Ahmet Yozgat Türkiye’nin ”Son Kızıl Elması’nı” anlattı

Binlerce yıllarını, savaş meydanlarında geçiren ve gücün doruğuna çıkarak, imparatorluk üzerine imparatorluklar kuran bir kavim var: Biz Türkler… Bununla birlikte, bir gerçeğin de farkındayız: Onca imparatorluk ve koca bir medeniyetinin sahibi de olan bizimkiler, bu uğraşların sonunda o kadar yoruldular ki… Ve gün geldi, Viyana önlerinde görüldüler; oradan son bir hamle daha yapmak ve okyanusa çıkmak istediler. Ancak kaderleri onları, Cermen dünyasının sınırında durdurdu. Orada garip iki şey oldu. Olanın karşısında bizatihi Türkler ve Batılılar, şaşkınlık içerisinde kaldılar. Türkler, ağızları hayretten açılmış şekilde; “Vay canına bizde yenilirmişiz!” derken… Karşı taraf da aynı şekilde “Vay be! Türkleri de yenermişiz!” şaşkınlığına duçar oldular. Ondan sonra tarih Türkleri, kaderlerine razı olmuş olarak, kendi içlerine büzülürken gösterdi. Bu arada, Batılılar da o oranda öne çıkmış olarak yürüdüler tarih sayfalarında. Ne yazık ki 1699’dan sonraki hakikat şuydu: artık bundan böyle dünyada, Türkler olmayacak; onlar, küçücük bir ulus-devletin içerisine sıkıştırılmış olarak tarihin bekleme odasına alınacaktı. Bu arada idealsiz, cesaretsiz, azimsiz, kültürünü ve inancını kaybetmiş; Batı yardakçısı ve sıradan bir kavim olarak yaşamaya devam edecekti. İşte, bir zamanların üç kıtada at koşturan Bozkırlı Bahadırlara biçilen kaftan buydu. Garip! Bizimkiler de üzerlerine uydurulan bu eski kaftanı giymekte en ufak bir tereddüt göstermeyerek; kaderlerine razı oldular.

Aradan yüzyıl geçti. Türklerin sahneden çekilmesi ile birlikte, Aryanikler, şöyle zannediyorlardı: Bundan böyle, dünyanın egemeni, kayıtsız şartsız biz olacağız. Ve mutlu bir dünyanın da yaratıcılar olarak ilanihaye hükümranlığımızı sürdüreceğiz. Ama olmayacaktı…

Aradan yüz yıl geçti ve geldik bugüne…

Bugün gelinen zaman dilimi itibariyle Batılılar şaşkınlık içerisinde hayıflanmaktalar: “Hay Allah! Bunca bilgi, teknoloji ve güce rağmen hayallerimizdeki, dünyayı kuramadık. Aksine, gezegeni her açıdan bitirdiğimiz gibi kendimiz de bitme noktasına vardık dayandık. Öyle ki Osmanlı’nın oluşturduğu coğrafyadaki huzuru bile huzursuzluğa dönüştürdük… Buyurun, cenaze törenine!” Evet, mealen böyle deme noktasındalar, Viyana’da bizimkileri çökerten Barbaryanlar. Ve ikinci şaşkınlıklarını yaşamaktalar. Aynı şekilde ve buna karşılık olarak Türkler de diyorlar ya da demeye getiriyorlar ki; “Vay canına! Biz, öldük bittik; bundan sonra bu dünyada bize yer yok! Bu Aryanikler; Kıyamet’e kadar, artık bizim hükümranlarımız olarak, tepemizde oturmaya devam edecekler. Zira onlar, asla yıkılmaz zannediyorduk. Fakat hiç de öyle değilmiş; çok şükür onlar da yıkılırmış.” İşte biz de böylesi bir şaşkınlığı içerisindeyiz, 15 Temmuz’dan beri…

İşte, bu iki kanı nedeniyle ve moralsizlik sebebiyle Batı, hızlı bir şekilde çökerken; Türkler ise hiç beklemedikleri bir ivmeyle ve süratli bir şekilde yükselmeye başladılar. Bu ivmelenmeden korktular ilk başlarda; çok çekindiler. İçlerine büzülmüşlüklerini daha da artırmanın yollarını aradılar. Ancak buna müsaade edilmedi. Kim mi etmedi? Başta, coğrafya müsaade etmedi; milletin öz tarihi müsaade etmedi, öldü zannedilen Osmanlı’nın ruhu çıkageldi ve o ruh müsaade etmedi, Osmanlı’nın öksüzleri diyebileceğimiz Bosnalılar, Çeçenyalılar, Afganyalılar, Suriyeliler, Iraklılar ve tüm Turkuaz coğrafya müsaade etmedi. Ve kanaatimiz o ki galiba, bizzat Yüce Allah müsaade etmedi. Bunun üzerine Menderes, Özal ve Erdoğan gibi liderler çıka çıka geldiler. Bütün engellemelere rağmen, bunların en sonuncusu olan Erdoğan, en çıkılmayacak bir yerden Kasımpaşa’da doğdu. Hem ülkenin lideri oldu, hem de coğrafyanın…

