HASAN SABBAH DİNSİZ MİYDİ? (3)

1. Bölümü Okumak için Tıklayınız

2. Bölümü Okumak için Tıklayınız

 

HERKESİN GÖZÜ, FİRAVUNUN TACINDA
Sözün burasında bir istasyon daha kurup eylenelim ve zamanın Mısır’ına bakalım: Sıffin Savaşı’nın akabinde başlayan Şiilik hareketi, birkaç yüzyıllık yürüyüşün arından devlet kuracak güce ulaşmış ve bu gücünü Mısır’da ortaya koyarak siyasi sahada da var olduğunu göstermişti. Hazreti Ali ve Fatıma soyundan geldiğini iddia eden ve hakikatte Meymun El Keddah adlı bir İranlı göz doktorunun torunu olan, Ubeydullah El Mehdi, Kuzey Afrika’da bir hanedanlık kurmuştu. “Ubeydiyyun” adıyla maruf bir hanedanlığın dedesi olan göz doktorunun Mecusi veya Yahudi dinine mensup olduğunu yazan tarihler, İsmaili Ubeydilerin, Hama-Humus arasındaki Selemiye Kasabası’nı merkez edindiğini de not ediyor. Geniş bir propaganda faaliyetine girişen Selemiyelilerin, İslam dünyasına yayılan “Dai” adlı propagandistleri aracılığıyla “İsmailik inancı”nı Mağrib’e kadar götürdükleri biliniyor. Mağrib’de “Kitame” adlı bit Berberi Kabilesinde, inançlarını yerleştirme başarısını gösterdikleri de malum…
Öte yanda… İsmaili propagandasından rahatsız olan Bağdat’taki Abbasi Halifesi, buna karşı olumsuz tavrını ortaya koyunca, Selemiye Reisi Ebu Ubeydullah, çareyi Mısır üzerinden Mağrib’in Sicilmase şehrine kaçmakta buldu. Ancak şehrin hakimi, huzursuzluk çıkarmasından korktuğu için Ubeydullah’ı yakaladı ve hapse tıktı. Bardağı tarşıran bu olay, “Eş Şii” adlı bir dai liderliğinde, bölgedeki İsmaililerin isyanına neden oldu ve isyan, “Ağlebi Devleti”nin ortadan kalkması için yeti de arttı bile. Çok sürmedi ve isyancılar, Ubeydullah’ı hapisten çıkartıp “El Mehdi” lakabiyla kurdukları Fatımi Devleti’nin “Emir-ül Müminin”i yaptılar. Ubeydullah El Mehdi, kendi adına “Mehdiye” şehrini kurarak, bu kenti, yeni kurduğu devletine başkent yaptı ve halifeliğini ilan etti, hatta Abbasi Halifeleri’ni tanımadığını duyurdu.
Fatımilerin, o bölgedeki rakibi “Endülüs Emevileri”ydi. Endülüs Hakimi Üçüncü Abdurrahman, cesur bir ataklıkla Kuzey Afrika’da yayılma istidadı gösteren “Ubeydiler”i durdurmayı başardı. Bunun üzerine İsmaililer, Mısır’a yöneldiler. O sırada Mısır hakimleri bir Türk Hanedanlığı olan İhşidoğulları’ydı. İhşidliler, İsmaili baskısına elli sene direndi fakat 969 yılında pes ettiler. Böylece Mısır, Fatımilerin eline geçmiş oldu; bununla kalmayan İsmaili kuvvetleri, Batı Arabistan’I da topraklarına katarak genişlemeye devam ettiler. Ancak Suriye’de onları, kendileriyle aynı inancı paylaşan “Karmatiler” durdurdu. Buna rağmen, Fatımi savaşçıları, çetin mücadeleler sonucu Şam’a kadar ilerleme başarısını da gösterdiler. Ondan sonra gelen iki yüz yıl, Fatımilerin batıda Zırriler ve İtalya Normanlarıyla doğuda Selçuklular, Zengiler ve Haçlılarla yaptıkları mücadelelerle geçti.
Son Fatımi Sultanı Adid’e vezirlik yapan Selahaddin Eyyubi’nin, Mısır camilerindeki hutbeyi, Abbasi Halifesi adına okutmasıyla birlikte devlet, el değiştirmiş oldu ve 910 tarihinde tarih sahnesine çıkan Fatımi Devleti 1171’de son buldu. Devletin, devasa mülkünde Eyyubi idaresi iş başı yaptı.
Fatımi Halifelerinden biri de Mustansır Billah’tı. 1036’dan 1094’e kadar saltanatta kalan Mustansır, Hasan Sabbah’la çağdaştı. Sabbah, Selçuklu Devletinden kaçınca, Mısır tahtında Mustansır oturuyordu. Yedinci Fatımi Halifesi olan Mustansır, ülkesine iltica eden Hasan Sabbah’a ilgi ve itibar gösterdi; onun “Batıni” fikirlerini yayması için her türlü imkanı emrine vermekte bir beis görmedi.

