
Burada, der ki bilgeler: “İnsan bir yarım elmadır; her daim diğer yarısını aranır. Bulduğunda da bahtiyar olur!”
Ben fakir, gecelerimizi aydınlatan “gümüş güzellik”in aylık serüvenini ilgiyle izler, yılda on iki kere hayran olurum bu semavi yolculuğa. Her ayın birinci gününde cılız bir oğlandır hilâl yani yarım bile değil, çeyrek hatta çeyrekten de az on dörtte bir. Oysa onun aslı bir bütündür. Hilâl oğlan, her gece zorlu bir yolculuğa çıkar ve kendisini tamamlayacak olan parçasını ya da parçalarını aramanın sorlu sergüzeştine sıvanır. Bu öyle iştahlı bir aramadır ki başarı kaçınılmaz olur ve bizim hilâl oğlan, her gece bir parçasını bulur ve onunla bütünleşir. Bir, iki, üç derken, on dördüncü gece muradına nail olur cılız hilâl. Artık o kocaman bir dolunaydır. Ve en parlak durumunu on dördüncü gün yaşar zira o gece tam hâline ulaşmış ve mutluluğa gark olmuştur. Artık ondan daha mutlusu var mıdır gökyüzünde? Ne geser efendim!
Koca ozan Veysel Baba’ya sormuşlar “Aşk nedir baba, sevda nedir?” diye… Babanın aşk ve sevda tarifi de tam kendisine hastır ve içinde derin bir hüzün ummanı taşır. Der ki koca ozan, Şarkışla diyaleğiyle; “Bir oğlan, bir kızı sever ancak kızın babası, oğlana kızı vermez. İşte, bu ilişkinin adı aşktır, sevdadır.”
Elhak! Doğrudur Baba Veysel’in dediği çünkü “zalım baba” kızını, oğlana verirse onun adı bellidir zaten ve o ilişki evliliktir. Konumuz evlilik değil mi bizim de? O halde nedir evlilik? Odur ki evlilik, aşkın/sevdanın varıp dayanacağı son istasyondur. Aslında o istasyona mutluluk istasyonu/durağı da diyebiliriz” ki doğrusu budur. Eğer sevdanın “Kara’sı” olduğu gibi bir de “ak-beyaz”ı varsa “karasevda” Veysel Baba’nın tarifinde ifadesini bulmaktadır; “Aksevda” ise bizim konumuz olan evlilik olmalıdır. Hayır dua edenlerin dağarcığında şöyle bir dua yoktur ama biz yine de söyleyelim: Allah, hepinizi karasevdadan korusun, aksevdaya boğsun!
Doğduğum yörede âşıklık iki şekilde ifade edilirdi: Halk âşıklığı ve Hak âşıklığı… Yöre halkı, “Hak âşığı” derken bağrında ilahi aşkın tandırı yanan Yunus misali mistiklere işaret etmezlerdi. Onlara göre hak âşıkları, aynen Veysel Baba’nın tarifinde sözünün ettiği “zalim babası” tarafından verilmeyen kızlar ve sevdiğine kavuşamayan civanlardı; daha doğrusu, bu bahtsız âşıkların arasından sıyrılıp bir gece, rüyasında “Hızır Aleyhisselam”ı gören ve onun kutlu elinden “bir bade dolu içenler” idi sözü edilen hak âşıkları. Sayıları azdı; bunlar, tüm halk tarihi boyunca bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardılar. Hak âşıkları, dolu içtikleri gecenin sabahında, yataklarından kalktıklarında, “İçtim aşkın dolusunu/döner başım âlem kimi…” diyerek işareti verirlerdi çevrelerine. Hemen ardından da bahçedeki dut ağacından oydukları tekneye bir sap takıp üç beş atkuyruğu kılı bağlayarak, kırk yıllık usta maharetiyle bağlamayı konuşturmaya başlarlardı. Daha sonrası malum; artık onları tutabilene aşk olsun! Bundan gayrı hak âşıklarına dünya kelamı söylemek haram olurdu. Zira isteseler de söyleyemezlerdi. Ne zaman ağızlarını açsalar, dudaklarından koşmalar, koşuklar, türküler, gazeller ve güzellemeler dökülürdü: “Yaz gülleri çayır çimen üstüne/ Seken dilber beni mecnun eyledi/ Üsküfün aldırmış balaban gibi / Bakan dilber beni mecnun eyledi!” der dururlardı.
Orta Anadolu halk kültüründe hak âşıklarının bu dünyada mümkün olmayan düğünlerinin cennette yapılacağı inancı yaygındır. O yörede, cennete düğünlerine şahit olacağımız hak âşıklarının sayılarının üç tane olduğuna inanılmakta. Bunlar Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı…
Çocukluğumuzu, bir damızlık anne koyun gibi hikâyeleriyle besleyen bilge dedelerimiz ve ebelerimiz, ağızlarından bal akıtarak derlerdi ki: “Bu üç hak aşığının mezarları eşleriyle yan yanadır yani Kamber’in yanı başında Arzu, Ferhat’ın böğründe Şirin, Kerem’in başucunda Aslı’nın mezarı… Dendiğine göre her ilkbahar geldiğinde bu altı mezarın, altısında da birer gül bitermiş: Bu güllerden bireri kırmızı, bireri beyaz… Kırmızı gül erkeğin sembolü, beyaz gül ise kadınlığın… Derken, bu iki gül boy atar ve yeterli uzunluğa eriştiğinde birbirlerine doğru eğilirlermiş; meramları kavuşmak… Fakat tam kavuşacakları sırada, mezarların ortasından bir karaçalı yükselirmiş; kapkara ve dikenli… Karaçalı iki gülün kavuşmasını önler, birinin başını sağ yana, diğerinin başını sol yana devirir ve iki güzelliğin buluşmasını/kavuşmasını bir kez daha engellermiş. Böylece iki gülün özlem yüklü aşklarının bütünleşmesi bir başka bahara ertelenirmiş ancak arada o karaçalının kökü olduğu sürece bu kavuşmanın gerçekleşmesinin imkânı yokmuş. Ta, cennete kadar…
İşte, sevda ile aşkın kokteyli… İnsanın başında kavak yelleri estiren, gün ortasında rüya gösteren, gerçeğin göbeğinde masal âlemi yaşatan bir dinamik: Sevda… Ah ah! Sen nelere kadirsin böyle! De hele; “Karacaoğlan der ki örülmüş başı / Daha on beşine girmemiş yaşı / Ok imiş kirpiği de yay imiş kaşı / Atarak sinemi yaktı da geçti…”
***

TURGAY ALKAN/D.D YAŞAM

Benzer Haberler