HASAN SABBAH DİNSİZ MİYDİ? (1)

Bozkır’ın iki temel taşı Türk ve Moğol halklarının ortak organizasyonu sayılan Cengizli İmparatorluğunda, Kurucu Kağan Timuçin’in ölümünden sonra, Hakan’ın torunlarından Mengü Han, tahta geçtiğinde tarihler, 1253’ü gösteriyordu. Yeni Han, kardeşi Hülagü’yü Batı Asya’daki fetihleri yeniden başlatması için görevlendirdi zira daha evvel fethedilen İslam topraklarının büyük kısmı Cengizlilerin elinden çıkmıştı. Büyük hakandan vazifeyi alan Hülagü, batıya doğru hareket ederek, yol boyunca birçok devleti yıkıp toplumları hakimiyeti altına aldı. Bu sefer esnasında, arkasında kanlı bir iz bırakan Hülagü, 1256 yılında Hazar Denizi’nin alt ucunda, Azerbaycan bölgesinde yer alan ünlü Alamut Kalesi’nin bulunduğu elburz yöresine ulaştı. Başta Alamut olmak üzere, İsmailiyye Devleti’nin hüküm sürdüğü diğer kaleleri birer birer ele geçirdi. Yalçın kayalıklar üzerinde yer alan kartal yuvalarına yerleşmiş olan ve etrafta “Haşhaşi” olarak bilinen Hasan Sabbah Fedailerini acımasızca kılıçtan geçirdi; bununla kalmadı son Haşhaşi reisi olan Rükneddin’i uzun aramalar sonunda ele geçirip öldürdü. Böylece 1090 yılında kurulan Alamut Devleti, tam 166 yıl çevresine dehşet saçtıktan sonra Sekizinci İmam/Sekizinci Şeyh-ül Cebelin katliyle birlikte tarihin karanlıklarına gömüldü.

HASAN’IN ALAMUT’U DEĞİL, ALAMUTLARI VARDI
Sadece Alamut Kalesi’nden ibaret, bir başka imparatorluğun içinde yuvalanmış, kaçak bir yapılanma olduğu sanılan Sabbahiye Devleti, Hazar bölgesinde altı, Kuzistan bölgesinde iki, Suriye’de yedi ayrı kaleye sahipti ve bu kaleler, Büyük Selçuklu Devleti’nin bağrından fışkıran çıbanbaşları gibi kan kırmızısıydı. Çevredeki Sünnilere, Sünni devletlerin idareci ve hükümdarlarına rahat yüzü göstermeyen “Sabbah Fedaileri”yle bunca yıl mücadele etmelerine rağmen bir sonuç alamayan İslam hükümdarlarının yapamadığını Şamanist bir orduya komuta eden, Cengizli Kağanlığının Batı ırduları komutanı, Cengiz Hanın torunu Hülagü yapmıştı. Böylece Türk-Moğol kağanı, daha Batı Seferinin başında, lanetli İsmaili taifesini darmadağın etmeyi başarmış oluyordu. Ancakhülagu’nun asıl amacı bu değildi.

CENGİZLİLERİN İNTİKAMI ACI OLDU
Aslında bu Cengizli yürüyüşü, aynı zamanda bir intikam seferiydi. Bir süre önce Moğollara karşı, Fransa ve İngiltere’ye ortak çalışma teklifi götüren Haşhaşin elçileri, bu isteklerinde başarısız olmuşlardı. Buna rağmen sonunda başarısızlık bile olsa “Moğal’a karşı müttefik arayışı” onların birinci sabıkasıydı. Haşhaşiyunun, Cengizli Hanedanına karşı işlediği ikinci sabıkaları ise daha vahimdi: Yıkılmadan üç yıl önce Alamut’un sondan bir önceki Şeyh-ül Cebeli Alaaddin Mahmut, Karakurumda mukim Büyük Moğol Han’ı katletmek için oraya tam dört yüz fedai göndermişti. Verilen vazifeyi yerine getirmekte başarısız olan fedailer, ele geçirilip suçlarını itiraf edince, Moğollara kalan, devasa bir orduyla çıkagelip “terör yuvası” Alamut’u yerle bir etmekti ve onlar bunu başardılar. Belki de Cengizlilerin, İslam dünyasına yaptıkları tek iyilik bu idi.

