HAYATIN ADİL PAYLAŞIMI

“Cömertlik olmayınca malın, vefa olmayınca ise, arkadaşlığın hayrı olmaz.”
Ahmed bin Kays
***
Bilgelerin sohbet halkalarına dahil olmak, insanın iç mimarisinin ölçülü/planlı olarak yükselmesinde iki yoldan birisidir. Bu yollardan birincisi okumak, ikincisi bilgelik halkasında yerini almaktır kanaatimizce.
Biz de bir vakit kısmet olmuş ve bir bilgenin halkasına “diz yıkmış”tık; bir düzine adam onun incilerini kendi halkamıza diziyorduk. Sohbetin bir yerinde bilge sordu: “Paylaşmak nedir?” diye. Hepimiz biliyorduk cevabı fakat söylemedik ve sustuk. Bilge devam etti: “Hepimizin bildiği gibi paylaşmak bir şeyi ikiye, üçe, beşe… Bölmek ve hak sahiplerine payını vermektir. Gördüğünüz gibi paylaşma, ortadaki değeri azaltmaktadır. Yani ikiye bölünen değer yarı yarıya azalmış demektir. Bu mantıkla paylaşan sayısı arttığı oranda pay azalır. Orantı ters işleyerek sonunda ele geçen değeri işe yaramaz duruma getirir.”
Doğruydu. Bilgenin tarifi gerçeği ifade ediyordu. Bu nedenle halkaya dahil olan bizler de kafamızı sallaya sallaya dinliyorduk onu.
O devam etti: “Peki, şimdi bana öyle bir paylaşım şekli söyleyin ki yukarıda ki tarifimi ters yüz etsin.” deyiverdi. “Yani bu paylaşım, ortadaki değeri eksiltmesin artırsın. İkiye paylaşılan değer iki katına çıksın mesela…”
Böyle bir paylaşım olabilir miydi? Olsa bile buna “paylaşma” demek ne kadar isabetli olurdu? Apışıp kalmıştık.
Bilge, sürdürdü sözlerini: “Hayatta, çok nadirde olsa öyle mefhumlar vardır ki…” dedi. “Onlar, paylaştıkça azalmaz; artar. Bu nedenle o mefhumları sürekli paylaşmak icap eder.”
Peki neydi o mefhumlar? Merakla bilgenin ağzına bakışıyorduk.
“Bunlardan biri bilgi…” diye verdi cevabı. “Bilgi öyle bir değerdir ki ne kadar çok insan paylaşırsa o kadar artar. Üzüm dönmesi gibi… Salkım saçak… Onun için bilgi paylaşımı için medreseler, okullar kuragelinmiş; insanlık, bilgiyi paylaşsın ve bilgi dalga dalga çoğalsın diye…”
Ya ikincisi?
Bilge zat; “Paylaşım hâlinde artan ikinci değer de sevgidir.” dedi. “Paylaşmak ve çoğalmak için insanlar ortaklıklar kurarlar. Bu ortaklıkların genel adı arkadaşlıktır. Bu manada dostluk, ahbaplık, yarenlik, yoldaşlık gibi arkadaşlık çeşitlerini hayatın her noktasında görmek mümkündür. Bu paylaşımın en ilginci de evdeşliktir.”
Evdeşlik yani evlilik… Düz orantılı paylaşımın en yoğun yaşandığı düzlem olarak hayatın tam ortasında duruyor ve yüz ölçümünü ve yüksekliğini paylaşa paylaşa artırıyor hem de geometrik olarak… Eşler ilk önce sevgiyi paylaşıyorlar. Paylaşılan sevgi, bir anda aşka dönüşüyor ve hesapsız bir geometriye vuruyor kendisini; genişliyor, yükseliyor Mısır Ehramları gibi mucizevi bir mimariye çevriliyor.
Eşlerin paylaştığı asıl şey ise, bizatihi hayatın kendisi olarak karşımıza çıkıyor. İşte, söz burada bitiyor; iki insan, hayatı paylaşıyorsa paylaşılmadık ne kalıyor ki? Hiç… Ortak bir hayat kuran eşler, kendilerini paylaşarak öyle bir yaşantı kurguluyorlar ki kendilerine, artık bu “paylaşılmış bir hayat” olmaktan çıkıyor iki pay şeklindeyken, bizatihi payların kendilerini birleştirdiği tek bir hayat oluyor. İşte, işin sırrı da burada çıkıyor karşımıza. Doğal olarak, tek hayat içinde ihtiyaçlar aynılaşmış demektir. Artık “tasada ve kıvançta birlik” diye tarif edilen bütünleşme parlak bir “som altın” bloku gibi ışık saçmaya devam edecektir. Asıl olan o “gülümseyen aydınlık”a ulaşabilme becerisidir ki bu yazının ruhu, doğrudan ona yani “evlilik paylaşımı”nın bütünsel biçimselliğine işaret ediyor.
