ENERJİ

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

18. yy’da buhar makinesinin bulunup üretimde kullanılmasıyla son 300 yılda dünyanın kaderini değiştiren ve şekillendiren büyük bir devrim de gerçekleşmiş oldu. Bu devrim 19. yüzyılda Kıta Avrupa’sına, oradan da Rusya, Amerika ve Japonya’ya hızla yayıldı. Böylece endüstri devrimi, küresel bir rekabeti de gün yüzüne çıkarmış oldu. Bu rekabetin alanı, endüstri makinelerinin çalışması ve üretimin kesintiye uğramaması için sürekli olarak ihtiyaç duyulacak olan yakıttı; yani endüstri devriminin tamamlayıcı metası ve olmazsa olmazı Enerjiydi… Sonuç olarak Endüstri Devrimi ile sömürgecilik ruhu ortaya çıkacak; önce enerji sonra hammadde ve pazar için dünyanın bütün kara ve deniz sahası değerli hâle gelecek, küreselleşmenin ve küresel savaşların yaşandığı bir dünya ortaya çıkacaktı. Emperyalist bir güç olabilmenin ilk yolu ise önce bilgiyi elde etmek, arkasından ise enerjiye sahip olmakta yatıyordu. Bundan dolayı yeni dünya savaşları için bir başka kavram da savaş literatürleri içine girdi: Enerji Savaşları

Buhar makinesi mekanizmasında kullanılan ilk enerji kaynağı olan “odun” belli bir zaman sonra yerini kömüre ve petrole bıraktı. Enerji öyle önemli bir araçtı ki yıllarca aynı safta yer alan töton biraderleri birbirine düşürecek kadar etkili, dünkü dostları düşman; dünkü düşmanları da dost olarak birbirine yakınlaştıracak kadar siyasi etiğin, merhametin ve vefanın olmadığı bir dünyayı kotaracaktı. Makyevalist düşünceyi zirveye çıkaran sanayi medeniyeti ile dengeler hep yeniden kurulmak zorunda kalacaktı ve hatta insanlık tarihinde ilk kez safları belirlemede en etkili unsurlardan biri olan “din” 19. ve 20. yüzyılda yerini tamamen makyevalizme bırakacaktı. Sanayi devrimini yakalamayan uluslar ise enerji savaşlarının yaşandığı kürede, fillerin tepişmesi sonucu altta kalan karıncalar olarak kaderlerini yaşamak zorundaydılar.

Avrupa’da; 19.yüzyılın sonlarına doğru endüstri devrimini yakalayan ve 1870 Sedan Savaşı ile Fransa’nın kömür yatağı olan Alsas-Loreni alan feodaller topluluğu Prusya’dan; Avrupa’nın ve dünyanın dengesini alt üst eden Almanya’nın ortaya çıkıp dünya enerji ve dominyanlarından pay istemesi ile küresel savaşların yaşanacağı artık gün gibi ortaya çıkmıştı. Özellikle Alsas-Loren kömür havzası için kıta Avrupasında Almanya ile Fransa arasında yaşanan çekişme ve Almanya ile İngiltere arasında yaşanan küresel rekabet iki dünya savaşının da sebepleri arasında yer almıştı.

Alsas-Loren öyle önemli bir bölgeydi ki hem kömür ve demir havzası hem de kıtanın tarım yapılacak en verimli topraklarının olduğu bölgeydi. 1870’de Fransa’dan Almanya’ya geçen bu bölge Birinci Dünya Savaşı sonunda Fransa’ya geçiyor; 1940 yılında Hitler Almanya’sı tekrar alıyor ve İkinci Dünya Savaşında yeniden Fransa’nın egemenliğine giriyordu. Görünen oydu ki; Almanya, bu bölgeyi almak için yine yeniden tekrar tekrar töton biraderlerine savaş açacak bir tıynetdeydi.

