FERHAT İLE ŞİRİN HİKÂYESİ

Vaktiyle, doğuda bir yerde; orta karar bir beylik vardı. Kurak bir arazi üzerinde kurulu olan bu beyliğin ortasından suları bol bir şehir yükselirdi. Şehrin yeşilliğine, yapılarının güzelliğine do¬yum olmazdı. Meydanlar çiçek kokulu, amber kokulu sokakları bir kentti burası.
Beyliği bir melike yönetirdi. Melikenin adı Tomris Hatun’du. Hatun’un yönetimi sertti, sözünü herkese dinletir¬di ama doğruluktan sapmazdı. Cesur yürekliydi, kimseye eyvallah etmezdi fakat asla kötülük yapmazdı. Bu arada Hatun hiç evlenmemişti; uygun bir erkeği olmamıştı. Genç yaşında tahta çıktığı için aşka vakti kalmamıştı. Bu nedenle Hatun, ken-dini ülkesine ve çok sevdiği kız kardeşine adamıştı. Güzeller güzeli kardeşinin adı Şirin’di. Şirin’i gö¬rünce kızlar gıpta eder, erkekler vurulur, bülbüller daha güzel öterdi. Çünkü Şirin kızın gözleri, denizler gibi en¬gin, gönlü ermişler kadar zengindi.
Devri saadetinin bir yerinde Tomris Hatun, Şirin için bir saray yaptırmak istedi. Onu karşısına alıp; “Şirin’im, sana bir müjdem var.” dedi. “Polatdağ’ın yamacına senin için bir saray yaptıracağım.”
Şirin; “Ama ben burada çok mutluyum abla.” diye karşılık verdi. “Sarayınızdaki küçük odacığım yeter de artar bana.”
Hatun, kız kardeşini duymadı: “Bu öyle bir saray olacak ki…” diye sürdürdü sözlerini. “Senin güzelliğine layık olacak. Adı da ‘Gül Sarayı’ olacak. Bütün dünya, Gül Sarayı’nın ününü duyacak. Saray mı senden şirin; sen mi saray¬dan… Bunun hükmünü insanlar verecek.”
Bu karar üzerine çalışmalar başladı. Ülkedeki en iyi malzeme toplandı, Polatdağ’ın yamacına depolandı. Sonra ülkenin en maharetli ustaları geldi ve ilk kazma vuruldu, inşaat başladı. Aradan aylar geç¬ti, sarayın duvarları yavaş yavaş yükseldi. Tomris Hatun, yanına Şirin’i aldı sarayı görmek için yola çıktı. Polat dağının yamacındaki yapıyı gördüklerinde iki kız kardeş de hay¬ran kaldı. İran sarayları bunun yanında kulübe sanılırdı. Çünkü sarayın taş dış duvarları oya gibi ince ince işlenmişti. İç duvar¬ları ve tavanı rengârenk desenlerle süslenmişti. Hele bir “Gül Bahçesi” vardı ki, görenin parmağı ağzında kalırdı. Sanki ağaç dalları birazdan kuşlarla dolacak gibi; güllere dokunsanız solacak gibiydi. Melike, sarayın karşısında hayran hayran durdu. Yanındakilere, bu güzel işleri hangi ustanın yaptığını sordu.
Görevliler; “Hacı Usta’yla oğlu yaptı.” dediler.
Tomris Hatun, maharetli baba oğlu merak etmişti; “Gelsinler de göreyirn.” dedi.
Bir süre sonra Hacı Usta’nın oğlu geldi. Nakışları işleyen bu hünerli eldi. Çizgileri kendi çizmiş, çiçekleri o seçmiş, nakkaşlıkta babasını da geçmiş. Tomris Hatun, bu geniş omuzlu, güzel yüzlü aslan gibi delikanlıya sordu: “Adın ne senin?”
Nakış ustası, ayaklarının ucuna bakarak; “Ferhat…” diye cevap verdi.
Tok fakat yumuşak bir erkek sesi önce sarayın duvarlarında sonra Şirin’in kalbinde yankılan¬dı. Ferhat ise Şirin’in güzelliğine takılıp kalmıştı. Ilgıt ıl¬gıt bir sıcaklık içine akmaktaydı içine. Şirinin yeşil bakışları üzerindeydi; kara gözleriyle o da Şirin’e bakıyordu. Yanıyordu içleri ikisinin de… Böylesinin adı karasev¬da olmalıydı.
