BİR ATTİLA İLHAN VARDI

Siyami Yozgat
Siyami Yozgat

Latest posts by Siyami Yozgat (see all)

“Attila İlhan ölür” demişti, her fani gibi o da göçtü bu dünyadan.
Bugün size; 80 yıllık ömrüne şiir, roman, senaryo, deneme, makale, anı, söyleşi ve çeviri dallarında onlarca eser sığdıran Attilâ İlhan’ı anlatmak istiyorum.
Attilâ İlhan, Türk edebiyatının tartışmasız en büyük ustalarından biriydi.
Hak’ın rahmetine kavuştuktan sonra neredeyse sadece şair yönü ön plana çıkartıldı. Oysa o, büyük bir şair olmanın yanında, entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuş bir düşünür, bir aydındı.
Türk romancılığına yeni bir dil, yeni bir soluk getiren iyi bir romancıydı.
Su gibi akardı şiirleri. Kendi müziğini, kendi ahengini, ritmini içinde taşırdı.
Bu yüzden pek çok müzisyen onun şiirlerini bestelemiş, şarkı yapmıştı.
Timur Selçuk, 70’lerde Attilâ İlhan şiirlerini bestelemiş; Ergüder Yoldaş, 80’lerin hemen başında yarattığı “yeni” müzik türünü neredeyse onun şiirinin üzerine kurmuş; Ahmet Kaya sesini Attilâ İlhan şiirleriyle duyurmuştu.
Attilâ İlhan şiiriyle ne zaman tanıştım bilmiyorum ama onunla yüz yüze tanıştığımda on sekiz yaşındaydım. Ankara’da Bilgi Yayınları’nın Kızılay’daki binasında görüşmüştük.
Hilmi Yavuz’un selamıyla gelmiştim. Yıl bin dokuz yüz yetmiş altının sonları mıydı, yetmiş yedinin başları mı?
Odasında edebiyatçı dostları vardı. O gün oradakilerden bir tek Selim İleri kalmış aklımda.
Bir köşede sessice oturup sohbetlerini dinlemiştim.
Beni kendine yakın bulduğunu, gençliğindeki heyecanlı halini bende gördüğünü söylerdi.
O yıllarda şiirle yoğun olarak uğraşıyordum. Ulusal yayın yapan dergilerde şiirlerim yayınlanıyordu.
Çeşitli yerlerde benim hakkımda yazılar yazdı. Her yere benim adıma referans bıraktı, “bu gencin gönderdiği şiirleri yayınlayın” diye fakat ben onun çizdiği çizgide yürümedim, onun referansıyla sağda solda görünüyor olmaktan tereddüt ettim.
Biz o zamanlar “Ülkemizi, insanımızı kurtarmak” adına büyük bir davayı yüklenmişiz sırtımıza. Attila İlhan, o zamanki ifadeyle komünist bir adam. Yaşadığım bu çelişki beni her zaman huzursuz etti o dönemde.
Şiirden yavaş yavaş uzaklaştım, karikatüre, çocuk edebiyatına yöneldim.
Her Ankara’ya gittiğimde ziyaretine giderdim. Güzel sohbetlerimiz oldu. “Bu çocuk da kim oluyor? Köyünden gelmiş bir çiftçi çocuğu, onun için ayıracak zamanım yok.” demezdi. Yazdıklarımı alır, yanındaki misafirlere okurdu beni onore etmek için.
Bir ziyaretim sırasında:
“Neler yapıyorsun çocuğum, görünmüyorsun?” dedi. Ben de; “Karikatür çiziyorum abi.” dedim. Çok kızdı. “Sen şiire kuma getirdin. Şiir kumayı sevmez.” dedi.
Attila İlhan genç şairlerle ilgilenen, onlara destek olan bir şiir ustasıydı. Has şiirin birbirine eklenerek nesilden nesile taşınacağına inanırdı. Her on yılda bir, diğer şair arkadaşları gibi seçtiği isimlerin şiirde bir yerlere gelmesi için çaba harcardı.
Bir röportajda şunları söylemişti:
“Kendi hesabıma 50’li yıllarda ben, genç şairlerden Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay ve Cemal Süreyya’yı tutmuştum. 60’lı yıllarda ise Arif Karakoç, Erol Çankaya ve Hüseyin Yurttaş’ı. 70’li yıllara gelince Yusufçuk’ta adını verdiğim üç genç şair, o tarihte henüz ilk şiirlerini yayımlamamışlardı bile, sonradan ufak ufak dergilerde görünmeye başladılar: Hürol Taşdelen, Siyami Yozgat ve Güniz Baykam! İlerde ‘iyi şeyler’ yapıp yapamayacakları, elbette bireysel sanat bileşimlerini gerçekleştirmelerine bağlı!” Diyerek beni ne kadar yüreklendirmişti anlatamam.
Attila İlhan, şiirde sese çok önem verirdi. Yazdığı bir şiiri saatlerce döne döne okur, eksik kalmış ya da kulağı tırmalayan bir ses arardı.
Bu yüzden onun şiiri kekeme bir şiir değildir. Gürül gürül akan bir ırmaktır.
Attila İlhan, Türk Halk şiirine ve klasik şiirimize hayrandı. Karacaoğlan’ı, Bayburtlu Zihni’yi, Emrah’ı, Seyrani’yi, Baki’yi Fuzuli’yi, Nedim’i dilinden düşürmezdi.
Onun kaderini büyük Türk milliyetçisi olarak gördüğüm Kemal Tahir’e benzetirim ben. Attila İlhan’ın da insanımıza, tarihimize ne kadar sevdalı olduğu sağlığında anlaşılamadı. Muhafazakâr insanlar tarafından ömrü boyunca “komünist” diye, “solcu” diye dışlandı.
Nur içinde yatsın. O, usta bir şair olduğu kadar; bu ülkenin kültüründen beslenen, bu ülkenin sesiyle seslenen, bu toprağın insanını seven bir gönül adamı, bir düşünür, gerçek bir Türk aydınıydı.
O, bu toprağın solcusuydu.
***
Şimdi de bir Atilla İlhan şiiri:
AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset
meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür…

SİYAMİ YOZGAT/D.D Haber

Benzer Haberler