İLETİŞİM’İN AHİR ZAMANI

Nübüvvetsiz Boş Bir Zaman Dilimi…

Çoğu kereler yaptığımız gibi yine, konuya çok uzaklardan girelim; bugünkü gibi bir ‘Sosyal Medya’nın olmadığı dilimlerden… Ya da Ahir Zamanın bir öncesi ya da başladı-başlayacak olduğu aralıktan…
Madem başlıkta, “Ahir Zaman” dedik; makalenin başlangıcında da, bir postülatı ortaya koyalım, hem de birinci cümle olarak ve diyelim ki; “Ahir Zaman, Nübüvvet’in bittiği, Peygambersizlik zamanıdır.” Evet! Vecizeye benzeyen bu cümleyi postülat kılan retorik ruh da nazarımızda, Son Nebi’nin; “Ahir Zamanın başlangıcı veya Kıyamet’in ilk alametinin, bizzat kendisi olduğu…” mealindeki hadisi… Zannediyoruz, iddia ve hadis sahih olsa gerek.
Burada aklımıza bir sual takılmakta: Zamanın ahiri ile Nübüvvet’in hitamının çakışması, herhangi bir tarife ihtiyaç duyar mı? Cevaben denilebilir ki Peygamberliğin sonlanmasının üzerinden, yüz veya iki yüz yıllık bir zamanın geçmesi ve bu kısa aralıkta herhangi bir Nebi ya da Resul’ün gelmemesi veyahut gecikmiş olması doğal bir durum sayılır. Ancak aradan geçen zamanın, 1500 yıl olması ve bu “Boş Zaman”ın, nereye kadar uzayacağı da bilinemezken; insan, “Ahir Zaman” diye bir dilim nedeniyle Risalet’in noktalanmasının ilişkisini anlamakta zorlanıyor; doğrusu. Ama böyle! Buradan hareketle “Uzak, uzak zamanlarda, iki Elçi arasında, 1500 seneye varan hatta geçen boşluklar olmuş mudur? Galiba hayır. Bizim kesin olarak bildiğimiz aralık, Hazreti İsa ile Sevgili Peygamberimizin doğumu arasındaki süre… O da belli; 570-71 yıl. “Bu iki Resul arasındaki süreyi, Ahir Zaman saymak mümkün mü?” diye bir soru karşısında denilebilir ki “Hayır sayılmaz! Gerçekte de sayılmadığı gibi…” Çünkü bu süre, yeni bir Peygamberin gelmesini gerektireceği gibi gerektirmeye bilirdi… Belki geçmişte de gerektirmemiş. Çünkü zamanın çok yavaş işlediği ve değerlerin uzun zamanda eskidiği geçmiş çağlarda “İlahi Mesaj” uzun sürelerde geçerliliğini koruma imkânına sahipti. Bir dağ köyünde veya küçücük bir klan arasında olsa dahi, özgünlük korunabilirdi. Çünkü mesajı geçerli ya da geçersiz kılacak haberlerin yayılma hızı ve yayılma alanı şimdikinin çok çok gerisindeydi. Bu nedenle fikirlerin ya da inançların eskimesi, epey bir zaman almaktaydı ya da alabilirdi hatta almalıydı. Buna karşın, görüyoruz ki… Geçmiş zamanın bir özelliği de aynı zamanda, birçok peygamberin devirlerinin çakışması olarak karşımıza çıkmakta. Bu durumun, elbette birçok nedeni olabilir ya da “İlahi Murad” öyle gerektirmiştir ama yine de temel olarak neden, iletişimsizlik zafiyeti denilebilir kanaatindeyiz. Bu yüzden, bir bölgede çıkan peygamberin mesajının; kendi bölgesinden çıkıp uzaklara taşınması, epey bir zamanı gerekli kılmaktaydı. Hatta bazen imkânsızdı da diyebiliriz. Bu nedenle aynı dağın iki yüzündeki, iki ayrı ayrı kasabada ya da yerleşim yerinde, aynı anda iki peygamber olması doğaldı. Var olduğu ihtimali de yüksek. Mesela, Hz. İbrahim ve Hz. Lût… Aynı zamanda akraba da olan bu iki elçi, iki komşu yerin peygamberiydi. Daha da ötesi, Hz. Musa ve Hz. Harun kardeşti ve aynı anda aynı toplumun peygamberleri oldular. Başka örnekler de var.