Hatun; “Demek bu nakışları sen yaptın ha?” diye sordu.
Ustadan ses çıkmadı…
Tomris Hatun tekrarladı: “Usta, sen mi yaptın bu nakışları diyorum?”
Ferhat toparlandı: “Evet Sultanım.” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Tomris Hatun; “Güller ne kadar canlı!” diye hayretini dillendirdi. “Niye kokmuyor diye şaşıyor insan!”
Ferhat, mahcup bir eda ile önüne bakarken; “Sağ olun sultanım.” dedi. “O sizin güzelliğiniz.”
Melike, ustaya yaklaşarak; “Kendi sarayıma da bir gül bahçesi nakşettireceğim.” dedi bu kez.
Ferhat; “Emriniz başımızın üstüne sultanım!” diye mırıldandı. “Ne zaman isterseniz…”
Melike; “Yarın sarayıma gelmeni istiyorum.” dedi. “Hem emeği¬nin karşılığını alırsın, hem de yapacağın nakışlar için keşif yaparsın.”
Ferhat; “Peki Sultanım.” dedi ve yere diz vurup huzurdan çıktı.
***
Ferhat yalnızca nakış yapmaz saz da çalardı; bu nedenle ertesi gün, sarayın bahçesinde, elinde sazıyla huzura kabulünü bekliyordu. Bu arada, sazının tellerine dokunuyor ve güzel sesine tatlı nağmeler ekliyordu.
O sırada Şirin kız da bahçeye çıkmıştı; kulağına tatlı bir nağme ulaşınca şaşırdı: “Acaba kim çalıp söylüyor?” diye çevreye bak¬maya başladı. Tabi çok geçmeden bu musikinin kaynağının Ferhat olduğunu gördü, görünce de yüzü aydınlandı. Elindeki gülü, ona doğru attı ona. Gül yanına düşünce Ferhat meraklandı; dönüp gülün sahibini aradı. O aranırken Şirin bir ağaç arkasına saklandı. Ama Ferhat, saklananın dün saray inşaatında gördüğü ve gönlünü kaptırdığı sultan kız olduğunu anlamıştı; aşkla vurdu sazının tellerine: “Bahçede bir gül açtı / Bir göründü bir kaçtı / Bu nasıl güzel imiş / Görünmeden dolaştı…”
Bu dörtlük üzerine Şirin, gülümseyerek çıktı ağacın arkasından: “Sen saz da mı çalıyorsun?” diye sordu.
Ferhat gülümseyerek ayağa kalktı: “Evet.” dedi. “Adıma aşık da derler fakat düne kadar aşk nedir bilmezdim.”
Şirin kıkırdadı: “Haydi…” dedi. “Ne duruyorsun o halde? Bir başka şey çalsana bana.”
Ferhat dokundu tele: “Emir canandan gelirse, sözler de candan ge¬lir.” dedi. “Dön bana, dön gül yüzünü / Ya görünür, ya görünmez / Yar çok lakin sencileyin /
Ya bulunur, ya bulunmaz… Bir güneş doğdu buradan / Kısmetim vermiş Yaradan / Çık derim sultan saraydan / Ya salınır, ya salınmaz… Dağlarda geçirmişim yazı / Bülbüller ötüşür ya bazı / Senin gibi Sultan kızı / Ya bilinir, ya bilinmez… Ferhat der ki, açılmamış gonca / Boyu uzun, beli ince / Sendeki bel, şol huride / Ya bulunur ya, bulunmaz…”
Makamla söylenen dizeler Şirin’in yanağı pembeleştirmeye yetmişti. Bu nedenle daha da bir güzelleşti. Utanır gibi oldu, gözünü yere eğdi ve yan döndü. Ferhat devam etti, sazına vurdu. Şirin, daha fazla duramadı ve gülerek saraya kaçtı.
Bu ara Tomris Hatun’un Ferhat’ı beklediğini haber verdiler. Ferhat, saraya geçti ve bir süre sonra Hatun’un huzuruna alındı. Melike, hiçbir şey söylemeden ona bir kese uzattı: “Yaptığın nakışların karşılığı budur Ferhat Usta¬.” Diye seslendi. “Şimdi gidebilirsin. Seninle sonra yine görüşe¬ceğim.”
