HAZ MEDENİYETİNİN İNTİHAR SÜRECİ DEVAM EDİYOR (2)

Y. Kemal Bozok
Y. Kemal Bozok

Latest posts by Y. Kemal Bozok (see all)

1. Bölümü Okumak için Tıklayınız

Yeme Hazzı:

Efendim; konumuzun ikinci bölümünde, sofraların güzelliği olan yiyecekler ve yemekler üzerine de iki paragraflık söz etmek gerekiyor. Ancak bu söze de kendi çocukluğumuzdan ve gençliğimizden haber vererek başlayalım. Bir köy insanı olarak fakir, bir çiftçi bir ailenin sıradan bir hayatını yaşa ya geldik. O, sıradan hayatın mutfaklarına kurulan yuvarlak yer sofralarında, göz kamaştıran demeyeceğim ama alt ölçüde bir zenginlikten söz etmenin imkânı yoktu. Ve biz, öğünlerini gün aşırı bulgur pilavıyla geçiren bir aileydik. Bulgur pilavı yemediğimiz öğünlerde de yoğurt, pekmez ve lahana turşusu süslerdi soframızı. İstisnasız her sabahlar da içtiğimiz ise tarhana ya da unlu mercimek çorbasıydı. Bütün bunlara rağmen biz, kendimizi zengin sayar: yoksul soframızdan mükellef bir “Haz ve Tat” alırdık. Ya bugünün sofraları… Bizim, köydeki yoksul sofralarımıza ne kadar benziyor? Hemen hemen hiç! Sadece, günümüz kahvaltı sofralarından haber vermem gerekirse; bir öğünde sofra üzerine konan tabaklar, bizim geçmişimizde bir haftalık kahvaltımızı idare etmeye yeter de artardı bile. Buna rağmen biz, yoksul sofralarımızdaki tek tabak içindeki çökelek ve “Gevrek Yufka Ekmek”in “Tat ve Haz”zını yaşadığımız dolulukta bir kahvaltıya şahit olamamaktayız sabah sofralarımızda. Doğrusu ya şimdiki sofralarımıza bakıyoruz da şöyle diyesimiz geliyor ve diyoruz da zaman zaman: “Osmanlı padişahlarının sofraları, bizim şimdilerde sıradan bulduğumuz sofralarımız kadar bile zengin değildi. O koca Fatih ve mevkidaşları var ya… En basitinden, ne domates salatası yedi ve ne de sabahları patates kızartması. Kivi, avokado ve benzeri meyveleri, “Lavaşkiri” cinsinden Hollanda/Fransız peynirlerini, İsviçre çikolatalarının en basitini dahi görmedi. Padişah saraylarının sofralarının ayarını fersah fersah geçen şimdiki sofralardaki kahvaltılardan alınan “Hazz”ın çocukluğumuzda yediğimiz bir lenger bulgur pilavından aldığımız “Hazz”ın gerisinde kaldığını da itiraf etmeliyiz bu arada. Ve bununla birlikte, günümüz sofralarından alınan bu “Zirve Hazz”ın çağdaş insan tarafından yeterli bulunduğunu da söylemek abesle iştigal olur. Evet, şu an ki insanın damarlarında sırf aroma aktığı halde o, bunca “Hazz”ı az bulmakta. Ve onun “hayat mücadelesi” dediği şey “Zirve Hazz”ın kurtluğundan başka bir şey değildir. Evet, o aç bir kurt misali, “Yeni Tatlar ve Yeni Haz”ların peşinde, lokanta lokanta gezmekte. Peki, bu gezilerde keşfedilen “7 Millet ve 70 Vilayet”e ait olan ve bin yıllardan beri onlara yetmiş de artmış olan söz konusu “Haz İsrafı” yetiyor mu günümüz insanına? Tabii ki hayır ve hâlâ ölçüsüz bir ihtiyaç bulunmakta yeni tat ve lezzetlere! Zaten, bu ihtiyaçtan dolayı televizyonlar, gün boyu yemek tarifleri vermekle meşgul.
Burada, “Yeni Nesil Diyet ve Beslenme Uzmanları”na da iki çift lafla dokunmak lazım. Malum; her televizyon kanalının bir beslenme uzmanı bulunuyor neredeyse. Ve bu uzmanlar, ağız birliği etmişçesine, günde üç öğün geleneksel yemeğin aralarında, birer “Ara Öğün”den söz etmekteler. Buna göre, gün içindeki öğün sayısı, neredeyse beşe, altıya, yediye uzanıyor. Daha dün, tarlada çalışan bizleri, iki üç öğünlük yemek kurtarırken, bugünün masa başında oturan insanlarına beş, altı yedi öğün yetmiyor; masanın çekmecesinde atıştırmalık “bir şeyler” önerilmekte. Gerçekten yetmiyor mu günümüz insanına bunca yemek? Eğer yetmiş olsaydı, ortalıkta bunca beslenme ve zayıflama uzmanı kadrosu oluşmazdı. Aslında, komik bir dilemma olan “Beslenme” ve “Zayıflama” uzmanlarının ortaklaşa çalıştığı bu hayatta bir taraftan yediren, öte taraftan zayıflatmaya çalışan bir ikilem yaşamakta insanlık. Peki neden? Bu sorunun tek cevabı var: Yemek yemeyi bir yaşam biçimi haline getirmek ve yenilen yemeklerden daha çok “Haz” almak… “Lezzet oburu” haline gelmiş olan damakları daha çok tatlandırmak…
Peki bunca “Hazz”ın kaynağı olan sayısız yemek tarifleri, sayısız aromalar, sayısız çeşniler modern insana yetiyor mu peki? Ne yazık ki bu sorunun cevabı da tek ve “Hayır, yetmiyor!” olarak çıkıyor karşımıza. Zira insan, ivme halinde yükselen yeme isteği ile bir haz canavarına dönüşmüş durumda. Daha çok “Haz Arayışı ve Keşfi” insan, gün içinde tükettiği yemek sayısını çoğaltıyor, çeşnisini artırıyor, yeme zamanı genişletiyor ama yine de yetmiyor. Bütün bunlar “Hazz”ının peşinde koşan insanı, sonunda obez yapıyor. işte, akıllı insanın o noktada durması gerekmekte… Zira bu agresif oburluk sonunda, haddinden fazla büyüyen vücudu insana “Hastalık Koleksiyonu” olarak dönüyor. Ee, burada dursa bari… Ancak insan, hâlâ “Hazz”ının peşinde, delirmiş gibi yemeye devam ediyor ve bu arada, zayıflama uzmanı ile sağlık uzmanının kapısını çalıyor: “Beni zayıflat, beni iyileştir!” yalvarmasıyla. Ve şimdi artık o insanın derdi zayıflamak ve sağlıklı yaşamak değil; yeniden başa dönüp “Hazz”ının peşinde koşmak. Kısacası günümüz insanı, “Daha çok yiyeyim, daha çok içeyim, daha çok haz alayım ancak ne şişmanlayayım ve ne de hastalanayım!” çaba içerisinde. Yani hedef, her halükarda daha çok haz!
Ya bir süre sonra, yemenin “Hazzı” daha da artar lakin “Hazz”ın kaynakları tükenir; “Yeni Haz”lar alma kolaylığı sonlanır ve yeryüzündeki mevcut “Haz ve Tat birikimi” nihayete ererse ne olacak? İşte, problem bu…

YUSUF KEMAL BOZOK/D.D Haber

Benzer Haberler