NEDEN VAFTİZ OLMAYA KARAR VERDİM 2

Adnan Levent Tabak
Adnan Levent Tabak

Latest posts by Adnan Levent Tabak (see all)

Yazımızın birinci bölümünde Aziz Pavlus kimdir sorusunda kalmıştık…

PAVLUS KİMDİR..?
Pavlus, Yahudi asıllı bir Romalı, aslen Musevi dinine mensup olmasına rağmen kendini Pagan olarak lanse etmiş bir takiyeci (-ki daha sonra da Hıristiyan olduğunu ilan edecek olan bir yalancı), Roma İmparatoru’nun “Derin Devlet” düzeninin bir tetikçisi, insanlık düşmanı bir katil ve Hıristiyanlık dinini tahrip etmek için görevlendirilmiş bir din düşmanıdır. Onun hakkında söylediğimiz bu özellikler, asla bizim kişisel tanımlamalarımız değil, bizzat Hıristiyanlık otoritelerinin de kabul ettiği gerçek bilgilerdir.
Madam Lucy, Pavlus ile ilgili söylediklerimden rahatsız olmuş gibi söze karışmak istedi.
Madam Lucy : İyi ama bu söyledikleriniz onun hayatında yaptığı hatalardandı. Yani daha sonra “tövbe” etmiş ve İsa’nın sadık savunucusu haline gelmiş biri için oldukça acımasız bir tanımlama yaptığınızı düşünüyorum.
Muzungu : “Onun yaptığı hatalar” derken olayı sanki çok hafife almadınız mı? Mesela bu “Hatalar” söyleminden kastınız, Pavlus’un eline binlerce kişinin kanının bulaşması mı …?
İşin doğrusu, benim yaptığım bütün bu araştırmalardan sonra, onun gerçek kalbi duygularla Hz. İsa’ya inandığına şahsen inanmıyorum. Ancak şöyle olmuş olabilir:
İmparator onu “Derin Devlet” yapılanması içinde görevlendirdiğinde asıl işi “Hıristiyan oluşumlara en sert bir şekilde önleme yapmak” idi. Bu “önleme hareketleri” gerekirse kanlı bir şekilde de olabilecekti. Zira, Hıristiyanlık Dini her ne kadar Filistin topraklarında doğmuş olsa bile, Hz. Meryem, Hz. Yahya ile birlikte Efes’e gelmesinden hemen sonra büyümeye yönelik çok büyük bir ivme kazandı. Anadolu’nun her köşesinde bu din kabul görmeye başladı. Halk bu dine karşı büyük ilgi duyuyor ancak Roma İmparatorluk yönetimi bu işten çok ama çok endişe ediyordu. İşte bunun için devletin içinde bir çeşit “Derin Yapılanma” oluşturuldu ve başına da Tarsuslu Pavlus denilen adamı tayin ettiler. Görevi bu Hıristiyan oluşumlara gerektiğinde silah kullanmak ta dâhil her türlü engel olmaktı.
Ve öyle de oldu. Zira her nerede Hıristiyan yapılanma ile karşılaşsa, Pavlus kendine, imparatorluk tarafından tahsis edilmiş silahlı askerleri ile hemen oraya müdahale ediyor ve sadece ÖLDÜRÜYORDU. Hiçbir sorgulama ve mahkeme yoktu. Ancak bu yaşanılan olaylar öylesine ciddi boyutlara ulaşmıştı ki, kendisi bile hayatı boyunca öldürdüğü “İsevilerin” rakamsal boyutunu bilmiyordu. Ve bu işi yaparken yaşadıklarını, raporlar halinde imparatora sunuyor ancak imparator bu raporların verdiği bilgilerden hiç te memnun olmuyordu. Ve bir gün kendisini çağırıp neler olduğuna dair açık bilgilendirme istedi.
