ANADOLU ÜZERİNE TEOLOJİK SENARYOLAR (2)

S. Karamağralı
S. Karamağralı

Latest posts by S. Karamağralı (see all)

1. Bölümü Okumak için Tıklayınız

 

Anadolu üzerine senaryo üreten merkezlerden biri de Avrupa Birliği’ydi.
Bu bölümün girizgâhı olarak, “Avrupa Birliği nedir, nasıl ve neden kurulmuştur?” sorularına cevap aramamız gerekmekte. O durumda Birliğin, Anadolu üzerine kurduğu planını anlamamız daha kolay olacak kanaatindeyiz.
Birinci bin yılın başında bir Greko-Latin İmparatorluğu çerçevesinde birlik olan asıl Avrupalılar, Asya’dan kopup gelen Türkî unsurlarla karşılaşarak yeniden çatallaşmıştı. Aynı yıllarda bu yabancılara, Hindistan üzerinden sökün eden Aryanlar da katılınca daha da şenlenen küçük kıta, tam bir milletler panayırına dönmüştü. Önce Roma İmparatorluğunun Doğu, Batı ya da Latin Roma, Greko Roma diye ikiye ayrılması ardından, Batının göçmesi neticesinde, ortaya çıkan yeni unsurlarla tam bir çorbaya dönüştü. Ve kendi içinde kaynamaya başladı. Bu dönem, Avrupa milletlerinin ortaya çıkış dönemiydi; bu ayrışma ve kaynaşma neticesinde, üç aşağı beş yukarı bugünkü “Avro-uluslar” belirlenmiş oldu. Bu ulusların epey bir bölümü, Türk olmasına rağmen kaynaşmanın sonunda her hangi bir Türk rengi kalmamıştı küçük kıtada. Bunun gibi diğer bir kısım unsurlarda da Hindistanlılığa rastlanması mümkün değildi.
Latin Avrupa’nın dini Paganizm’di; bu putperest dininin Hıristiyanlığa çevrilmesi sonucunda kazandaki bütün milletler, bir ortak özellik kazanarak, kökenlerinin çok uzağına serpilmiş oldular. Bunlara, İskandinavya üzerinden inip Slavlaşarak bir başka biçime dönüşen “Kaskları boynuzlu denizciler”de eklenince Avrupa tamamlanmış oldu.
Karadeniz’in kuzeyinden giden bütün doğulu milletleri yutan Avrupa, aynı denizin güneyinden giden benzeri unsurlarla karşılaşınca aynı refleksi gösteremedi ve tavır aldı. Bu tavır, küçük kıtadaki milletleri, birlikte hareket etmeye sevk etti. Ve bu birlikteliğin adı “Haçlı”lıktı. Artık Avrupa ulusları, kendi aralarında boğuşmaya devam ederken “doğudan gelen yeni barbarlar” karşısından da birleşmeyi öğrenmişti.
İşte, Avrupa Birliğinin temel fikri “doğu barbarları”na karşı “Haçlı” ortaklığıyla atılmış oldu. Zaten kıtanın geçmişinde de bir “Greko Latin Roma İmparatorluğu” gerçekliği vardı; bu gerçeklik, neden “Roma Germen” ya da”Habsburg” İmparatorluklarına evrilmesindi ki? Evrilebilirdi: Zaman içinde “Avrupa Haçlılığı” Roma Germen de oldu, Habsburg Hanedanlığı bayrağı altında Avusturya-Macaristan da oldu. Ancak tüm kıtayı kapsayan, siyasi bir birliğe dönüşemedi. Zaman zaman Selçuklu Türklerine karşı olduğu gibi Osmanlı Türklerine karşı, askeri birlikler oluşturuldu ancak resmi sınırlar, her zaman varlığını korudu.
