ANADOLU ÜZERİNE TEOLOJİK SENARYOLAR (1)

Ve Savunma Bitti, Şimdi “Hücum!” Zamanı…

Kanaatimizce dünya savaşlarının ilki sayılabilecek olan Vaterloo Savaşının müsebbibi Fransız devlet adamı Napolyon Bonapart şöyle demişti: “Dünya tek devlet olsaydı, başkent İstanbul olurdu.”
Batılı tarihçiler geçmişte, dünyanın en önemli coğrafi noktalarının nereler olabileceği üzerine çeşitli fikirler ortaya atmışlardı. Onlar, buna “World Heart/Dünyanın Kalbi” diyor ve soruyorlardı; “Dünyanın kalbi neresidir?” diye. Bu sorunun cevabı çoğunlukla Ortadoğu oluyordu. Ardından ekliyorlardı söz konusu tarih erbabı; “Ortadoğu’ya sahip olan dünyaya hâkim olur. Ancak Anadolu’ya sahip olan Ortadoğu’ya sahip olur; ancak Anadolu’ya sahip olmak için de İstanbul’a sahip olmak gerek.”
İşte bu sebeple; dünyanın siyasetle idare edilmeye başladığı kadim tarihlerden bu yana milletler, Ortadoğu’yu ele geçirmek için savaşmışlardı. Fakat Anadolu’ya hâkim olmadan Ortadoğu’ya sahip olamayacaklarını anlamış ve gözlerini hep “doludizgin gelip uzak Asya’dan, bir kısrak başı gibi Akdeniz’e uzanan” buralara yani Anadolu topraklarına dikmişlerdi. Fakat kısrakbaşının kilidinin de İstanbul olduğunu anlamakta gecikmemiş ve tarih sayfalarının önemli bir kısmını, “İstanbul Kuşatmaları” hikâyeleriyle doldurmuşlardı.
Arkamıza dönüp baktığımızda tarih, bize dünya devlerinin Anadolu topraklarında hüküm sürdüklerinin gösteriyor. Arzın uzun ömürlü imparatorluklarının çoğu da yine Anadolu merkezli olarak karşımıza çıkıyor. Ya da Anadolu toprakları üzerinde uzanarak başka diyarlarda devam ediyor. Neredeyse zamanın her asrında öneminin korumuş olan “Kısrak Başı” doğal olarak hırslı kralların, açgözlü generallerin, doyumsuz imparatorların hedefi olmuştu tarihin sarı sayfaları boyunca. İşte bu toprakların gizemli çekiciliği, yüce dağlanın eteklerinde yapılan pek çok vuruşmaların; ova ve yaylar olsun bağrında yaşanan sayısız mücadelelerin yanı sıra üzerine en şeytani plânların ve fitne komplolarının kurulmasına da sebep olmuştu. Daha derli toplu söylemek gerekirse “Anadolu üzerine, gelecek senaryoları yazan millet yok gibidir.” Dense yeridir. Bu kadim tarihte de böyleydi, günümüzde de böyle devam edegidiyor.
Madem öyle, o halde gelelim günümüze ve başlayalım Anadolu üzerine olası senaryoları irdelemeye…
***
Yaklaşık altı yüzyıl, Anadolu üzerine kurulan açgözlü planları, birer paçavraya çevirip küflü mahzenlerin tozlu raflarına hapseden Osmanlı Türkleri, ne yazık ki sonunda uğursuz senaryo sahiplerinin elbirliği etmeleri neticesinde diz üstü çöktü.