***
Kaldığımız yerden devam edelim: Bir başka soru da şu: Ahir Zaman karakteristiği, peygamberlere ihtiyaç duyulduğu dönemlerdeki dünya şartlarıyla karşılaştırıldığında, “Gayretullah’a dokunma” anlamında, daha mı uygun ki elçi silsilesi sonlandırılmış oldu? Bu sorunun cevabı olarak, teorik kanaati söylemeden önce tarihe de bakmak gerekmekte. Peygamberleri, birer ihtiyaç haline getiren şartların başındaki ölçü olarak, insanlığın tam manası ile yıkımı ve yaşanan mezalimin doruğu anlamında bir devir aramak gerekirse, karşımıza neler çıkar? Mesela, Dünya Savaşları böyle iki zaman sayılabilir. Tarihi bilgiler ışığında denilebilir ki beşeriyetin yaşamış olduğu bu Dünya Savaşları, Ahir Zaman düzlemde olmuş durumda. Hem de öyle olmuş ki iki savaşın toplam zayiatı elli milyon insan… Ve onların çevresindeki yüz binlerce insanın, hayatının alt üst olmasına mal olmuş vaziyette. Ama karşın menfi gidişatının önüne geçecek, korkunç mezalimi durduracak, zalimi engelleyecek, mazlumun ahına karşılık verecek bir peygamber gelmiş değil.
Ne 1. Dünya Savaşı’nda ve ne de 2. Dünya Savaşı’nın sonunda. Peygamberin gelmesini gerekli kılan ölçü, bu iki Dünya Savaşı’nda yaşananlarsa nerede elçi? Yok eğer, İlahi Mesajın gelişini yeniden geçerli kılacak şey, medeniyet ve hayatın telef olması; ruhun ve genetiğin ifsatıysa zirve hali, yine şimdi. Yani görüldüğü gibi her menhiyat, Ahir Zaman’da… Hani elçi? Bu zaviyelerden başka, şu an aklımıza gelen ya da gelmeyen hangi hiza üzerinden bakılırsa bakılsın; sonuç değişmiyor. Kesinlikle “Evvel Zaman” içinde bulunduğumuz “Ahir Zaman”dan daha sabıkasız çıkmakta. Dediğimiz gibi geçmişte, bir hamlede kırk milyon insanı öldüren savaşlar yaşanmamış. İnsanın ruhuna ve hatta genetiğine, bugünkü anlamda bir müdahaleden de söz edilemez. Ve hatta ahlaksızlığın da bu kadar geniş alanlarda ve kalabalık kitleler arasında yayıldığını söylemek de mümkün değil. O nerede?
Rivayete göre Yüz yirmi bini küsurunun gelip geçtiği peygamberlik yolunun, bazen komşu köylerde dahi, yan yana elçilere rastlanıldığı da göz önüne alınınca, “Ahir Zaman”ın Nübüvvet coğrafyasının, bu kadar tenha hatta ıssız olduğunu anlamaya çalışmak zorluyor insanı. Hala kafamızda aynı sual: Neden? Cevabı, yazının alt paragraflarına serpiştirmek niyetiyle geçelim!
***
Makalenin ana başlığındaki sıfat olarak ‘Münafıklık’ üzerinde duralım diyorum bir kuble. Ve bu durakta da bir soru: Mümin ve Kâfir nitelemelerinin ortasındaki gri alana işaret eden İkiyüzlülük veya Münafıklık kavramı, mutlaka, Son Resul’den önceki Peygamberlerin lügatinde da yer almış olmalı. Lakin ne oranda? Yani bu kavramın üzerinde, en fazla duran Resul ya da Nebi kimdi acaba? Cevap olarak “Elbette Hz Muhammed…” desek yanlış söylemiş olur muyuz? Kanaatimizce hayır? Neden dersiniz?
