KARŞILIKLI SAYGI TEMELİ

Turgay Alkan
Turgay Alkan

Latest posts by Turgay Alkan (see all)

Literatürde sevgi ile saygı kardeş sözcüklerdir; çoğu zaman ikisi bir arada telaffuz edilir. Bunun nedeni, içlerinde birbirinin özelliklerini taşıyor olmaları olsa gerektir. Benzerliklerine rağmen bu iki kavram arasında yaş farkı vardır; saygı ağabey, sevgi küçük kardeş gibidir. Bu nedenle saygı, sevgiyi sever; sevgide saygıya saygı duyar yani ilişkileri alttan yukarı ve yukarıdan aşağıya doğru bir naif etkileşim şeklinde, kırıp incitmeden sürer gider.
Saygının içinde bir parça korku taşıdığı sanılır; aslında o, korku değil çekinmedir. Bizim yörede kimi insanlar için “gölgesi ağır” nitelemesi kullanılır. Gölgesi ağır insanlardan çekinilir lakin korkulmaz. Onlar, bir cemiyete girdiğinde “gölgeleri ağır basar.” bu nedenle herkes, “ayağını toplar.” Bu davranışın nedeni korkudan değildir, çekinmedendir. Çekinmenin nedeni de, gölgesi ağır insana karşı duyulan “derin saygı”dır.
Tabiatı gereği, büyükler küçükleri sever; küçüklerde büyüklere saygı duyar. Bu formülün istisnai durumlarına da rastlanır bazen, böyle durumlarda saygı duyulan küçüğün yaşı ufak fakat bir başka özelliği “büyük”tür. Mesela, kişi küçük fakat bilgisi büyük olabilir. Bu manada her toplumda, insanların yaşına bakılmadan “başına bakılır” ve büyük başlılığın en belirgin örnekleri olan âlimlere saygı duyulur. Bunun gibi yazarlar, şairler ve sanatkârlar da saygıya layık insanlardır.
Saygının karşılığı hürmettir yani insanlar, saygılarını karşılarındaki “saygıdeğer zat”lara hürmet ederek gösterirler. Hürmet, hemen her toplumda kendini benzer davranışlarla açık eder ancak bizim toplumumuzda hürmet etmenin en belirgin göstergesi el öpmedir. Her zaman büyüklerin eli öpülür. Buna karşı sevgiyi göstermenin en naif yolu alnı ya da gözleri öpmedir. Eli öpülen büyük, küçüğün gözünü öperek karşılık verir; yanak/yüz öpmenin anlamı farklıdır.
Saygı ve sevgi, insani ilişkilerde en sağlam ve ölçülü yapıyı oluşturmada kullanılan iki temel tuğlasıdır. Bu anlamada saygı ile sevgi iki kilit taşı gibidir ve yan yana konunca kilitlenir ve bir bütün blok oluşturur. Bu uyum, başka cins karşılık vermelerde bu kadar kavrayıcı ve bütünleştirici olamaz. Ortaya sevgi koyanın koyduğunun yanına mutlaka saygı konur zira iki kavram mıknatıs gibi birbirini çeker.
Peki… İlişkilerde saygıya karşılık saygıya mukabele etme durumuna rastlamak ya da sevgiye karşılık sevgi verme biçimi olamaz mı? Elbette olur. Genel olarak akran/yaşıtlar sevgiye karşılık sevgiyle mukabele ederler fakat saygıya karşılık saygı formülü o kadar sık rastlanan bir şekil değildir. Saygıya karşılık saygı denklemi evliliklerin işidir. Eşlerin ya da eş olmanın birinci şartı sevgiye sevgidir. Bu olmazsa evlilik olmaz. Olunca sevgi sevgiye yetmez mutlaka saygıya saygı ister. Meşhur darbımeseledir, insanlar; “Evliliklerin temeli karşılıklı saygıdır.” derler söz açılınca sevgi demezler. Eş ilişkisinde sevgi yoğundur lakin evlilik denince yoğunluk saygıdan yana kayar. Zaten birbirine saygı duymayan eşler arasında zaman içinde sevgi, karın ateş görmüş gibi eridiğine tanık olunur. Sevgiyi besleyen saygıdır hatta sevgi, saygı tarlasında yetişen nadide bir gül gibidir; saygının verdiği su/iksir kesilirse anında solar hatta ölür.