Böylece Mülkün Kalbi sahipsiz kaldı. Günümüzden yüz yıl evvel, aralarında geçici olarak anlaşarak dünya savaşı çıkartan ve “Mülkün Kalbi”nin sahibini çökerten açgözlü “Mavi Krallar,” bu kez, anlaşmazlığa düştüler. Zira her birinin savaş sonrası için ayrı bir planı vardı. Aslında planın özü aynıydı: “Dünyanın kalbini ben ele geçirmeliyim!” Mülkün Kalbinin altı yüz yıllık efendisini çökertmede kolayca anlaşan akbabalar, yeni efendinin kim olacağı konusunda bir türlü anlaşamamışlardı. Bu anlaşmazlığın sonunda bir savaş daha yaptılar; 2. Dünya Savaşı…
Yeni efendiyi belirlemeye bu kapışma da yetmedi; ardından, Soğuk Savaş dönemi geldi. Tabii ki yer yer sıcak savaşlar ve terörizm…
20. yüzyıl içerisinde, Dünyanın her neresinde olursa olsun; tüm savaşlar ve asimetrik kapışmaların bir tek nedeni vardı: Ortadoğu’yu/Anadolu’yu ve İstanbul’u yani “Mülkün Kalbi”ni ele geçirmek… Zira “Âlemin Kralı” olmanın başka bir yolu yok. Bunu herkes bilir, yalnızca biz Türkler ve Mülkün Kalbi içinde kan gibi dolaşan Araplar ve Kürtler haberdar değiliz; maalesef.
Bu gerçeğin bir diğer Müslüman unsur İranlılar bile farkında demekte bir mahzur yok. Bizim yani Türk, Arap ve Kürtler’in bilmeyişinin nedeni, yüz yıllık derin uyku dönemi. Efendiyi yani Osmanlı’yı çökerten leşsever kbabalar, ikinci bölüşümde de aralarında anlaşamayınca Mülkün Kalbinin çalışmasını, geçici olarak durdurmuş ve içindekileri uyutmuşlar. Amaçları; mazlumlar uyurken ama anlaşarak ama savaşarak yeni efendiyi belirlemekti.
Şimdi yüzyıllık uyku bitti/bitiyor, uyandırıldık/uyanıyoruz. Galiba akbabalar, aralarında anlaşmış olmalılar ki uyanıyoruz denilebilir ancak durum hiç de böyle değil. Dünya lordları bazı konularda mutabakata varmış olmalarına rağmen nihai anlaşmaya imza atmış değiller zaten, egoist yaklaşımları nedeniyle anlaşmaları da imkân dâhilinde değil.
Öyleyse uyanmamızın nedeni ne? Şöyle ki; aslında biz uyanmıyoruz, uyandırılıyoruz. Bize yüz yıl önce verilen “uyku hapı” yüz yıl tesirli bir haptı zira lordlar yüz yıl içinde anlaşabileceklerini hesap etmişlerdi. Fakat hesap tutmadı. Buna rağmen, kalbin kanını donduran ilaç tesirini yitirmek üzere. Bu nedenle biz, kendimiz uyanacaktık fakat akbabalar, böyle bir riski göze alamayacakları için uyanmamızı beklemeden “böğrümüze dürtüp” bizi, kendileri uyandırmaya başladılar. Niçin? Uyku sersemliği içinde, yeni bir ilaç verip bir yüzyıl daha uyutmak için… İşte; 1975 yılından beri bu topraklar üzerinde yaşanan bütün siyasi, sosyal, ekonomik, askeri ve dini olayların nedeni bu. Çalkantı, 2025’e kadar elli yıllık bir dilimi kapsamakta. Söz konusu, bu elli yıllık fetret/kaos döneminden sonra kan yerine doldurulacak. Ve Türk/Arap ve Kürtler yeni bir uyku dönemine yatacaklar. Yani eski uyku bitti; uyanın, ilacınızı alın ve yeni uyku dönemine geçin.
***
Bu girizgâhın ardından Anadolu üzerine plan ve senaryoları analiz etmeye geçebiliriz.