Dedik ya “Türklerin kaderindeki bu olağandışı gelişmelere müsaade etmeyen argümanlar var.” diye… Aynı argümanlar, Erdoğan’ın da sıradan bir ulus devlet adamı olarak yaşamasına müsaade etmediği gibi aynı argümanlar, milletin de bir ulus-devlet edilgen vatandaşı olarak hayatını idame ettirmesi de müsaade etmedi. Devletin dahi, küçük bir ulus-devlet olarak haritada yer tutmasına müsaade etmediği gibi… Ve coğrafyanın, insanın, ruhun, dinin, imanın, yüreğin, beynin ve bileğin tamir, için bir gün, tüm bunların üzerine, 15 Temmuz çıkageldi. O zamana kadar hayata geçirilen benzeri kalkışmalarının hepsinin altında kalan bu millet ve bu milletin seviyesi en düşük insan tipografyası diye tabir edilen “Göbeğini Kaşıyanları” o gün birer kahraman kesildiler. Ve daha evvel, belli periyotlarla onların üzerlerinden geçen ve topyekûn ahaliyi iğdiş eden güçlerine, bu kez müsaade etmedi ve onları, bir gecede, yerle yeksan ettiler. O gece, bu ülkede “Allah’ın Mucizesi yaşandı. Çanlar, 90 yıllık “Ulus-Devletin yıkılmasına çalmıştı. O gece çalınan çanlar, gökyüzünde dolaşan uçakların ve patlayan bombaların sesindeydi. Çancılar, kendi çanlarını çaldılar. Ve arkasından 16 Nisan’a giden yolculuk başladı.

Şunu söyleyebiliriz: Son bir yıl içerisinde Türkiye’de, yeni bir ruh inşa edildi. Yeni bir beyin inşa edildi. Yeni bir insan ve toplum inşa edildi. Yeni bir ideal inşa edildi. Yeni bir devlet inşa edildi. Hepsinin üstüne, yeni bir İstikbal’in işareti inşa edildi. Diyor ya Erdoğan; “Bu, sessiz bir devrimdir!” diye. İşte o!

Bütün bu olan biteni yani Türkiye’nin “Sessiz Devrimi”ni tüm dünya gördü. Lakin deryalardaki balıklar misali biz göremedik, görmedik ve bir kısmımız, inatla görmemeye devam ediyoruz. Buna rağmen, kör de sağır da topal da çolak da olsak… Çaresiz; yukarıdaki sayılan argümanlar bağlamında “Sessiz Devrim” bu coğrafyada yaşayan herkesi, ite kaka İstikbal’le doğru uzanan bu yolculuğa katılmak için bir şekilde harekete koşmuş durumda. Ve bu hareket, zoraki devam edecek görünüyor. Bu durumda, bilmemiz gereken şart şu: Önümüzde tek yol var; o halde, kadere direnmenin anlamı yok! Bilinmeli ki… Bu anlamsız ve inatçı direnç, boşuna enerji ve zaman kaybından başka bir şey değil. Behemehâl! Devlet ve millet olarak, önümüzdeki kaderi yaşamak için ölümüne bir koşu tutturmak zorundayız.

Son yıllarda özellikle son bir senede yaşananların neticesinde gelinen nokta buydu. Ve görülmüş oldu ki… Bu milletin yarısı hatta daha fazlası, ışığı üstümüze vuran İstikbal e doğru koşmak isteyenler şeklinde, beyinlerini, bedenlerini, hayatlarını ve ruhlarını kodlamış ve yolun başına konumlandırmış durumda.

***
Ahmet Yozgat ek olarak;
Türkiye’nin Uluslararası Çaptaki Kararı’na,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dünya Gezisi’ne,
Pekin Kuşak Toplantısı’na,
Türkiye’ni Asya Projelerine,
Hindistan ve Japonya hamlelerine ve daha bir ülke ve oluşumların plan. projelerine değindi…

Yazının tamamı için forum adresimizi ziyaret edin… http://forum.derindunya.com/discussion/843/erdoganin-mayis-2017-ziyaretlerinin-sifresi#latest

D.D Haber

Benzer Haberler