Vatikan ise İkinci Dünya Savaşı sonrası Papa’nın babalık yapması gerektiğini anladı ve dünyada iki süper gücün arasında kalan kıta Avrupası için Schuman Planı adı altında bir planı devreye soktu. Papa; katolik töton evlatlarının birbirini yemesinden rahatsızdı. Zira bu durum Avrupa’nın gücünü kırıyordu. Schuman Planına göre Almanya ve Fransa kavgayı bırakmalı, kömür ve çelik üretimi için Avrupa’da katolik çatı altında enerjiye dayalı bir ortaklık kurulmalıydı. Böylece Avrupa Birliğinin temeli olan 1951 Avrupa Kömür-Çelik Birliği Papa’nın evlatları arasında imzalanmış ve yüzyıllarca daha sürecek olan Alman-Fransız kömür dalaşı Papa eliyle sonlandırılmış oluyordu. Ümmeti başsız bırakanlar gelişmişliği laisizm de arayanlar Vatikan’ın liderliğini görmeleri gerekir diye düşünüyorum. Aslında, ülkemizde ben laik’im diyen hiç kimse gerçekten laik olamadı, öyle zannetti ama hep Vatikan’a, Siyonizme ya da bir başkasına hizmet etti. Zira ülkemiz ne zaman bir enerji atılımı yapacak olsa bunlara bağlı STK’lar karşımıza çıktı ve hiçbir işimizi tamamlayamadık.

Her ne kadar kıta Avrupasında kömür bol bir maden olsa da enerji portföyünü çeşitlendirmek de oldukça önemliydi. 1954 yılında Rusya, 1956 yılında İngiltere, 1957’de ABD ilk nükleer santrallerini kurduklarını açıkladılar. Üstelik İngiltere zengin taş kömürü, ABD petrol, Rusya ise doğal gaz yataklarına sahip ülkelerdendi. Bu yeni enerjiye sahip olmak için Papa, evlatlarını 1957 yılında Roma’ya çağırıyor ve Kömür-Çelik Birliğinin adını Avrupa Ekonomik Topluluğu ile değiştiriyor ayrıca yeni bir teşkilat daha kuruyordu. 1957’de kurulan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu-EURATOM ile nükleer endüstrinin gelişmesi, enerjide dışa bağımlılığı azaltmak ve Avrupa’yı dünyada yeniden güç yapmak için nükleer santrallerin kurulmasının temelleri böylece atılmıştı. Papa’nın eteğinde kurulan bu proje ile kömür savaşlarının da artık sona ermesi isteniyordu. Zira dünya kömür ve petrolden sonra yeni bir enerji kaynağı ile daha tanışmıştı. Özellikle 1970’li yıllarda yaşanan petrol kriziyle birlikte Avrupa’da onlarca nükleer santral kuruldu. Bunlardan Fransa, kullandığı yıllık enerjinin %70’ini nükleer santraller yoluyla elde etmekte ve enerji fazlasını ise ihraç etmektedir. Almanya ise yine kömür madeni bakımımdan zengin olmasına rağmen kömür santrallerinin yanında birçok nükleer santral kurmuştu. Zira ekonomik büyüme ile enerji üretimi ve tüketimi doğru orantılıydı. O halde bir ülkede enerji yatırımı yapılıyorsa o ülke gelişmek istiyor demektir. Bir parti ülkeyi geliştireceğiz diyor ama herhangi bir enerji projesi sunamıyor ve hatta nükleer santrale karşı çıkıyorsa o parti vaadinde asla samimi değildir.

1956 yılı Menderes döneminde dünyayı yakından takip etmek isteyen Türkiye ise Atom Enerjisi Kurumunu kurmuştu. Lakin 27 Mayıs ile beraber ülkemiz büyük bir kaos ve gerileme dönemine girmiştir. 27 Mayıs’tan sonra milli bir kurumumuz kalmadığı gibi bu kurumlar da sözde kurum olarak salla başı al maaşı mantığı ile ülkemiz lehine hiçbir katma değer üretememişlerdir. Ülkemizin nükleer serüvenini derin dünya yazarlarından Serdar Topuz’un “Ekmekten Aştan Evvel Nükleer” başlıklı yazısından okuyabilirsiniz. Şahsen ülkemizin bu konuda ve birçok konuda geri bırakılmasını 1961 Anayasına bağlıyorum. 2017 Mayıs ayı başlarında Kılıçdaroğlu “her partinin kasasında yeni bir Anayasa Metni hazır olmalıdır, biz de hazırladık” mealinde bir konuşma yaptı. CHP’nin hazırladığı anayasa 16 Nisan referandumunda kabul edilen maddelerin karşısında ve demokrasiyi savunan bir anayasa olarak anlatılıyor. Biz o anayasanın 1961 anayasasının başka bir versiyonu olduğunu çok iyi biliyoruz. Bundan dolayı 1961 Anayasasının bütün Türk milletinin araştırıp, incelemesi gereken bir anayasa olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Zira bir mümin aynı delikten iki kere sokulmaz. Kılıçdaroğlu ya da yanındakiler kendileri ve aileleri için dünyalıklarını zaten kazanmışlardır. Millet ya da ümmet veya istikbal gibi bir dertlerinin olmadığı da ortadadır. Bundan dolayı şeytani akla hizmet etmek ve bu ülkenin gelişimini durdurmak hatta geri vitese almak için her şeyi yapmaya hazır durumdalar. Bu zihniyete aman vermemek gelecek nesil için en büyük sorumluluklarımızdan biridir diye düşünmekteyim.