Yüzyıl evvel “Mülkün Kalbi” üzerinde yapılan operasyon neticesinde, Mondros Mütarekesiyle “Aslan Türk” yüreğinden vurularak saf dışı edildi. Bu arada, Osmanlı üzerine kurduğu ve “Ostpolitich”adını verdiği “Doğu Politikası”nın sahibi Alman/Tötonlar girdiği savaşta yenilerek “Bavyera Karaormanları”na çekilmişti. Lakin duracak gibi değillerdi. Hemen; hayata geçiremediği “A Planı”nın yerine koyacağı, “B Planı”nı canlandırma faaliyetine girişti. Savaştan önce “Habsburg İmparatorluğu”nu yutan Töton Şövalyeleri’nin B planı “Romanof İmparatorluğu” üzerine kuruluydu. O yıllarda, dünya üzerindeki üç “klasik emperyal organizasyon”dan biri olan Çarlık, Cermenler’in “Komünizm Senaryosu”yla çökertildi. Ancak Bolşevik devlet, patronu Almanya’nın, gücünü toplayacağı zamana kadar rolantiye alındı. Ancak Komünizm, karakteri icabı saldırgan bir eğilime sahipti ve gözünü Avrupa’ya dikti. Belki de Berlin böyle istedi…
Dünya üzerindeki diğer klasik emperyal güç olan Osmanlı, İngiliz ve Fransızlara kalmıştı. Onların yanında zayıf İtalya da vardı. Yani Troyka… Osmanlı, Almanya ve Rusya hükümsüz kılındığı için geride kalan bu Troyka gücünün anlaşmaları daha kolay gibi görünüyordu. Belki bu üç güç, kendi aralarında, bir ya da iki kez daha dalaşacak ve “Dünya Efendisi”ni belirleyeceklerdi. Ancak Almanların kurdurduğu Komünizm’in Rus gücüne dayanarak, Avrupa’yı tehdit etmeye başlamasıyla birlikte, evdeki hesap uymadı. Bunun üzerine Troyka yani İngiltere, Farsa ve İtalya geçici bir bölüşüme gittiler. Ve “Saykes-Pickot” cetvelleriyle Mülkün Kalbini parselledi ve apar topar “eve” döndüler. Çünkü “Avrupa Evi” tehlikedeydi. “Çantada keklik” halindeki Osmanlı mülkünün nihai kararını daha sonraya bırakarak, öncelikle evdeki problemi halletmek gerekiyordu.
Lordlar eve dönme aşamasında “mülkü” yüz yıllığına uyutmak için basit bir planı Lozan’i hayata geçirdiler. İngilizler, kendilerine düşen parsellerde, kukla bekçiler görevlendirerek Ortadoğu serüvenini şimdilik dondurdular. Bu bekçilere kral payesi verip “palyaço kıyafetleri” içerisinde, süslü tahtlara oturtup çevrelerinde azınlıklardan oluşan derin devletler örgütlendiler. Fransızlar ise, ülkelerinin idare şekli olan Cumhuriyet sistemini denediler. Ancak bir süre sonra sistemi azınlık cuntalarına çevirdiler. İtalyanların ömrü zaten uzun olmadı.
“Mülk”ün önemli bir parçasını İngilizler almıştı. Boydan boya Arabistan, Filistin, Irak ve Güneydoğu Anadolu’nun yarısı düşmüştü onlara. İtalyanlar Güney Anadolu ve On iki adalara efendi olmuşlardı. Fransızlar ise Güneydoğunun batısına oturmayı yeğlemişlerdi. Tabi Boğazlar, ortak idarelerine kalmıştı.
Görüldüğü gibi “Asıl Mülk” üzerinde oluşturulan toprak parçalarında, efendi tekti. Yani Arabistan İngilizlerin, Suriye Fransızlarındı ancak Anadolu da hem İngiliz hem Fransız, hem İtalyanlar vardı. Bunun nedeni asıl üzerinde anlaşılamayan “mülk parçası”nın Anadolu ve özellikle İstanbul oluşuydu.
Kendi topraklarında kukla yönetimler kuran “lordlar” Anadolu üzerinde de benzeri bir uygulamaya niyetliydiler. Bu topraklara bir kral oturtamazlardı zira kral belliydi ve Osmanoğluydu. Ancak bunca savaş Osmanoğulları’na karşı verilmişti; bu nedenle Anadolu kralı, Osmanoğlu olamazdı. Bir başka hanedanlık kurulmalıydı ama Türk halkı, bir başka soydan gelen azınlık kralını kabullenemezdi. Çözüm bulundu ve “Misak-ı Milli”nin idaresi bir oligarşik soya ihale edildi. Ki bu oligarşik soy, Osmanlı’nın en zengin, en okumuş, en Batılı/Batıcı ve bu halk içinde en yalnız olan soydu: Selanikliler… Lordlar, yüz yıllığına Türkiye’nin idaresi hususunda Selaniklilerle anlaşarak ülkeyi onlara ihale ettiler.