Haddi aşan bazı densizlerin derekesine düşmekten Yüce Gaffar’a sığınarak söylemeliyiz ki… Yüce Resul, layıkıyla yaptığı ilahi görev açısından, asla bir nevi “postacı” gibi algılanamaz. Eğer had aşılır ve yapılırsa bu yakıştırma, O’nun kutlu zatına ve kutsal vazifesine hakaret sayılır. Ama O, yine de bir elçidir; Allah’ın Elçisi… Evet; kendinden herhangi bir şey katmadan, Rahman’dan inzal olanı, Allah’ın kullarına ulaştırmaktı O’nun görevi; tebliğ etmek ve uyarmak… Bunun için devrin iletişim araçlarını kullanarak bittabi. Yakın çevreye ulaşmayı, zengin bir dilin hitap kıvraklığını ve şahsının mahir hitabet gücünü kullanarak başarıyordu. Edebi bediatin şahikada olduğu Arap insanın, gelişkin “Kelam Estetiği”ne mevcut olan bilgi, beceri ve naiflik de “Söz”e meydan vermekteydi. Ve sözün en güzeli ve kelamın en kibarı da O’nda neşet etmişti. Devrin yüksek sanatına bir örnek olarak her yıl, Hac zamanında, Kâbe duvarlarına yüksek seciyeli şiirler asılmaktaydı; bir nevi duvar panoları misali. Bu şiirler, çok katılımlı edebi yarışmalar neticesinde belirlenmekteydi. Böylesi bir kelam ve edebi sanat kalitesinde olup biten bir ortamdan söz ediyoruz. Ve bu kaliteye meydan okuyordu Hz. Muhammed’e inzal olan ‘Kutsal Kelam-ı Kadim…
Bakara 23 ve 24’te buyuruyordu ki Azze ve Celle; “Eğer Kulumuz’a indirdiğimiz hakkında şüphedeyseniz; haydin, O’nun benzeri bir sure getirin. Ve eğer doğru söyleyenlerseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın! Eğer yapamazsanız – Ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş, kâfirler için hazırlanmıştır.” İşte böylesine bir meydan okuma…
Doğal olarak bu evrensel mesaj, her yıl Hac döneminde, Hicaz bölgesine gelen cümle âleme iletilmekteydi. Onlar da “Tabiatı gereği ve İlahi bir kolaylama anlamında, ezberlemesi zaten olağan içi olan bunca mesajı” akıl defterlerine yazıp gittikleri yerlere taşıyorlardı. Yani İslamiyet, iletişim çerçevesinde, kendi zamanının en işlek merkezinden neşrediyordu mesajını. Hatta şunu söyleyebiliriz ki o devirden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin dahi, bu kolaylık ve hususiyette bir iletişim merkezi olmamıştı. Geçmişteki herhangi bir peygamberin, böylesine işlek bir Kâbe’sinden ve sayıları binleri aşan hacısından söz edildiğini Dinler Tarihi yazmıyor. Unutmuş da olamaz. Demek ki yoktu.
Kâbe’nin ikinci mimari olan Hz. İbrahim’in Devr-i Nübüvvetinde bile böyle bir iletişim olanağından söz edilemez. Zaten yoktu. Evet, Kâbe’nin inşaatının ustası oydu. Bu bağlamda insanları, “Hacca Davet eden” de oydu. Ancak onunkisi, ıssızlığın ortasına inşa ettiği ‘Kare Prizma’ yapının damına çıkıp “Yakın Devir”in ilk çağrısını yaptığında, onu duyan sadece iki kişiydi: Eşi Hacer ve oğlu İsmail… “Kutlu Mesaj”ın ilk antenini kuran Hz. İbrahim, Ahir Zaman’a doğru seyreden “Dördüncü Boyut”un iletişim teknolojisinin “Proto hali’”nin mühendisi olduğunu elbette biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı; O, Son Nebi olmadığının da farkındaydı. Çünkü ondan “Mesajı ve Çağrı”yı ilân etmesini “Buyuran”a, teslimiyetinde en ufak bir bit yeniği olmadığı halde; tenhaların tenhası “Mekke Vadisi”ne bakıp içinden; “Kim duyacak ki beni?” biçiminde bir umutsuzluk dalgası geçirdiği rivayet edilir. Ee! Haklı olsa gerek. Çünkü Halilullah, her şeyi biliyordu da “Kitlesel iletişim”in alacağı boyutu bilmiyor olmalıydı. Hele, karakteristiğini iletişimin renklendireceği “Ahir Zaman”ı bilmesi; biliyorsa, çapını tahmin etmesinin olanağı yoktu. Eğer olsaydı; “Kim duyabilir ki?” İfadesini, asla geçirmezdi içinden.