Ülkemiz yıllarca ve bugün de kullandığı enerjinin çoğunu ithal etmektedir. Bu da dışa bağımlılığı, döviz sorunlarını, maliyet enflasyonunu ve tavizleri doğurmaktadır. Günümüzde Türkiye; teknoloji transferleri, ar-ge çalışmaları ile birçok ürünün prototipini oluşturmuştur ve yeni projeler de hızla devam etmektedir. Örneğin bir muharip uçağın onbinlerce parçası vardır. Bunların her bir parçasının üretimi için ayrı ayrı fabrikaların kurulması gerekecektir. Bu fabrikaların çalışması için elbette enerjiye ihtiyaç vardır. 2002 yılında 133 milyar kilowatt saat elektrik kullanan Türkiye, bugün 280 milyar kilowatt saat elektrik tüketmektedir. Yani %100’den daha fazla bir ihtiyaca sadece son on beş yılda gereksinim duymuş durumdayız. Bugün Çin ve ABD dünyanın neredeyse yarısına yakın bir elektriği tüketmektedir. Rusya 1 trilyon kilowatt saatten fazla, Almanya ise 600 milyar kilowatt saat elektrik tüketmektedir. Türkiye, önümüzdeki on yılda hazırladığı projeleri hayata geçirmek için çok çok fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır. Bu enerji ithal yollar ile karşılanamayacak kadar büyük ekonomik maliyete sahiptir. Ayrıca ülkemiz katma değeri yüksek teknoloji ihracatı yapabilecek bir bilgiye de henüz sahip değildir. Bundan dolayı ithal ettiğimiz enerjiye bulmak zorunda kalacağımız dövizi; ihracat ile telafi edemiyeceğiz, ki etsek bile içerde üretebileceğimiz enerji alternatifleri varken dışardan almak safdillik olur. Enerji bağımsızlığına ulaşmak için ülke içinde ne varsa kullanılması gerekmektedir. Özellikle Akkuyu nükleer santralinin sadece kendisi değil! teknolojik bilgisi de çok büyük önem arzetmektedir.

Almanya son zamanlarda ayrıca yenilenebilir enerji kaynağı üzerinde de çalışmaktadır. Özellikle güneş enerjisi üzerinde teknoloji geliştirmektedir. Ülkemiz ise enerji konusunda ancak Erdoğan döneminde çeşitlilik ve alternatif aramaya başlamıştır. Bugün ülkemizde kullanılan güneş enerjisi Almanya’ya oranla binde ile ifade edilmektedir. Almanya’nın bu alanda bu kadar çalışırken ülkemizin geri kalması anormal bir durumdur. Anadolu bölgesinin üçüncü jeolojik zamanda oluşan genç bir kıtacık olduğundan dolayı yükseltisi fazla, taş kömürü ve petrol gibi enerji kaynaklarının da sınırlı olduğu yer bilimciler tarafından söylenmektedir. Avrupa kıtası ise eski oluşumlu yaşlı bir kıtadır. Bundan dolayı taş kömürü yatakları bakımından şanslıdır. Ayrıca Avrupa kıtası bol yağış alan kapalı bir iklime sahiptir. Ülkemiz ise oldukça güneşlenen kurak iklime sahip bir konumdadır. Durum böyleyken yer altı kaynaklarını olduğu gibi kullanan Avrupa, bununla yetinmiyor nükleer santral kuruyor ve bu da yetmiyor, güneşlenme süreleri kısıtlı olduğu halde Türkiye’den nıspi olarak binlerce kat fazla enerjiyi güneşten faydalanarak üretme başarısını gösterebiliyorlar. İşte bu, anormal ve utanılacak bir durumdur, zira ihtiyaç ya da yokluk bir varlığı aramaya, araştırmaya iter. Asıl enerjiye ihtiyaç duyan ve enerjide tamamen dışa bağımlı olan ülke bizim ülkemizdir. Ne petrol, ne doğalgaz, ne taş kömürü ne de nükleer santrali olan bir ülke değiliz. Öyleyse neden güneş panelini ve pilini üreten ülke ilk Türkiye olmuyor da bu teknolojiyi transfer ya da ithal etmek zorunda kalıyor? Eğitim sistemi olabilir mi?