Kavgalı ya da boşanma aşamasına gelen eşler için; “Aralarında saygı kalmamış.” denir, sevgi kalmamış denmez; denirse de biten sevgi kalmayan saygıdan ötürüdür.
Eskiden, eşler birbirini adıyla anmazlardı; bu bir nevi saygının gereğiydi. Hanımlar, erkeklere “bey veya efendi” diye hitap eder; erkelerde bayanlara “hanım ya da hatun” şeklinde seslenirlerdi. Bu bir ağırlama hitabıydı, latifti. Bugün de insanların adlarının isimlerini yalın biçimde söylemek adap dışıdır. İnsanlar birbirlerine “Ayşe Hanım, Ali Bey “ diye hitap etmezler mi? Bu hitap şekli adaptan ve gelenekten olduğu kadar hürmettendir.
Son zamanlarda rastlıyoruz; kimi eşler, birbirlerine “bey’li hanım’lı” sesleniyorlar; yalın değil, isimlerinin ardına unvan koşarak: Selma Hanım, Sedat Bey misali… Ne kadar hoş! İşte, isimlerin ardına takılan bu unvanlar, ilişkiyi saygı temeline oturtmada katalizör görevi görüyor. “Selma Hanım ya da Sedat Bey” dediğiniz şahsa saygısız davranmanız mümkün değildir; ona kızamaz, bağıramaz, hakaret edemezsiniz çünkü bey ya da hanım diyerek kendinizi bağlamış olursunuz nazik davranmaya… Eğer “bey veya hanım” demişseniz, muhatabınıza bir bey ya da hanım gibi davranmak zorundasınız; zira kendinizi bidayette saygı halkasına bağlamış olursunuz.
Sonuç olarak… Evlilik kurumunun tuğlası sevgiyse harcı saygıdır. Saygı, yapıyı sağlam tutmanın yapıştırıcısı gibidir; o olmazsa mimari çöker, çatıyı yel vurur, temeli sel götürür; geride kalan duvarların bir hükmü kalmaz.
***
Vaktiyle bir kentin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir evde bir karı-koca yaşamaktaymış ancak buna yaşamak denirse… Her an, her meseleden bir kavga nedeni çıkartan bu karı koca sabah akşam huysuzluk eder dalaşır dururlarmış; hem de ne dalaşma… Kavga gürültüleri bütün mahalleyi tutarmış.
Onların bu durumları, sonunda mahalleliye; “İllallah!” dedirterek yaka silktirecek dereceye ulaşmış. Toplumun ileri gelenleri, lafı sözü dinlenenler aracı olmuş ve kavgacı karı-kocaya nasihat etmişler ancak hiçbir etkileri olmamış. Hatta bizimkiler, eskisinden beş beter olmuşlar; kavga, gürültü ve hakaret devam edip gitmiş.
Sonunda konu komşu; “Yo, bu böyle olmayacak!” deyip padişahın huzuruna çıkmış ve “Böyle böyle…” diyerek kavgacı karı kocayı şikâyet etmişler: “Aman sultanımız, bu duruma bir çare!” demişler.
Padişah bilge bir adammış. Bu karı kocanın arasının saygısızlık nedeniyle bu biçime geldiğini anlamış olacak ki içinden; “Bunların arasındaki sevgi bitse boşanırlar; olur biterdi. Bunca kepazeliğe rağmen hâlâ evliliklerini sürdürdüklerine göre, sevgileri devam ediyor.” diye geçirmiş “Şimdi, üzeri küllenmiş olan bu sevgiyi, saygı ile bir ölçüye sokmak ve ilişkiyi hak ettiği düzleme çıkarmak gerekiyor.”
İçinden geçen kararın gereğini yerine getirmek üzere hareke geçen padişah, il iş olarak huysuz karı kocayı huzuruna getirtmiş. Onlara; “Buraya gelirken görmüş olmalısınız. Sarayın kapısında iki hayvancığım var.” demiş. “Bir kedi ile bir köpek… Onların bakımını bundan böyle bir ay süreyle sizin yapmanızı istiyorum.”
Emir büyük yerden olunca bizim huysuz karı koca; “Baş üstüne sultan hazretleri…” diye karşılık vermiş ve hayvanları pek sevmedikleri hâlde boyunlarını bükmüşler bu istek karşısında.