Bu noktada sorun şuydu: padişah, eski arkadaşı M. Kemal Paşa’yı saraya çağırmış ve ülkenin “badireden çıkışı” hususunda onunla anlaşmaya varmıştı. Yakın tarihin, ne yazık ki hain diye yazdığı padişahın talimatıyla “Damat Ferit Paşa” başbakan sıfatıyla son öğle yemeğini Mustafa Kemal’le yemiş, sultandan aldığı bir miktar (kimine göre 25, kimine göre 40, kimine göre de 200 bin) altın lirayı, sarayın direktiflerini, yeni görev emirnamesini ve İngiliz işgal komutanlığına vizelettiği pasaportunu kendisine verdikten sonra “İyi yolculuklar!” dileğiyle elini sıkmıştı. Şimdilerde son yemeğini Sadrazam Damat Ferit’le yiyen paşa, Anadolu’daydı ve işe sıkı sarılmıştı.
Olsun! Selanikliler için Mustafa Kemal bir engel değil bilakis uygun bir seçenekti. Kendisi zaten Selanikliydi ve Avdetilerden okul arkadaşları vardı. İşte, o okul arkadaşları en ihtiyaç duyduğu bir anda Mustafa Kemal’le irtibata geçmişlerdi. Ve kendisine, vatanı kurtarması konusunda “sponsor” olmak istediklerini söylemişlerdi. Anlaşılan o ki Paşa, kabul etmişti. Ancak etmemmiş de olabilir. Çünkü hiç hesapta yokken, bir “Yunan belası” ayaklarına dolanmıştı. Daha doğrusu, İngilizler tarafından dolandırılmıştı. Artık çare yoktu, Paşa Selaniklilerin yardım teklifini kabul etmek zorunda kalmış olabilirdi.
Selanikliler, yalnızca mücadelede para desteği değil kanımızca; savaşın sonunda kızlarını da verdiler. Mustafa Kemal, Sabetaycı Uşakzadelerin kızı Fikriye hanımla evlendi. Ve Avdetilere enişte oldu. Fakat izdivaç yürümedi ve birkaç sene sonra bu evlilik bitti. Çünkü iddia o ki Paşa, Dönmelerin planını ancak fark etmişti. O öfkeyle hanımından ayrılarak kendisini avuçlarının içine almaya çalışan Dönme hemşerilerini elinin tersiyle kenara itti itebildi. Mi? Tam anlamıyla değil. Zira bu arada süresi yüzyıl olan Lozan sözleşmesi imzalanmış, devlet kurulmuş, Selanik karakterli derin devlet oluşturulmuş, saltanat ve Hilafet kaldırılmış ve Paşa, cumhurbaşkanı yapılarak Çankaya köşküne oturtulmuştu. Artık bunun geri dönüşü yoktu. Çaresiz zoraki ortaklık devam edecekti.
Genelin malumu olduğu üzere Kemal Paşa, boşta kaldığı on beş yıl boyunca devleti ve halkı elinden geldiği kadar korumaya çalıştı ve kumpasın en az zararla atlatılmasına gayret etti. Bunda başarılı da oldu sayılır zira onun, ölmesi, öldürülmesinden sonra Anadolu ve halkı üzerindeki ameliyatın, hızlandırıldığına tarih şahit. Özellikle “ Milli Şef” devrinde yapılanlar ortada.