Ferhat; “Emir sultanımın.” dedi huzurdan çıktı. Ama bu arada içinden bir kuşku deresi akmaya başlamıştı. Garip! Huzurundayken Tomris Hatun, kendisine bir hoş bakmıştı. Sanki kadının gözlerinde değişik bir anlam vardı. Sanki… Her neyse! Fazla durmadı üzerinde Ferhat zaten aklı Şirinde kalmıştı.
***
Tomris Hatun, yaptırmakta olduğu Şirinin sarayına gerçek bir gül bahçesi de yaptırmak istiyordu fakat bahçıvanlar, bahçe olarak tasarlanan yerde gül tutmayacağını söylediler. Zira tabanda yeterince su yoktu. Bu kurak toprakta gül bahçesi kurmanın tek bir yolu vardı: Polatdağ’daki suyu düze indirmek… Fakat bu iş oldukça güçtü, hem de çok güç… Ancak Tomris Hatun, güçlükten yılmaz bir kadındı: “Tez ulaklar, tellallar çıksın!” diye emretti “Arzum herkese duyu¬rulsun. Polatdağ’daki suyu oradan indirene istediği verile¬cek. Gül bahçesine su getirenden hiçbir şey esir¬genmeyecek.”
Bu duyuru küçük beyliğe yayılınca, yaşlılar önce anlamadılar ve bir süre duyduklarına inanamadılar. Çünkü dağ yüce ve sarp üstelik su yolu olabilecek kısım kayalıktı. Bu nedenle Melikenin dediği olmazdı bu işti. İtiraz ettiler.
Şirin yaşlı ustaların itirazını duyunca ablasının yanına çıktı, duyduklarını anlattı: “İnsanlar böyle diyor ablacığım.” dedi. “Senin arzun asla olmazmış bu iş.”
Tomris Hatun, inatla Şirin’e baktı: “Niçin olmasın?” diye sordu. “Olur. O suyu getirecek bir insan çıkacaktır. “
Şirin itirazını sürdürdü: “Ama koca dağı delmek gerekirmiş.” diye karşılık verdi.
Tomris Hatun inatla sürdürdü düşünü: “Korkma, elbet biri delecektir o dağı…” diye cevap verdi.
Şirin gözlerini kocaman kocaman açtı: “Olur mu ablacığım?” dedi. “Koskoca bir dağ bu. Polatdağ… Gel, vazgeçelim bu sevdadan. Gül bahçem de olmayıversin.”
Tomris Hatun yumruklarını sıktı: “Olacak Şirin.” dedi. “Ben istiyorsam, olacak.”
Şirin çaresiz başını eğdi: “Peki ablacığım.” diye karşılık verdi. “Siz bilirsiniz.”
***
Bir zaman sonra Tomris Hatuna, nakkaş Ferhat’ın geldiğini haber verdiler. Bekletmedi hatun ve nakış ustasını huzuruna aldı: “Konu nedir Ferhat usta?” diye sordu. “İhtiyacın nedir, ne istersin?”
Ferhat, kararlı bir ifadeyle; “İzin isterim sultanım.” diye karşılık verdi. “Polatdağ’dan suyu şehre ben indireceğim.”
Tomris Hatun’nun kaşları yukarı kalktı, belli ki şaşırmıştı: “Fakat sen bir nakkaşsın Ferhat Usta, ellerin kalem tutar.” dedi. “Bu iş ise, pehlivanların işi… Elindeki küçük bir külünkle olmaz bu. Bir de… senin pazun yeter mi bu işe?”
Ferhat kararlılığını bozmadan; “Yeter sultanım.” diye karşılık verdi. “Bu külünk ve bu pazılarla deleceğim o dağı.”
Tomris Hatun; “İyi düşündün mü?” diye sordu tekrar.
“Düşündüm sultanım.” diye cevap verdi Ferhat. “Bu haberi işittiğimden beri, geceler boyu gözüme uyku girmez; hep düşünürüm. Bu işi aklım kesiyor. İzin verin, hemen başlayayım. Vurayım külüngü dağa…”
Güldü; “Bakıyorum bileğine güveniyorsun.” dedi Tomris Hatun.
Kafasını salladı: “Bileğimden çok, yüreğime güveniyorum Sul¬tanım.” diye karşılık verdi Ferhat.
Diyecek başka söz kalmamıştı, Tomris Hatun; “Peki başla öyleyse.” dedi.