***
Avrupa’nın kaderi 1701’de değişti. Artık küçük kıta eski Avrupa değildi. Zira medeniyet üstünlüğü doğudan batıya geçiyordu. Aryanların üç ana kolundan Anglo-Saksonlar, buhar makinesini hayata geçirerek, Sanayi Devrimini başlatmışlardı; Judiklerin ortaklığıyla. Artık güç, İngilizlerdeydi. Majeste kral, yüz elli yıl içinde, buhar gücünü gemilere uygulayarak, ardından aynı gücü kullanarak treni hareket ettirip dünyanın dört bir yanına uzanmış olan “Üzerinde Güneş Batmayan bir İmparatorluk” kurmuştu. Bu devasa Emperyal yapının Kolonyalizm etkisinden kurtulabilen iki dev ada kalmıştı. Bunlar, klasik kodlarla hükümet eden ve bizatihi kendileriyle de birer imparatorluk sayılan Osmanlı ve Romanof ülkeleriydi. Bunlara bir de Habsburg ülkesi eklenebilirdi. Anglosakson İmparatorluğu gelmiş, bu iki imparatorluğun sınırlarına dayanmış hatta zorlamaya başlamıştı.
Anglo-Sakson İngilizlerin Emperyalist yayılmacılığına son elli yıldır, diğer bir Ari kavim de iştirak etmiş ve hanesine Afrika da önemli kazanımlar not etmişti. Bunlar, kıyı Germenleri olarak da bilinen Fransızlardı.
Tötonların iki kolu, iki koldan dünyayı “iç ederken” üçüncü kardeş Cermen-Allemanlar, üç yüz altmışı aşkın şehir devleti halinde paramparça yaşıyordu. Bu parçalı yapının en büyük bölümünü Prusya teşkil ediyor ve yeni yeni gözü açılıyordu. Prusya Kralı Frederik ölünce, yerine hırslı oğlu Vilhelm, iki numarasıyla işbaşına geçti. Genç kralın başbakanı teorisyen Otto van Bismark adında bir prensti. Bu kararlı iki adam, amcazedelerinin yani İngiliz ve Fransızların dünyayı paylaştıklarını görünce, yüce ideallere kapılmış ve dünyadan pay istemeye kalkmışlardı. Fakat bunun için önlerindeki engel, üç yüz altmış parçalı derebeylik sistemiydi ve behemehal aşılmalı ve yamalı bohça” tek parça haline getirilmeliydi. Prens Bismark için bu çok zor olmadı ve 1860’lı yıllarda Alman birliği kuruldu. Bu arada Prusya’ya öykünen Sardinya da İtalyan birliğini kurmaya yönelmişti.
1814 yılına gelirken, Kolonyalizm yolunda epey mesafe kat eden Fransız Hitler’i, Napolyon Bonapart, Avrupa’yı ele geçirmeye kalkışınca diğer Avrupalılar kendi aralarında bir birlik oluşturmuş ve adına “Avrupa Korosu” demişlerdi. Koro, Waterloo savaşından sonra “Avrupa Konseyi” adını alacaktı.
Alman ve İtalyan birliklerinin teşekkülünden sonra her iki güç, Fransa-İngiltere karşısına çıkıp dünyadan pay isteme noktasına gelmişlerdi. Almanların, Habsburg İmparatorluğunu “iç edişiyle” geride, pay alınabilecek iki imparatorluk kalıyordu: Osman Türk ve Romanof Rus devletleri. Şimdi, sırada Türk imparatorluğu vardı yani ilk iç edilecek” topraklar Osmanoğullarının mülküydü.
Dünya lortları, 1701’den beri dünya tarihini yüzer yıllık devreler halinde planlıyorlardı. Bu yüz yıllık senaryolara göre dünya, 20. Yüzyıla “ulus devletler formatında” adım atacaktı. Bu itibarla “Ulus Devlet” senaryosuna ters düşen iki imparatorluğun parçalanması elzemdi. Bunda tüm Avrupa hemfikirdi. Ancak Almanya, dünyanın henüz Emperyal emellere alet edilmemiş bu iki coğrafyasının kendi payı olduğu düşüncesindeydi. Bunun için gerekirse kavgayı da göze almıştı.
Sonunda kavga çıktı. Ve Osmanlı Devleti paramparça edildi. Bu arada Almanlar ve müttefiki İtalyanlar da yenilmiş; İngiliz-Fransız ortaklığı karşısında tutunamayarak Bavyera ormanlarına geri dönmüşlerdi. Ama dünyaya dair Emperyal idealleri aynen duruyordu.