1.Kitap: SERGÜZEŞT-İ SEYYİDİNA/EFENDİMİZİN İŞLERİ
Kuş uçmaz kervan geçmez, zaptı namümkün İsmaili kaleleri, başta Alamut olmak üzere birer kitap zenginiydi. İki yüz yıla yakın birikim, el yazması ciltler şeklinde geniş kütüphaneleri dolduruyordu. Kağan Hülagü, işgal sonrası, her daim yanında Vakanüvis olarak taşıdığı Alaaddin Ata Melik Cüveyni’yi, Alamut Kalesi başta olmak üzere tüm kale serisini elden geçirmekle görevlendirmişti; burada “elden geçirmek” tabiri yanlış oldu, onun yerine “yakıp yok etmek” desek daha doğru olacaktı. Neyse! Bilge Cüveyni, kendisine verilen görevi yerine getirdi; belki de binlerce cilde ulaşan “Batıni Külliyat”ı gözden geçirip gerekeni yaptı. Bunca kitabın arasından bir tanesini de kendine ayırdı ve adını taşıyan tarihin dördüncü cildine, söz konusu kitabı ekledi. Hacimi dar bir risale olan o “Kazazede Kitap”ın adı “Sergüzeşt-i Seyyidina” yani “Efendimizin İşleri”ydi. Següzeşt’te, ismini koymamış olan bir yazar, Hasan Sabbah’ın hayatını konu edinmişti. İşte, Şeyh-ül Cebel/Dağın Şeyhi’nden kalan birinci kitap bu, Sergüzeşt-i Seyyidina…

2.Kitap: M.POLO’nun SEYAHATLERİ
Sabbah’ı anlatan ikinci kitap ise bir hatırat… “Seyahatname” adındaki bu kitap Marko Polo tarafından kaleme alınmıştı. Marko Polo, İtalyan ya da Macar olduğu hususunda kuşkular bulunan Kaşif-Tüccar Nikkolo Polo’nun oğlu olup Papa Dokuzuncu Gregorius’un mektubunu Cengizli İmparatorluğu Hanı Kubilay’a götürmek için Çin’in başkenti Hanbalık’a gittiğinde, henüz yirmi beş yaşındaydı ve Alamut Devleti yerle bir edileli on beş yıl olmuştu. Buna rağmen Asya hâlâ Haşhaşi kaynıyordu. Kubilay tarafından, Asya’nın büyük şehirlerini görüp tanıması ve gördüklerini yazması için görevlendirilen Polo, bu görevi yerine getirmesi için harcadığı on yedi yıl içerisinde, gittiği her yerde Hasan Sabbah ve Alamut hikâyeleriyle karşılaştı. Halk arasında, tüm canlılığı ile yaşayan bu hikâye, zaman içinde tam bir masala dönüşmüştü. Söylencelerden pek etkilenen Polo, Avrupa’ya dönünce “Seyahatname-i Marko Polo” adı altında Asya maceralarını, bu arada işittiği “Alamut Hikâyesi”ni de ezotik bir dille kaleme aldı. Avrupalıların çok etkilendiği bu kitap, elden ele dolaşarak bir “Hasan Sabbah Efsanesi” hâlinde zihinlere yerleşti.
Şimdi elimizde, o asırlarda yazılmış iki temel kitap bulunmakta: Bunlardan biri, kalenin içinden bir meçhul kalem taraından yazılmış olan “Següzeşt-i Seyyidina” diğeri, kale dışında, duyumlara göre kaleme alınmış olan “Marko Polo Seyahatnamesi…” İşin garibi ise bu iki kitabın anlattıklarının pek de birbirine benzememesi. Ancak aradan geçen asırlar içerisinde, dünya okuyucusunun “Seyyidina”dan haberdar olmamasına rağmen “Seyahatname”den çok etkilendiği görülüyor; öyle ki konuyla ilgili olarak, Marko Polo’yu temel alan onlarca roman ve benzeri kitap yazılmış olmasına rağmen hâlâ ilginin tükenmemiş olduğu somut bir gerçeklik olrak önümüzde duruyor.