***
O günden sonra, gece-gündüz demeden koca Polatdağ’dan kazma- külünk sesi geli¬yordu. Bütün şehir, kulak kesilmiş merakla dinliyordu bu sesi. Anlaşılan o ki Ferhat, bütün gücüyle külüngü kavrıyor ve taşa bloklara vuruyordu. Her vuruşunda sanki şimşek çakıyor ve gök gürültüsü benzeri sesler geliyordu. Arada bazen külünk sesi susuyordu; o zaman, dağdan aşağı doğru bir ince saz sesi ini¬yordu.
Bu günlerin birinde… Bir kuşluk sıcağında kan ter içinde çalışan Ferhat’ın yanına bir gül düştü. Nakış ustası şaşırdı, dön¬dü, baktı. O anda Şirin’in tatlı bakışları işledi kanına. Sultan kızı tatlı tatlı gülerek geldi, Ferhat’ın yanı başında durdu. Tatlı bir sesle; “Becerebilecek misin Ferhat?” diye sordu. “Epey oymuş¬sun ancak üstesinden gelebilecek misin koca dağın?”
Ferhat, alnında biriken terleri elinin tersiyle silerek; “Şirin’imin gülistan’ına bu su inecek.” diye cevap verdi. “Bunu mutlaka başar¬mam gerek.”
Şirin, oradaki taşlardan birinin üzerine oturdu. Ferhat, külüngünü bıraktı ve eline sazını aldı; usuldan usuldan vurdu teline: “Gözlerim yolda imiş. / Baktıkça Şirin dermiş. / Ben Şirin’i gözlerken, / Ferhat murada ermiş.”
Şirin gülümsedi; o da Ferhat’a karşılık verdi: “Ben bir yare kul olmuşum. / Ona yanmış, kül olmuşum. / Kuşdilini bilmez iken, / Vallahi bülbül olmuşum…”
Ardından yine Ferhat aldı sözü: “Sultan kula kul m’olur? / Yanan güneş kül m’olur? / Polatdağ’dan inmezse su, / Gülistan’da gül m’olur?”
Söz bu kadardı. Şirin oturduğu yerden kalktı, Ferhat’a yaklaştı. Bu arada Ferhat da sazını bir kayaya dayadı. İki sevgili hasretle kucaklaştılar. Bu öyle bir sarılmaydı ki nerdeyse Polatdağ eriyecekti.
Bir süre sonra Şirin kız; “Gideyim artık Ferhat’ım.” dedi. “Gün batıyor. Saray halkı merak eder beni.”
Son bir kez sarmaşıp ayrıldılar. Ferhat, Şirin’inin arkasından uzun uzun bak¬tı; sonra vurdu sazın tellerine: “Polat Dağı derler adına. / Yola gelmez dağıdır, / Gelir yanıma yanıma, / Cümle gamım dağıtır… Ver külüngü Şirin’im. / Göğsüm Ferhat dağıdır. / Dilin bülbül, yüzün gül, / Sinem Cennet bağıdır…. Bu dağ yüzüme gülmez. / Sensiz güller yetişmez. / Ak gerdanın üstüne, / Saçın aşkım ağıdır.”
Şirin gözden ırayınca işe tekrar sarıldı Ferhat. Sanki külünge kanat ta¬kılmıştı. Her vuruşta devasa dağ oyuk oyuk deliniyordu. Koca koca kayalar düşüyordu yamaçtan aşağı; yerleri kovuk kovuk kalıyordu. Bu minval üzere günler geçti, ay oldu. Birinci ayın sonunda kentli, su sesini seçer oldu. Herkes şaşkınlık içindeydi; su ha indi ha inecek… Herkes heyecanla sonucu bekliyordu. Ve sonunda su sesi duyuldu; bu ses külüng sesini bastırmıştı. Polatdağ’dan fışkıran su şakır şakır akmış ve Gülistanın bahçesine kadar inmişti. Evet, sonunda Ferhat, koca dağı delmişti.
Suyun ardından Ferhat da indi dağdan. Sazı omzunda, külüngü elinde gelip Tomris Hatun’un önünde eğildi.
Tomris Hatun şaşkındı, lakin belli ki sevinmişti. Gözleri ışılıyordu. Tahtından kalktı, Ferhat’ın yanına yaklaştı: “Olmazı olur yaptın Ferhat.” dedi. “Dağı deldin. Gülistan’a su getirdin. Dile benden ne dilersin şimdi.”