Almanlar, bütün benliklerini saran “İkinci Vilhem’in Dünya İdeali”nin verdiği hızla yirmi beş senede toparlandı. Ve “Pay İsteme” gücüne eriştiler.
Evet, 1. Cihan Harbiyle Osmanlı’yı kaybetmişlerdi ancak bir diğer imparatorluk yerinde duruyordu. Gerçi o imparatorluğun adı “Romanof Çarlığı” değildi ama imparatorluk özellikleri Komünist idareyle aynen korunmuştu. Madem Almanlar, Osmanlı mülkünü İngiliz ve Fransız amcazadelerin kaptırmışlardı, pekâlâ Rus mülkü de kendilerinin olmalıydı.
Bu düşünceyle atanan Hitler, önce Avrupa’yı işgal etti; ardından Rusya’ya yüklendi. Bu savaşın adı 2. Dünya Savaşıydı ve bu kapışma tam beş yıl sürdü.
Almanlar, bir kez daha yenilmiş ve geri çekilmişler; bu arada, ülkeleri işgal edilmiş hatta ortadan ikiye bölünmüştü.
“Yenilen oyuna doymazdı.” Üstelik Almanlar “Gross-ideal”lerini aynen muhafaza ediyorlardı. Üçüncü kez savaşmayı da göze alabilirlerdi. Ancak buna gerek yoktu zira üçüncü kez savaşmak, üçüncü kez yenilmek de olabilirdi. Ayrıca ilk iki savaş, sadece Almanları mağlup etmekle kalmamış, savaşın diğer tarafları olan Fransız ve İngilizleri de derinden sarsmış, küçük kıtaya çok zarar vermişti.
Üçüncü dünya savaşı yerine anlaşabilirlerdi. Bunu Fransız- İngiliz tarafı da istiyordu.
Yorulmaya gerek yoktu; kimin ne istediği belliydi. Baba Tanrı’dan Tötonlara miras kalan dünya arazisinde Fransız ve İngilizlerin olduğu kadar Germen Almanlarının da hakkı vardı. Eğer İngofrans ortaklığı bu hakkı kabul ve teslim ederse, her şey sütliman olacaktı. Sonuçta, her üç soy da “Büyük Aryan Ulusu”nun birer üyesiydi. Bu akrabalık bağı sayesinde, dünyayı bölüşür ve kuzen kuzene geçinir giderlerdi. Hatta bir yüz yıl sonra payları birleştirir ve “Tek dünya devleti” olarak saltanata devam edebilirlerdi.
Bak, bu iyi bir fikirdi. Akla yatkın bu tasavvur sayesinde ilk önce Almanlar ve Fransızlar, bir araya geldi ve “Kömür -Demir Birliği”ni kurdular. Bu hamle, Avrupa Birliği yolunda atılmış kocaman bir adımdı. Ardından, birliğe bir grup Avrupalılar ve nihayet İngiltere katıldı ve isim, AET/Avrupa Ortak Pazarı olarak değiştirildi. Birliğin nüfuz sahası, birkaç yıl içerisinde Batı Avrupa Topluluğu oldu, 21. Yy’la girerken, neredeyse bütün kıtayı kapsayacak hacme ulaşıp Avrupa Birliği adını aldı. Adı, her ne kadar Avrupa Birliği de olsa bu bir “Alman Birliği”ydi. Çünkü İngiltere, kadim ortağı Fransa’yı Almanlara vererek siyasi bir yapılanmanın kapısını aralamış ve “Mavi Kanlı Cermenler”i sulh yoluyla “Tanrısal Homo-Sapiens Mirası”na ortak etmişti.
Sıra, dünyanın kıta kıta bölüşülmesine gelmişti. Buna göre, Almanlara düşen ilk kıta Avrupa’ydı. Artık yaşlı kıta, “Avrupa Birliği” adı altında Almanlaşabilirdi. Birliğe verilen isim cazip, ışıl ışıldı bu nedenle bütün Avrupa devlet ve devletçikleri birliğe girmek için koşuştular. Öyle ki, çoğunluğuyla Asyalı sayılabilecek olan Türkiye bile birliğin kapısını çaldı, daha doğrusu çaldırıldı.
“Bavyera Kurtları” adım adım “Alman Avrupası”nı oluşturmaya koyuldu. Yakın geçmişte diğer amcazade Tötonlar başta olmak üzere tüm dünyanın başını ağrıtan “Nazizm Hitlerciliği” ölmemiş ruh olarak Berlin’de oturmaya devam etmişti; şimdi de teknik olarak farklı ama muhteva olarak aynı pozisyonda “Bismakcılık”a kaldığı yerden devam ediyordu.