“Evet ekselansları, doğrudur. Ben bir duyum aldığımda o bölgeye gidiyorum. Emrettiğiniz üzere orada yapılanmış bütün Hıristiyanları öldürüyorum. Ancak, o bölgede bir başka beldeden duyum alıp olay mahalline gittiğimizde gördüğüm manzara hiç te hoş olmuyordu. Yani bu öldürdüğüm İseviler, inananlar üzerinde hiçbir etki göstermiyor ve bu din büyümeye devam ediyordu. Ben de bu yeni bölgedeki yeni isyancıları öldürüyor ama hemen arkasından başka kitleler adeta bizimle dalga geçer gibi, ‘Biz de Hıristiyan olduk….!’ diye haber gönderiyorlardı. Yani insanları öldürerek bu isyanları önleyebileceğimize ben şahsen inanmıyorum. Ancak İmparator Hz.leri ne emrederse biz de o şekilde yaparız.” demişti.
İmparator bir süre düşündü ve Pavlus’a dönerek: “İçlerine gir Saul” dedi. Pavlus anlamamıştı. “Nasıl yani?” diye soracak oldu, “İçlerine gir Saul” diye tekrar etti imparator. “Böylece hem bu adamları daha iyi tanırsın, hem de asıl amaçlarının ne olduklarını daha iyi anlarsın.”
O da öyle yaptı. Ancak bu yapacağı “YENİ ŞEY”e öylesine bir “inandırıcılık” süsü vermesi gerekiyordu ki, her kes buna inanmalıydı. Ve işte Kutsal Kitap İncillerin de tamamına giren o meşhur hikayeyi planladı ve de uyguladı. Hikaye kısaca şöyleydi:
Pavlus : Bir gün Damaskus (Şam) yolunda askerlerimle birlikte yol alıyordum ki gökten bir ışık düştü. Bu ışığın parlaklığından gözlerim kamaştı. (Bazı İncillerde bu aynı hikâyede Pavlus’un gözlerinin kör olduğu şeklinde açıklanıyor.) Gökten inen bu ışık bana bağırmaya başladı:
Işık : Neden halkımı öldürüyorsun..? diye bağırdı..
Ben şoka girmiş bir halde hem titriyor hem de ona cevap vermeye çalışıyordum.
Pavlus : İyi ama siz kimsiniz ki..?
O da bana:
Işık : Ben İsa Mesih’im. dedi.
Ben çok etkilenmiştim. Dizlerimin üzerine çöktüm ve ona yalvarmaya başladım:
Pavlus : Evet biliyorum, çok kötü işler yaptım. Ama lütfen beni affedin. Sizin bu kadar kutsal bir kişilik sahibi olduğunuzu bilmiyordum. Ben artık sizin yolunuzdayım ve asla bu yoldan çıkmayacağıma dair söz veriyorum.
Işık beni affettiğini söyledi ancak ben devam ettim:
Pavlus : Ben de sizin takipçilerinizden (Havari) biri olmak istiyorum. Lütfen bana bu fırsatı da verin..!
Ve İsa Mesih beni seçilmişlerin arasına aldı. Artık ben de bir havari oldum. dedi.
Muzungu : İşte bilinen bu hikâye ile birlikte Pavlus, aynı zamanda; eline bulaşmış binlerce kişinin kanı temizlenmiş olurken, aynı zamanda da bir anda kafasının etrafına kutsal bir hale geçirerek kendisini “Aziz” ilan ediyordu. Bu çok ileri fantezi kurgusu olan bir hikaye ve bana göre asla kabul edilebilir bir tarafı yok. dedim…