***
Hikâye bir bilge adama ait; Nasrettin Hocamıza… Onun, her yaşamışlığında komik gibi duran ancak örtüsünün altında derin ve bilgece anlamlar taşıyan fıkralarından biri… Aslında, yeri gelmişken söylemek gerekirse onun, kısa hikâyelerine “fıkra” sığlığı yakıştırmanın doğru olmadığı kanaatindeyiz; Hoca’mızın hatıralarına, “kıssa” demek daha doğrudur belki… Neyse…
Bizim güleç yüzlü Hoca’nın köyünde hep “kendine yontmasıyla” meşhur bir adam yaşamaktaymış; bu adam çıkarcı, egoist, benmerkezci biriymiş. Hoca da uzaktan uzağa, bu adamın cinliklerini/hinliklerini işitir ve içten içe kızarmış.
Bir gün; yanılmış yenilmiş bizim Nasrettin Molla, şu ünlü çıkarcı adamla yol arkadaşı olmuş ancak yola çıkmadan önce köy bakkalından bir iki azık nevalesi almak gerekiyormuş. Bu itibarla iki yoldaş, paraları birleştirip “Ne alınacaksa alalım.” demiş ve yolculuğun gereğini yapmış, birkaç çörek ile bir bakraç yoğurtta karar kılmışlar. Azığı bir heybeye koyup heybeyi eşeklerinin terkisine atmış ve “Bismillah!” deyip yola revan olmuşlar. Öğlene kadar yol gitmiş, öğlen vakti girince de bir çeşmenin başında mola vermişler. Karınları acıkmış olduğu için ekmek ve yoğurdu çıkarmış önlerine koymuşlar.
Yemeğe başlamadan önce çıkarcı adam, cebinden bir paket toz şeker çıkarmış; şekeri, bakraçtaki yoğurdun kendinden tarafa gelen yarı kısmına serpmiş: “Ben yoğurdu şekerli severim.” deyip iştahla kaşıklamaya başlamış. Ama ne kaşıklama! Hoca’nın şaşkın bakışları arasında şekerli yoğurdu kürek kürek aktarıyormuş “cennetlik gövdeye.” Bu arada, şanına uygun biçimde bizimkine zırnık koklatmıyormuş.
Bu hodbinlik karşısında Hoca kızmış tabi. Şimdi, onun da şanına yakışanı yerine getirmesi ve bu adap yoksunu adama bir ders vermesi gerekiyormuş. Olacak ya, o sırada, bizimkinin cebinde de bir paket beyaz nesne varmış. Hemen cebindeki beyaz tozu çıkarmış, yoğurdun üzerine serpecekken adam; “Hocam, o da nedir?” diye sormuş.
Hoca gayet doğal bir ifadeyle omuzlarını silkmiş; “Hiç canım, tuz …” diye karşılık vermiş.
Terbiye fukarası adam, meraklanmış: “Ne yapacaksın tuzu?” diye belermiş gözlerini.
“Ben yoğurdu tuzlu severimde…” diye cevaplamış soruyu bilge Hoca. “Yoğurdun üzerine serpecektim.”
Adam, artan şaşkınlığıyla; “Hiç yoğurda tuz serpilir mi a Hoca?” diye engel olmuş. “Eğer sen, o tuzu serpersen bu yoğurt yenmez hâle gelir, dökmek gerekir; dökersek ikimiz de aç kalırız. Ne yapıyorsun yahu?!”
O zaman Hoca; “Be adam!” diye çıkışmış. “Öyleyse insan ol! Serp şu şeker tozunu yoğurdun tümüne de doğru dürüst doyuralım karnımızı. Sen, ne egoist, menfaatperest bir âdemsin; hiç paylaşmayı bilmez misin?”
Bunun üzerine yol arkadaşı, yaptığı hatayı anlayarak Hoca’dan özür dilemiş ve yoğurdun tamamını şekerleyerek imkânını arkadaşıyla paylaşmanın ilk örneğini vermiş.

TURGAY ALKAN/D.D Haber

Benzer Haberler