Daha doğrusu, dünya hâkimiyetinde 1701’den başlayan öncü durumu sayesinde, iki adım önde giden İngiliz Majestesi, Almanlarla birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra üçüncü ve dördüncü savaşları yapmak istemediği için anlaşma masasına oturmuş ve “Tanrısal Töton mirası”nı kıta kıta bölüşmeye razı olmuştu. Bu nedenle Avrupa’nın sulh yoluyla Hitlerleştirilmesini, birliğin içindeymiş gibi kalıp dışında durarak seyretmeye başlamıştı. İşte, İngilizlerin “Euro”ya geçmeyişlerinin nedeni buydu. Zira Euro, güçlendirilerek Dolar seviyesine çıkartılmış “Devtsche Mark”tan başka bir şey değildi. Almanlar gümrük birliği, gümrüklerin ilgası, Euro’ya geçiş gibi ataklarla, birliğe dâhil ülkeleri Alman ipiyle “Berlin kazığı”na bağlıyordu.
Yeri gelmişken bir konuyu da anlatmak istiyorum. Sıfır, beş yüz yılları arasında Hindistan üzerinden gelen Töton boyları Avrupa topraklarında yoğrulup bu günkü yapılarına evrilirken iki grup halindeydiler: Asiller ve sürüler… Bir başka ifadeyle “Mavi ve kırmızı kanlılar.” Mavi kanlılar olarak adlandırılan asil tötonların kırmızı kanlı halk tabakası üzerinde mutlak hâkimiyetleri vardı zira onlar “tanrı soylu”lardı, lata “tanrı krallar”dı. Kendini ilahi güce bağlayan mavi kanlı seçilmişler Cermen/Alleman’dı. Yani Tötonların Cermen kolu mavi, Anglo Saksonlar, Franklar ve şimdilerde adı sanı olmayan Ostrogotlar, Vizigotlar, Süevler, Vandallar, Burbonlar, Bombartlar ise kırmızı kanlı halk boylarıydı. Töton geleneği içerisinde bu boyların hepsinin idarecileri Alman soylu olmak zorundaydı. Anglo Sakson İngilteresinin “Windsor Hanedanlığı” olarak geçen idarecilerinin isimleri 1915’e kadar “Saxobourglar” olarak geçiyordu. Hanedanlık, kendilerinin Almanlığını ele verdiği için isimlerini değiştirmiş ve “Windsor” etiketiyle İngilizleşmeye çalışmışlardı.
Dediğimiz gibi yalnız İngiliz majesteleri değil Avrupa’daki tüm hanedanlıklar Alman kanı taşıyordu. Çarpıcı bir örnek olarak anlatmam gerekirse 1800’lü yılların ortasında Lehistan Kralı ölür, ancak geride bir mirasçı bırakamaz çünkü kısırdır. Tahta geçirecek bir prens bulamayan Lehler, hemen bir heyet teşkil eder ve Prusya’ya yollarlar. Heyet oradan uygun bir prensi alıp Varşova’ya getirir ve Polonya tahtına oturtur. Zaman içinde bu gelenek öyle genişlemişti ki yalnız Töton soylu halklar değil bütün Avrupa halkları da yöneticilerini “Mavi kanlı Almanlar”dan almak zorundaydılar. 1829’da Yunanistan, Osmanlı’dan kopup bağımsızlığını kazanınca, onlara destek veren İngilizler, Atina tahtına, “Otto” adında bir Alman prensini oturtmuşlardı. Sonuç olarak, günümüzde de tüm Avrupa kralları birbirleriyle akraba olup Almanların mavi kanını taşımaktadır.
Zaten Almanların, dünya mirasından pay kapmak için bu kadar ısrarcı olmalarının ve İngilizlerin zorunlu olarak onlarla anlaşma masasına oturmalarının nedeni budur yani Alman soyluluğu, Cermen mavi kanı…

SEYDAHMET KARAMAĞRALI/D.D Haber

Benzer Haberler