İKİ KİTAPTAN, DOĞRU YAZAN HANGİSİ?
Polo duyumlarına, kendi muhayyilesinde oluşturduğu olağanüstü bir Alamut manzarası ve Hasan Sabbah tiplemesi ekleyerek muhayyel bir manzara betimlerken, “Seyyidina” bu imgelerden hiç bahsetmiyor. Polo’ya göre; Sabbah, çevreden topladığı genç insanları karşısına alıp onlara, cennete gidip gitmeyeceğini soruyor. Fedai adayının olumlu beyanı üzerine, kendi eliyle ona bir bardak “Cennet Dolusu” içiriyor. Aslında bir Afyon şurubu olan “Cennet Suyu”nu içen genç adam, kendinden geçince huzurdan alınıp kalenin saklı bahçesine indiriliyor. Burası öyle bir bahçedir ki tam bir “Yalancı Cennet” şeklinde dizayn edilerek, İslami literatürde sözü edilen “Kökü yukarıda, dalları şağıda Tuba Ağaçları” dört bir yanı kaplamış hâldedir. Ağaçların altından akan süt ve şarap derecikleri, misk-ü amber kokulu çiçekler, billur sesli cennet kuşları, baygın tütsüler ve Cennet’in olmazsa olmazı Huri kızı Vildanlar… Altın tahtlar üzerinde bal şerbeti yudumlayan Vildanlar, bir yandan da ellerindeki garip enstrümanlarla egzotik şarkılar ırlamaktadırlar. Bir kısım kızlar, müzik eşliğinde ve tülden kıyafetlere bezenmiş olarak, yarı üryan bir şekilde uçar gibi raksederek manzarayı dayanılmaz bir şekle dönüştürmekteler.
Ve fedai adayı, az evvel içirilen afyon şarabının etkisinden kurtulup gözlerini açtığında, olağanüstü cennet manzarasıyla karşılaşınca, buraya taşınan herkes gibi çarpılır. Böylece fedai namzedinin bir haftalık cennet macerası başlamış olur. Bu süre içerisinde, genç adam yer, içer ve kızlarla beraber olur. Sürenin bitiminde kendisine sunulan ikinci bardak afyon sütüyle bayılır ve gözlerini açtığında kendisini “Seyydina/ Efendimiz”in karşısında bulur. Pozisyon, bir hafta öncesinin aynıdır ve genç şaşkın, kısa bir an içinde bir hafta süren olağanüstü bir “Macera-ı Cennet” yaşadığını sanarak, kendisine bu güzelliği bahşeden “Şeyh-ül Cebel”in önünde secdeye kapanır. Şeyh, ona yaşadığı anı beğenip beğenmediğini sual eder. Elbette beğenmiştir genç fedai. Bu kez Sabbah; “Oraya temelli gitmeyi arzu eder misin?” diye sorar. Doğal olarak; fedai, her ne pahasına olursa olsun “Hasan Sabbah’ın Cenneti”ne gitmek isteyeceğini belirtir. Ancak bunun tek şartı vardır; “ Alamut Şeyhi”nin her dediğini yapmak… Ucunda ölüm olsa bile…

KALELER, 20 BİN “CENNET SEVDALISI” FEDAİ İLE DOLUYDU
Polo’ya göre, “Cennet Sevdalısı” yirmi bine yaklaşan fedai, sürekli haşhaş/esrar içiyorlardı; bu yüzden, onlara “Haşhaşinler” deniyordu yani “Esrarkeşler…” Esrarkeş fedailer, çıktıkları suikast ve terör seferlerinde bile yanlarından esrar keselerini ayırmıyorlardı yoksa onca cinayeti, hem de şehirlerin uluorta/meydanlarında, onca insanın gözleri önünde işlemeleri mümkün müydü? Asla! Böyle bir ölüm yolculuğuna gönüllü olarak herhangi bir Avrupalının çıkmasının imkanı yoktu; bu yolculuğa ikna olmanın bir tek yolu vardı o da “Yalancı Cennetler”de bizzat yaşadıktan sonra ve onca esrarla kafasını tütsüleyerek… Bunun başka yolu yoktu!
Oysa “Sergüzeşt-i Seyyidina” risalesinde ne cennetlerden, ne haşhaş partilerinden söz ediliyordu; ne de Hasan Sabbah, Polo’nun çizdiği resimdeki “Şeytan”dı. Bırakın Şeytan’a benzemesini Seyyidina, biraz “fazla dindar” bir Müslüman şeyhti ve her şeyh gibi namazında niyazında olması muhtemeldi. Bununla birlikte “Keyif veren maddeler”in kullanılması hususunda tam bir yasakçıydı hatta oğlunun birini de “ayyaş” olduğu veya içki/esrar içtiği için cezalandırmıştı. “Seyyidina” gibi herkesin bildiği bir gerçek daha vardı; o da “Onikiimamcı” şia mezhebine mensup bir ailenin oğlu olan genç Hasan, “Rey Medreseleri”nde tahsil yaparken on yedi yaşında karşılaştığı Emire Zarrab adlı bir dai/propogandistin etkisinde kalarak mezhep değiştirmiş ve “Onikiimamcılık”tan “Yediimamcılık” inancına geçmişti. Bu geçişte Yediimamcıların, “sarhoşluk veren maddeler”e karşı sert tutumunun bir etken olduğu da malûm malımattandı. Yani genç Sabbah, ailesinin inancını terk edip esrara karşı toleranssız bir başka mezhebin bağlısı olmayı tercih etmişti. Ömrü boyunca da o inanca bağlı kalmış olmalı; tabi, bununla birlikte bağlıları da “İsmaili” yani “Yediimamcı”ydı ve en az imam kadar, “kafa yapıcı madde”lerden uzak duruyorlardı.

AHMET YOZGAT/D.D Haber

 

İkinci Bölümü Okumak için Tıklayınız

Benzer Haberler