Padişah, sözlerine devam etmiş: “Ancak bir hususa dikkat etmeniz gerekecek.” demiş. “Bu hayvanların isimleri Beyefendi ve Hanımefendi’dir yani Köpek Beyefendi ve Kedi Hanımefendi… Bu sebeple sizlerin, bakım esnasında hayvanlara, mutlaka isimleriyle hitap etmenizi istiyorum. Bilin ki bu konuda çok titizim; eğer kedime Hanımefendi, köpeğime Beyefendi demezseniz çok kızarım. Kızınca da ne yapacağım hiç belli olmaz.”
Bizim huysuzlar, padişahın bu şartı karşısında biraz şaşırmışlar fakat yine “baş üstüne Devletlimiz!” demekten başka ellerinden bir şey gelmemiş.
Konuşmanın sonunda padişah, bizimkileri işaret ederek haznedarına dönüp; “Beyfendiyle hanfendiye birer kese altın verin.” diye buyurmuş.
Bizimkiler, bu sözdeki “hanımefendi ve beyefendi”nin kedi köpek mi yoksa kendilerimi olduğunu önce anlayamamış lakin haznedar iki kese altını ellerine tutuşturunca hitabdakilerin kendileri olduğunu anlamışlar. Bu durumda biraz alınmışlar fakat aldırmamış, geçmişler. Daha sonra ceplerine koydukları birer kese altınla padişahın kedi ve köpeğini yanlarına alarak evlerine dönüş yoluna ravan olmuşlar. Yol boyunca susmuş, hiç konuşmamışlar fakat eve gelince, yol boyu kafalarını kurcalayan bir konuyu, konuşmak üzere ortaya atlamışlar.
Kadın; “Sen hangisine bakacaksın bu hayvanların?” diye sormuş.
Adam; “Köpeğe ben bakayım, kediye sen bak.” demiş.
Demiş ama… Gariptir; bir anda köpek dişlerini göstere göstere hırlamaya, kedi hırçın bir tavırla miyavlamaya başlamış. Karı koca bunun nedenini önce anlayamamış fakat çok geçmeden, hayvanların bu kızgınlığının nedenini çözmüşler. Meğerse hayvanlar, kendilerine isimleriyle hitap etmeyince çok kızarmış yani kediye “Kedi Hanımefendi” köpeğe de “Köpek Beyefendi” dememek öfkelenmeleri hatta saldırmaları için tek nedenmiş. Karı koca, bu durumu anladıktan sonra “Beyefendili, Hanımefendili” konuşamaz olmuşlar lakin bu gerçeği öğreninceye kadar da birkaç yerlerinin ısırılmasını ve tırmalanmasını önleyememişler. Sonunda öğrenmişler. Tabi hayvanlar da bir daha dişlerini göstermemiş ve uyumlu birer hayvancık olmuşlar.
Bakım için verilen süre dolup da, bir ay tamamlanınca huysuz karı-koca, soylu hayvanları yedeklerine alıp saraya götürmüşler. Padişahın huzuruna çıkıp kedi ile köpeğini kendisine teslim etmişler. Padişah, sevgili hayvancıklarının bakımlarının hakkıyla yapılmış olmasından memnun kalmış olacak ki yine dönmüş haznedarına, kadını işaret ederek; “Bu hizmetinin karşılığı olarak hanımefendiye, sultan hanımın elbiselerinden birini giydirin ve bir kese altın verin.”demiş.
Emri yerine getirmek için harekete geçen görevliler, huysuz kadını alıp harem dairesine götürmüşler.
Padişah bu sefer, tahtından kalkmış; sırtındaki kaftanı soyunmuş; “Bu hilâtı da beyefendiye giydirin.” demiş. “Sonra da kendisini bir kese altınla ödüllendirin.”
***
Bir süre sonra, kadınla adam saraydan ayrılmışlar fakat bu sırada, sırtlarında birer kıymetli giysi ve ceplerinde yeterince altınları varmış. Bu durumda kendilerini padişah ve hanım sultan gibi hissetmesinler de ne yapsınlar?
Yolun başında adam durmuş, eşini tepeden tırnağa süzmüş. Dudaklarında tatlı bir tebessümle; “Çok güzel olmuşsunuz hanımefendi!” demiş.
Bunun üzerine kadın da kocasının yeni şekline bakıp; “Siz de beyefendi!” diye karşılık vermiş. “Maşallah pek yakışıklı olmuşsunuz.”
Sonra ne mi olmuş? Beyefendiyle Hanımefendi el ele tutuşup evlerine doğru uzaklaşıp gitmişler.

TURGAY ALKAN/D.D Haber

Benzer Haberler