Tomris Hatun, merakla bakıyordu. Ferhat’a… Acaba ne dileyecekti? Evliliğine mi talip olacaktı acaba? Ah keşke!
Ferhat kararlı bir ifadeyle; “İlk gün söylemiştim sultanım.” dedi. “Bileğime değil, yüreğimeydi güvenim. Şimdi ise senden yüreğimin dileğini isterim.”
Tomris Hatun merakla; “Nedir o dilek Ferhat?” diye sordu. “Söyle hele!”
Ferhat; “Senden gül bahçelerinin gülü, güzeller güzeli Şirin’i isterim sultanım.” diye karşılık verdi.
Tomris Hatun’un gözlerinde şimşekler çaktı: “Şirin’i mi?” diye sordu. “Çıldırdın mı sen be adam? Dağ güneşi beynini yakmış galiba. Kendine gel, Nakkaş Ferhat. Sultan kızı, böyle bir yanık çörek istenir gibi isten¬mez. “
Ferhat, bu tavırdan hoşlanmamıştı: “Ne istersem vereceğinizi söylemiştiniz.” dedi. “Hani sultan sözü!”
Tomris Hatun; “Böyle çılgınlık edeceğini ummamıştım.” diye cevap verdi. “Şeh¬zadelerin bile istemeye cesaret edemediği Şi¬rin’i bir nakkaş parçasına mı vereceğim?”
Ferhat beyninden vurulmuş gibi oldu: “Nakkaş parçası mı dediniz?” diye karşılık verdi. “Şimdi böyle mi olduk Hatun?”
Tomris Hatun çok kızdı: “Küstah!” diye bağırdı. Sonra askerlerine döndü: “Tez zindana atın bu adamı!”
Muhafızlar, koşuştu ve kargı Ferhat’ı tutup yaka paça çıkardılar huzurdan ve götürüp karanlık zindana attılar. Bu olayı duyan şehir halkı ağladı; kızlar, kadınlar karalar bağladı. Şirin bile ablasına baş kaldırdı. Öfkeyle huzura çıktı ve kalbindekini bir bir anlattı ablasına. Sanki çıldırmıştı: “Ferhatsız yapamam ben!” diye bağırdı. “Onsuz dünya ha¬ram bana!”
Tomris Hatun böyle bir tavır beklemiyordu: “Sus Şirin!” diye seslendi. “Sen ki bir şah kızısın. Nasıl böyle ko¬nuşursun!”
Şirin gözyaşları içinde diz çöktü: “Aşığım abla.” diye karşılık verdi Tomris Hatun’a. “Aşk! Bilmez misin bu sihirli kelimeyi? Sevmeyi bilmez misin sen?”
Tomris Hatun da yığıldı yere: “Bilirim Şirin biliriz.” Derken onun gözleri de yaş içindeydi. “Hem de çok iyi bilirim. Bu işte senin bil¬mediğin bir şey var kardeşim. Ama öğren: Ben de ilk görüşte vuruldum o ustaya, nakkaş Ferhat’a. Bil ki onu, ben de seviyorum… “
***
Ferhat’ı zindan’daydı. Zavallı gencin yüreğini ayrılık acısı akıyordu. Şirin’in aşkı alev alev yakıyordu içini. Şiirler, türküler, gazeller akıyordu dudaklarından: “Aşkıyla Şirin’in ağlarım. / Yüreğim kara bağlarım. / Polatdağı’dan akan soğuk su, / Durman, eğilin yüce dağlarım… Görmeyeli ben cananı… / Yakar oldu hasret canımı. / Alevle yanmış, kül olmuşum. / Kurutur bu hasret kanımı…
Sonuçta zindancılar da insandı; döşlerinde taşıdıkları taş değil yürekti. Tomris Hatun’un yaptığı haksızlığa dayanamadılar ve bir gece Ferhat’ı kaçırdılar. Tabii ki, Tomris Hatun, bunu öğrenince deliye döndü fakat kuş uçmuştu artık kafesten. Zindandan çıkan Ferhat dağlara vurdu kendini. Artık koyaklarda, kovuklarda tek başına geziyordu. Zavallı aşığın yolu gide gide çöllere vardı dayandı. Meğerse nerede olduğunu bilmeden, ünlü Hürmüz Şah’¬ın ülkesine girmişti. Doğal olarak şah’ın adamları onu gördüler. Tutup huzura götürdüler. Şah, üstü başı lime lime olmuş, saçı sakalına karışmış, gözleri yaşlı bu adama baktı; merak etmişti hikâyesini. Bu halinin nedenini sordu. Ferhat, ta baştan aldı ve her şeyi bir bir anlattı. Aş¬kını, macerasını… Şah, onu dinledikçe şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüyordu.