MISIR SARAYINDA ŞEHZADELER SAVAŞI
Mustansır’ın iki oğlu vardı: Müstali ve Nizar… Yaşlı halifenin son yıllarında iki kardeş ve taraftarları arasında gizli gizli taht çekişmeleri başlamıştı. Hasan Sabbah bu iki şehzadeden ikincisini yani Nizar’ı tutuyordu.
Fatımi hilafetinin son yıllarında, vezirler çok güçlenmiş ve devleti asıl idare eden makam sahipleri hâline dönmüşlerdi. Bu vezirlerden biri de El Efdal’dı. Halife Muntasır ölüm döşeğinde iken Vezir El Eftal, halifelik verasetine müdahale etti ve ağırlığını şehzade Müstali’den yana koydu zira diğer şehzade Nizar’a karşı idare edilmesi daha kolay olan Müstali’yi parmağında oynatacağından emindi. Henüz on altı yaşında olan Müstali, Vezir’in önermesi ile birlikte, onun kızıyla evlendi ve saray beylerinin desteğini de arkasına alarak tahta yürüdü. Evil ve bir oğul sahibi olan Nizar, duruma el koymaya karar Verdi ve bir ordu toplamak amacıyla İskenderiye şehrine gitti ama orada yakayı ele vererek tek oğluyla birlikte öldürüldü.

SABBAH: MISIR SARAYINDA BİR FİTNECİ
Tabiki bu kavgada Hasan Sabbah, büyük şehzade Nizar’ın yanındaydı ancak yanlış ata oynamıştı, bu sebeple Mısır’da durması tehlikeliydi. “Nizar olayı”ndan sonra bir kısım Nizarilerle bilikte Mısır’dan ayrılan Hasan, asıl yurduna yani İran’a geri döndü. Burada, “Nizari İsmaililiğ”adı verilen ve tedhişle/terörle beslenmiş fikirlerinin propogandasına girişti. Etrafına topladığı bir grup adamla “Fedain” adını verdiği anarşist teşkilatını kurdu. . İran’a hakim olan Selçuklu idaresine karşı bayrak açıp başta Alamut olmak üzere, kuzeybatı İran’da bulunan bir kaç kaleyi işgal ettiği ve “İsmailiyye Devleti”ni kurduğunu tüm dünyaya duyurdu.
Kazvin şehri yakınlarındaki Alamut’u kendisine üs olarak seçen Sabbah’a, o zaman Selçuklu tahtında oturan Sultanı Melikşah, nasihatçılar gönderdi fakat Hasan buna aldırış etmedi. Bunun üzerine, Selçuklu kuvvetleri Alamut üzerine yürüdü. Böylece İsmail-Selçuklu kavgası başlamış oldu. Bu kavgada Selçuklular nizami ordularını, Hasan Sabbah da fedailerini kullanıyordu. Sayıları yirmi bine ulaşan fedailer, Selçuklu devletinin her kademesine gizlice “yuvalandılar.” Sadece bununla kalmayan fedaiyan, Selçukluların çağdaşı olan Abbasi, Eyyubi ve çevrede yer alan diğer İslam devletlerini de hedef seçmişlerdi bu sebeple onlar da fedailerin “sızma hareketi”nden nasibini almıştı. Öyle ki sultanların, vezirlerin ve devlet adamlarının yatak odalarına kadar uzanan eli hançerli Sabbah fedaileri çok geçmeden tam bir korku imparatorluğu kurmuş oldular. İran ve Ortadoğu’nun her devletinde, devletlerin her şehrinde artık onlar vardı.. Devlet ve şehirlerin idarecilerinin ve ülkenin ileri gelenlerinin yatak odaları bile fedailerinin tecavüzünden korunmuş değildi. Bu arada, ilk büyük sabıkalarını tarihin sayfalarına kanla yazdırmayı başardılar. Ta baştan beri, kendileri ile mücadelenin başını çekenin Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ü şehit ettiler. Melikşah’ın tahtına otran Sultan Berkyaruk, fedailerin saldırısından ancak yaralı olarak kurtulabildi. Mısır Sultanı, Haçlıların korkulu rüyası Selahattin Eyyubi’nin yatak odasına kadar girip başucuna bir kanlı hançer ve tehdit mektubu bırakacak kadar ileri gittiler. Bunun gibi kendilerine karşı çıkan nice devlet adamını, tehdit, şantaj ve cinayetle saf dışı ettiler. Tabi terör , devlet adamları düzleminde durmadı; dalga dalga, toplumun tüm kesimlerine yayıldı. Öyle ki sıradan insanlar bile, zırhsız sokağa çıkamaz duruma geldiler.