İşte, Anadolu üzerine kurulan ilk plan budur: “Selanik Oligarşik Düzeni.” Uğursuz Planın ömrü, yüz yıllık olup 2023 itibariyle sona erecekti. Ancak devlet idaresine ve “halkın ensesinde boza pişirmeye” alışmış olan Dönmeler, bu haklarından vazgeçme yanlısı da değildi doğal olarak. Öyle ki hükümranlıklarını sonsuza kadar devam ettirmek arzusundaydılar. Bu arzularını gerçekleştirmek için her türlü komployu kuruyor, her türlü faaliyete girişiyorlardı. Bir Rumeli geleneği olan İttihatçılık eliyle kurdukları derin devlet marifetiyle vatansever gençleri iğfal edip siyasi cinayetler işletiyor, cumhurbaşkanlarını zehirletip başbakanları asıyor, darbeler yapıp puslu havada muhalifleri ortadan kaldırıyorlar, milleti sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laik-Antilaik, açık-kapalı gibi olmadık şekillerde bölüp birbirine düşürtüyorlar, Ergenekon teşkilatı eliyle PKK, DHKPC, İbda-c, TİK gibi terör örgütleri kurduruyor ve kurulmuşları devralıp ortalığı kan gölüne çeviriyorlardı… Bununla kalmıyor bankaları hortumluyor ve milletin bütün birikimlerini elinden alıp “offshor” bankalarına kaçırıyorlardı. Onca karşı çabaya rağmen plan devam ediyordu… Bütün amaç babaları tarafından imzalanan yüz yıllık süreyi bir kez daha uzatmaktı…
Peki…”Yüz yıllık Lozan Süreci”nin uzatılma ihtimali var mıydı?
Makalenin başında “yüz yıllık uyku”dan uyandırıldığımızı söylemiştik. Ve halkı uyutanlar uyandırıyor demiştik. İşte, Anadolu halkının uyanması geçtiğimiz yüz yılın gerçekleriyle yüzleşme şeklinde tezahür etmekteydi bir kere. Halkı uyutanlar, yüz yıl içinde yaşananları tek tek deşifre ederek bizi şokluyordu. Bunun amacı, geçtiğimiz yüz yıl içinde yaşananları ve halka karşı kurulan komploları faş ederek” devri sabık” oluşturmak ve “kolektif nefret” yaratmaktı. İnşa edilen bu ortak nefret, halkın yeni uyku ilacı olacaktı. Bu oyun yeni bir şey değildi, geçmişinden nefret ettirilen halk, Osmanlı’yı kolayca kafasından silmiş ve yeni devletin kuruluşuna omuz vermişti. Şimdi de “Birinci Cumhuriyet”ten nefret ederek “İkinci Cumhuriyet”in oluşturulması için yangına su taşısın isteniyordu.
2008’de İngiliz Kraliçesin ülkeyi ziyaretiyle başlayan “Pandoranın Kutusu”nun açılma işlemi, tüm hızıyla devam ediyordu. Ergenekon, darbe planları, partilerde yaşanan depremler, terör bağlantıları, faili meçhul cinayetlerin dosyalarının tekrardan açılması gibi sıra dışı haller sonucu çökertilen derin devlet, ülkeyi “ derin devletsiz bir yaşam”a götürecek değildi elbet. Tüm bunlar eski derin devletin yıkılması olduğu kadar yeni derin devletin inşa çalışmalarıydı. Eski derin yapı öldü, yaşasın yeni derinlik! İşte, Anadolu üzerine kurulan palanların ikincisi buydu ve bu planın sahibi, Majeste kraliçenin gizli servisi M16’ydı.
Birleşik Krallığın Entelijans Servisinin adı olan M16, bu topraklarda ve tüm dünyada başat roldeki aktördü. Geçmişi 1701 yılına kadar uzanmaktaydı. Amerikan Merkezi Haber Alma Servisi CIA ve İsrail Gizli Servisi MOSSAD, M16’nın alt birimleri gibi hareket eden ve daha çok tetikçi şeklinde hareket eden merkezler olagelmişlerdi. Lakin bunca gizli servis, bunca plan, bunca komploya ve kışkırtmaya rağmen, siyasi macera geldi dayandı 15 Temmuz’a. Orada durdu. Ve dünyadaki tüm devletler, bütün planlarını yeniledi ve hiç hesap etmedikleri bir döneme girdiler. Tabii ki Majeste de İngiltere de Amerika da Almanya da…
***
SEYDAHMET KARAMAĞRALI/D.D Haber

 

2. Bölümü Okumak için Tıklayınız

Benzer Haberler