Ferhat’ın dağı deldiğini öğrenince; “Benim ülkem de susuz Ferhat.” dedi. “Şu kar¬şı dağı deler, şehre da su indirirsen, seni Şirin’¬ine kavuştururum.”
Aşk ateşi içindeki Ferhat’a koca dağlar dayanır mı? “Hay hay!” dedi şaha. Aldı külüngü, dağa çıktı. Hakk’ın verdiği olağanüstü gücüyle koca koca kayaları üst üste yıktı. Kırk güne kalmadan, bu koca dağın suyunu da yol yaptı şehre indirdi. Hürmüz Şah’ın ülkesindeki kuraklığa son verdi. Bu başarı üzerine Hürmüz Şah, Tomris Hatun’a bir name yazdı ve en hızlı tatarlarla yolladı. Namede; “Ey Tomris Hatun! Şah kızı, tüm iyilikler üstüne olsun, ül¬ken bollukla dolsun. Bu nameyi yazış nedenim, kız kardeşin Şirin’i oğlum Fer¬hat’a istemektir. Nameyi eline aldığında, derhal kızı nikâh edip ülkeme göndermeni diliyorum. Eğer dileğimi yapmazsan, sen bilirsin. Bilesin ki, Şirin’i zorla alırım, sen de mecburen verir¬sin.”
Beyliğin başkentine ulaşan name, Tomris Hatun’u kızdırmaya yetmişti. Aslında o da Fer¬hat için savaşa hazırdı zaten; bu nedenle şahın elçilerini en yüksek perdeden azarladı: “Hürmüz’ün şahlığı kendine beyler, bilin ki bana sökmez.” dedi. “Varın gidin şimdi. Şahınıza söyleyin ki avaşa hazırlansın. Ordumla koca ovada bekliyorum onu.”
Tomris Hatun’un sözlerini işiten Hürmüz Şah, şaşırdı; küçücük bir beyliğin kendisine kafa tutmasına bir anlam verememişti. Hele kafa tutan bir kadın olunca iyiden iyiye kızdı: ” Tomris Hatun savaş istermiş ha!” dedi. “O halde sonu deldi de¬mektir.”
Kısa bir zaman sonra iki ordu, iki ülkenin ortasında yer alan koca ovada karşılaştılar. Tomris Hatun, al bir ata binmişti. Atlılarının önündeydi ve tıpkı bir erkek gibi savaşa savaşa düşman saflarını aştı. Şahın bulunduğu tepeye doğru çılgın gibi koşuyordu. Bu arada elindeki gök kılıcı kızıl bir bayrak gibi önüne gelene sallıyordu; salladıkça coşuyor ve ba-ğırıyordu: “Ferhat’ım! Yiğidim! Aşkım. Sevdim seni, ben de sevdim…” diyordu.
Sonunda serseri bir ok buluverdi genç kadını göğsünü. Azala azala kesildi Tomris Hatun’un sesi. Atının üzerinde tutunamadı, vücudu yana kaydı, bir çuval gibi düştü toprağa. Kanlar içinde yuvarlandı, sarsıla sarsıla verdi kaybetti. Doğruydu; ne yazık ki o da sevmişti Ferhat’ı lakin karşılıksız aşkını elde edeme¬mişti.
Savaş bitince Hürmüz Şah ilerledi, kuvvetleriyle beyliğin baş şehrine girdi. Tomris Hatun’un sarayına vardı. Oradaki ilk işi Şirin’i alıp Ferhat’a ver¬mek oldu. Bununla kalmadı, ömür boyunca onlara kol kanat gerdi. Böylece iki sevgili çok mutlu oldular. Yürekleri aşkla, yuvaları sevinçle doldu.
Ferhat’¬ın deldiği dağlar hâlâ onun sesiyle çağlamakta, pınarlar coşkuyla ağlamakta: “Uyan Şirin, uyan, Ferhat’tır gelen. / Gül yüzün uğruna, dağları delen. / Görem güzel gözün, gülsün gül yüzün. / Uyan Şirin uyan, Ferhat’tır gelen…”

TURGAY ALKAN/D.D Yaşam

Benzer Haberler