SABBAH, ALAMUT’UN ve DAĞLARIN EFENDİSİ de ÖLÜR!
Alamut’ta oturan İmam ya da tam unvanıyla Şeyh-ül Cebel/ Dağların Efendisi Hasan Sabbah’ın yönettiği, bir anlamda “Derin Devlet” hareketi tam otuz dört yıl sürdü ve Dağın Şeyhi 1124 yılında öldü.
Temel itibari ile Hasan Sabbah bir dinsiz değil, bugünkü söylenişle bir fundamentalist yani köktendinciydi. Afyonkeş de sayılmazdı ve bağlılarını, haşhaşla uyuttuğu söylentisi de bir yalandan ibarettir; öyle ki öz oğlunu içki içti diye öldürtecek kadar keyif verici maddeleri ret ediyordu. Bağlılarının, Batıniyye’de İmanın Şartlarının başında gelen “imama iman” noktasındaki şartsız bağlılığını, özellikle Batılılar, esrar içmeye bağlıyor ve bir insanın, gözü kapalı ölüme atlayışını anlamakta zorlanıyorlardı. Oysa Sabbah fedailerinin gözükaralığını günümüz Ortadoğu’sunda “canlı bomba” örneklerinin şahsında da görüyoruz. Fedailer de zamanlarının canlı bombalarıydılar; eylemlerini gerçekleştirdiklerinde şehit oluyor ve doğrudan cennete gittiklerine inanıyorlardı. Hepsi bu.
İnceden inceye, komplike plânlar kurarak, devletlerin kılcal damarlarına yerleşen, sultanların başuçlarına kadar ulaşan, hedefini asla şaşırmayan, çok iyi yetişmiş olan erkekli kadınlı- bu insanların, bunca işleri yapmadan once, esrar içerek beyinlerini uyuşturmaları mümkün olabilir mi veya esrarla uyuşmuş birinin, imkansızlıkları hayata geçirip önünü kesen zorluklardan atlayarak, tepedeki hedefine bir hançer gibi saplanmasının olanağı var mı? Bizce yok! Bu kayıtsız şartsız bağlılığın, ölüme gözünü kırpmadan gidişin ardında, esrar ve afyondan çok, Hasan Sabbah’ın ikna ediciliğindeki fevkaladelik, simya ve kimya bilgisi, hipnotik güç, keramet gibi algılanan olağanüstü detaylar ve propagandayla yüceltilen algı yanıltmacasını aramak daha doğru olur. Her şeyden önce Hasan’ın yirmi bini aşan fedailerini devletlerin her kademesine yerleştirerek resmi ve özel sırlara vakıf olduğu biliniyor. İmam, ele geçirdiği, devlet sırlarını ve gizli bilgileri bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanmaktan çekinmiyordu. Bu yolla ülkenin ileri gelenlerini, kendisinin “zoraki bağlıları/müritleri” hâline getirmişti. Onun gücüne boyun eğmeyenler ise zehirli “gaddare”lerin tadına bakmaktan kurtulamıyor ve herkesin gözü önünde hançer darbeleri altında can veriyorlardı.
Sabbah’ın; “İki sadık adamım olsa devleti (devletleri) ele geçirirdim.” sözü meşhurdur. Oysa değil iki, zamanla yirmi bin sadık adamı olmuştu Alamutbaşı’nın ve bu canlı bombaları, Hindistan’dan Moğolistan’a, oradan Avrupa’ya kadar her yerde cirit atıyordu. Bu devasa bölgede ıssız, bir karış alan yoktu yani her gölge bir fedai saklıyordu; daha doğrusu, ileri gelen her yetkili, öne çıkan her insane, yanında kendi fedaisini taşıyordu.