***
Hazreti İbrahim’in Kutlu Kâbe’yi inşası ve “İlk Çağrı”yı yapmasının üzerinden, insanlığın “Ahir Zaman”a ulaşabilmesi için iki bin yıl geçti. Bununla beraber, başta “Kutsal İletişim”in ilk anteni olarak sıfatlandırdığımız Kâbe’nin ilk peygamberi İsmail olmak üzere pek çok peygamber, şereflendirdi yeryüzünü. Bunların neredeyse tamamı, kutlu vazifelerini lokal boyutta yapabildiler. Bununla birlikte yapabildikleri zamanla hatta mekânla sınırlı kaldılar. Zira “iletişimin Ahiri”ne daha çok zaman vardı. Unutmadan… Sadece, bunların aralarından iki tanesinin ‘bahtı açık’tı: Onlar Hz. Musa ve Hz. İsa… Ve bugün sadece onların ismi ve kendini onlara intisap eden birer cemaatleri bulunmakta. Yani “iletişim enstrümanını sırf bu ikisi kullanabilmiş.” diyemiyoruz; çünkü O ikisinin takipçileri olduğunu iddia eden iki grup ulaşmışlar “İletişim Çağı”na… Ve seslerini, zaman ve mekân aşırı bir ölçüyle duyurabilmişler. Ancak “Musa ve İsa Mesajı”nın, aslını ve özgün halini görmenin imkânı yok. Her iki grup da şu an, ciddi oranda tahrif edilmiş halde. Onları bu zamana taşıyan iletişim enstrümanları, ne yazık ki özgünlüğü korumaya yeterli bir sahihliğe sahip değilmiş ki yolculuk esnasında, uhdelerindeki “Kutsal Mesaj”ın bozulmasını önleyememiş. Yani “Yakın Geçmiş Zaman İletişimi”nin kullanılımıyla taşınabilen “İlahi Mesaj”ın, ismi dışında aynı orijinaliteyle cisminin taşınmasına zaten imkân yoktu. Çünkü “Ahir Zaman İletişimi”nin koruma gücü ancak kendi zamanıyla sınırlıydı.
***
Ve Hz. Muhammed… Dedik ya “O’nunla başladı Ahir Zaman yani ‘Antenler Devri…’ Veya kitle iletişiminin start aldığı vakit dilimi…” diye. Son Resul, arzı şereflendirdiğinde, kendisinden iki bin yıl önce yaşamış olan büyük dedesi Hz İbrahim’in diktiği, ilk “Kutsal mesaj anteni” anlamındaki Kâbe, artık Zerre-i Miktar kuşkuya mahal vermeyecek ölçüde ‘Vazife-i Mukaddes’ini yapmaktaydı artık. Kemiyet ve keyfiyet olarak şahikada… Devr-i Saadet’inde O’nu, dedesi gibi sadece iki kişi değildi duyan-işiten… Mesela, Veda Haccı esnasında, Arafat Meydanında devesinin üzerinde doğrulup sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladığında, yüz bini aşan sayıda insana hitap edebiliyordu. Bu ne demekti? Bir anda, Veda Hutbesi adıyla meşhur kutlu mesaj, yüz bin yere taşınacaktı. Oradan ayrıldığında da milyonlarca eve ve ev halkına… Dalga dalgaydı çağrı artık… Yani iletişimin “Altın Çağı”ydı girilen. Ve aynı zamanda bu, Nübüvvet’in sonu; zamanların da ahiri demekti. Bir daha ve teorik olarak söylemek gerekirse: Bundan böyle iletişim, zirvesindeydi; iletişim araçlarının koruyuculuğu mükemmeldi, hızları hiç olmadığı bir ölçüdeydi, kapsama alanları da bütün dünyaydı. Denilebilir ki bu durumda Nübüvvete bir nokta konmuş olmasında bir mahzur da yoktu. İşte, o noktada zaten zamanın sonunun da işareti yani “Ahir Zaman”ın da gerekçesiydi. Tam da öyle oldu!