Cumhurbaşkanımız Erdoğan son MKYK toplantısında eğitimde devrimin ve müfredat değişikliğinin müjdesini vermiştir. Çünkü, bu ülkenin evlatlarının bu zihniyette yani aşağılık kompleksi ile biz yapamayız, biz icat edemeyiz zihniyetinde olmasının sebebi ezberci eğitim sisteminin düşünceyi ve araştırmayı köreltmesinden hatta korkutmasından kaynaklandığını biliyor. Ülkemizdeki genç ve ebeveyn psikolojisi maalesef memur ol, kendini kurtar yönündedir. Üret, geliş, büyü, icat et, büyük düşün! gibi motivasyon artırıcı yönlendirme ne ailede ne de başka bir eğitim kurumunda yapılmaktadır. Lakin artık eski Türkiye yok! Yeni Türkiye bundan sonra her anlamda çok daha farklı olacaktır. Gelecek nesiller de bizlerden çok daha üretken olacaktır, inancındayım. Zira onlar farklı bir lig içinde doğmuş olacaklar; İmparatorlar liginde…

Dünyanın hiçbir noktasında enerjisinin yarısından fazlasını ithal yolla elde etmeye çalışan bir ülkeye saygı duyamam. Zira kainat başlı başına hareket üzerine kurulmuş olup bu hareket dolayısı ile enerjinin bitmesi mümkün değildir! Belli bir enerji kaynağı bitebilir ama enerjinin kendisi kıyamet kopmadan asla bitmeyecektir. Hareketin olduğu her yerde açığa çıkarılmayı bekleyen bir enerji formülü muhakkak icat edilmeyi beklemektedir. Bugün bir ülkenin yer altı kaynaklarını jeolojik açıdan oluştuğu zamandaki gelişmeler ve özel konumu belirlemektedir. Birçok faktörde ayrıca etkili olabilir. Bu ülkede petrol, gaz ya da taş kömürü yok demek, doğru bile olsa tembellikten başka bir şey değildir. Her toprak, altında farklı bir bilgiyi taşır ve keşfedilmeyi bekler. Eğer bu topraklar bize bor, uranyum ve toryumu vermişse bunu araştırmayı, incelemeyi ve kullanmayı herkesten daha iyi bilmek zorundayız. Petrolün üzerinde yatarken de petrolün kıymetini anlamamıştık. Bir dünya savaşı ile tamamını elimizden aldılar. Bugün ülkemiz linyit kömürü yataklarına sahiptir; o halde sonuna kadar kullanmalıydık ama bunu dahi yapamadık. Ayrıca ülkemiz müthiş bir güneşlenme potansiyeline sahiptir. Bu konuda da çok daha fazla çalışmak zorundayız. Dağa, taşa veya atıl kalan her yere santral yapılabilir, hatta organize sanayi bölgelerinin kendi enerjisini üretecekleri sistemi kurmaları için kanun bile çıkartılabilir. Gerekirse her fabrikanın her evin çatısına enerji üretimi için güneş sistemi kurulabilir. Bugün dünya otomotiv sektöründe elektrikli otomobillere geçiş için hazırlanmaktadır. Arabanın tekeri sürekli hareket halindedir. Bir araç hareket halindeyken aynı zamanda bataryasını kendisi doldurabilir. Zira hareket başlı başına bir enerjidir. Bunun gibi sürekli ar-ge çalışmaları yapacak ve yükseldiğimiz ligde yeniden Cihan Devleti olacak bir şekilde her alanda ufkumuzu genişletmek ve fikirlerimizi de formatlamak zorundayız. Gençlerimizin ortaya bir fikir veya proje koyup başarısız olma pahasına da olsa üzerinde onlarca yıl çalışabileceği bir ortamı da devletimiz artık sunmalıdır.

Çocukken izlediğim bir çizgi filimde şöyle bir replik vardı “o kadar yavaşsın ki, hızlanman için durman gerek!”… Umarım yeni nesil için öyle bir ortam hazırlarız ki bizim nesil için “siz sadece geriye giden bir ülkeyi durdurdunuz, biz ise ileri taşıyoruz” derler.

HAKAN CERAN/D.D Haber

Benzer Haberler