10. YÜZ YIL: İSLAM TARİHİNİN Şİİ YÜZYILI
Tarihçiler tarafından onuncu yüzyıl “Şii Yüzyılı” olarak bilinir zira bu yüzyılda Fatımiler, Büveyhoğulları ve Karamatiler İslam coğrafyasını alt üst etmişlerdi. Bu etki doğal olarak, on birinci yüzyılda da devam etti. Ancak on ikinci yüzyıl tam bir “Hasan Sabbah Yüzyılı” oldu ve Alamut fedailerinin etkisi on üçüncü yüzyılın ortasına kadar sürdü. Onca Müslüman ülke ve sultanlarının kılına dokunamadığı “Alamut İsmailileri”ni Orta Asyalı bir Şamanist başardı: Cengiz’in ardıllarından Hülagü, 1256’da Alamut’u yerle bir etti; Haşhaşin fedailerinin çoğunu kılıçtan geçirdi. Tuğyandan kurtulanlar, tebdili kıyafet edip İran içlerine dağılıp sır oldular.
Yüzyıllar boyunca Sabbahilerin İsmaili akidelerini, anlaşılan o ki bir münafık olarak inandıkları İslamiyet’i, eski İran inançlarının başını çeken Zerdüştlük, Mazdekçilik, Hürremilik ve Mani dinleriyle harmanlayarak oluşturdukları su götürmez bir gerçek olarak duruyor karşımızda. Kuran’ın iki anlamı olduğuna inanan Yediimam inancı, bu anlamlardan “zahiriliği” Sünnilere bırakmıştı. Kendileri için Kur’anın “batın mana”sını seçen Sabbahiler de “Batıniye” adı verilen “Galatı Şia” anlayışıyla yollarına devam ettiler. Şii Yüzyılına eklemlenen son iki buçuk asırlık huzurunu, Alamut Nizariliğinin tedhiş yanlısı baskısı altında geçiren İslam coğrafyası, Hülagü’nün Alamut’u yakıp yıkmasından sonra Hasan Sabbah gerçeğini, Alaadin Ata Melik Cüveyni’nin Alamut kütüphanesi’nde ele geçirdiği “Sergüzeşt-i Seyyidina” risalesiyle öğrenecekti ki onun önünü de Batılı Gezgin Marko Polo’nun “Seyahatnamesi” kesti ve olay egzotik bir Hollywood filmi senaryosuna dönüşerek bambaşka bir biçim aldı. İnşallah; “Seyyidina”yı Türkçe’ye kazandıracak bir tarihçi çıkar da gerçek öğrenilmiş olur.

AHMET YOZGAT/D.D Haber

Benzer Haberler