***
Ve bir gün Hz. Ebubekir; ‘Eğer Muhammed’e tapıyorsanız; bilin ki o öldü. Yok, eğer Allah’a inanıyorsanız, O ölümsüzdür!’ diyerek hakikati ilân ettiğinde, geride O’na inen her harf, her hece, her kelime, her cümle yani ayet ve sureler hayattaydı. Bununla birlikte dünya hacminde “ölümsüz” sayılabilecek bir mesajlar manzumesi olduğu gibi sabit, duruyordu. O Kur’an’dı. Artık Ahir Zaman da başlamıştı. Yani iletişim, az buz değildi; istikbal içinde daha da ivmelenecek olan kitle iletişimi, dünya yüzeyini antenler ormanına götürecekti. Kısacası “Mesaj” asla susmayacaktı. Akıl almaz bir ölçüde kolaylaşan iletişim sayesinde insandan insana, beldeden beldeye, ülkeden ülkeye akıp gidecekti. İnsanlar asla susmayacaktı. Onlar sussa antenler taşıyacaktı mesajı. Antenler işlevsiz kalsa radyolar yüklenecekti görevi. Olmadı televizyonlar, internet, sosyal medya… Zira zaman “Ahir”di; “Ahir İletişim Çağı” başlamıştı. Belki bu nedenle peygamber gelmeyecekti. Çünkü “Mesaj” ortada ve ilk günkü gibi tazeliğini korumaktaydı/gün be gün artan bir sağlamlıkta koruyacaktı ve her yerdeydi/ her yerde olacaktı. Öyle de oldu!
***
Son söz olarak… Dediler ki bir ara: “Ahir zamanın Deccalı Medya…” Bu yaftalamanın adaletli olduğundan kuşkuluyuz. Hatta buna, “haksız bir isimlendirme” ve “yargısız infaz” da diyebilirim. Elbette iletişim denen, zaruretin gerektirdiği enstrümanların en gelişkini olarak medya ve onun aparatları, tanıdığı kolaylıklar nedeniyle kötü niyetlilere de açmış denilebilir kapısını, hem de ardına kadar. Ve her türlü mesaja, fikre ve zikre, fırsatın şahikasını vermiş durumda. Lakin aynı fırsat, müspet düşünce ve pozitif güç için de geçerli hatta daha da fazla demenin de bir mahzuru yok… Hülasa; böylesi bir ortamda yani “Antenler Çağı”nda yani zaman ahirinde ve Ahir Zaman’ın iletişimiyle iyi ya da kötünün harman olduğu bir ortamda yaşayan insanlık, her şeyi, evinin içinde hatta avucunda göre bilecek. Bu arada asıl göreceği şey ise mukayese zenginliği… Bununla beraber, aynı zamanda kötü olan her şeyin eskidiğini ve yok olduğunu da müşahede edebilecek. Aynı zamanda, sahihlik ölçüsüyle alanda bit tek olan İlahi Mesajın her daim, kendini ilk günün tazeliğinde sabit olarak, silikon zerrelerinde dâhil kopya etmeye devam ettiğine de şahit olacak. Kısacası Zaman, ahir fakat iletişim ve Mesaj, asla ahir değil. Zaman gün be gün azalırken iletişim olanakları, güçlenerek artmakta ve Mesaj, daha çok noktaya ulaşmakta. Yani bir bakıma Nübüvvet değilse bile Nübüvvet’in Meyvesi hayatta ve artık her yerde…
***

YUSUF KEMAZ BOZOK/D.D Haber

Benzer Haberler