Burada anlatılanlar, Amerikan filmlerindeki bilim-kurgu tasarımlı hikayelerin bile ötesinde ve açıkçası ben bunlara inanmıyorum. Sizden beklentim de şu; Bu konuda beni öylesine ikna edin ki, kalbimde hiç şüphe kalmasın.
• Bu durumda şu ana kadar yaptığımız görüşmeye dayanarak elle tutulur ne biliyoruz.? Bu dini dünya ya getirdiğini sandığımız ancak yaşadığı ile ilgili dahi meçhuliyeti olan bir kişilik İsa A.S. Elimizde onunla ilgili yazılı bir metin var mı? Yani kendi imzası ile bize sunduğu bir İNCİL var mı.? YOK..!
• Diğer yandan bu dinin temellerinin dayandığı Pavlus adındaki kişinin uydurma bir hikayesi ve oraya buraya yazdığı mektuplar. (Pavlus, bu Şam yolu hikayesinden hemen sonra bir dizi mektuplar kaleme almıştır. İşte bu mektupların muhteviyatı, bugünün İncillerin içeriklerini oluşturmakta ana kaynak olarak kabul edilmiş ve Hıristiyanlık Dini bu mektuplar baz alınarak şekillenmiştir…) Belki o günlerde kendi iç şartlarında insanları barışa çağırmak adına yazılmış bu metinler, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bizim ne işimize yarayacak?
• Elimizde başka ne var ona bakalım. Kutsal Kitaplar mı.? Tabii ki “Kanonik” olanlar öyle mi? (Dünya genelindeki kiliselerin kabul ettiği Yuhanna, Matta, Markus ve Luka İncilleri Kanonik olarak kabul edilmiş olup diğerleri ise “Apokrif” olarak yorumlanmış yani “yok” hükmündeydiler.)
• Mesela bu İncillerden “Luka İncili” diye bilinen kitabın yazarı. Kim bu Luka? Luka, dönem olarak Hz. İsa’nın sağlığında onun yanında ve yakınında olan biri değildir. Luka’nın Pavlus’un özel tıp doktoru olduğunu da biliyoruz. Hatta Pavlus’un bile Hz. İsa ile aynı bölgede yaşamadığını da biliyoruz. Yani diğer bir deyişle, Hz. İsa bu dini yaydığı sıralarda ne Pavlus ne de onun doktoru olan Luka ortalıklarda yok iken, bu durumda nasıl oluyor da dünya gözü ile görmedikleri halde, kafa kulakları ile duymadıkları halde, bu kişilerin yazdıklarını İsa’nın getirdiği “Allah kelamı İncil” olarak yorumluyorsunuz? Bu anlattıklarım sizce de çok büyük PARADOKS’lar değil mi? Kaldı ki, günümüzdeki kriminoloji laboratuarlarında inceleme yapılmış ve Markus incili haricindeki Yuhanna, Matta ve Luka İncillerinin tamamının yazı üsluplarında, Mısır İskenderiye sindeki Filozof Okullarındaki literatürün kullanıldığı artık kesinlik bile kazanışken, siz hangi Kutsal Kitab’a inanıyorsunuz? diye sordum.
Tabii ki bu paradokslara dünya bile cevap veremezken orada hazır bulunanların makul cevaplar vermesini de beklemiyordum.
Muzungu : Şimdi de bu Hıristiyanlık Dini ile ilgili olarak, Kutsal Kitaplar konusunu sizinle konuşmak istiyorum., Fakat ilk anlaşmamızda, ben sorular soracak, siz de cevaplar verecektiniz. Ancak aramızdaki bu sohbet bizi farklı bir formata getirdi. Ben, bu konuda bildiklerimi anlattım siz de kendi yorumlarınızı yaptınız. İsterseniz burada da aynı formatla konuşalım. Yani ben bu konuda bildiklerimi sizinle paylaşayım, siz de benim söylediklerim içinde yanlış bulduklarınızı düzeltiniz, eksik söylediklerimi de siz tamamlayınız lütfen. dedim.
Sohbete katılanlar, “mutabıkız” anlamında başlarını salladılar.
KANONİK İNCİLLER (MATTA, YUHANNA, LUKA ve MARKUS İNCİLLERİ):
Muzungu : 4. yüzyılın başlarındaydı. Roma imparatoru Büyük Konstantin, bugünkü İtalya’nın başkenti olan Roma şehrinde yaşıyordu ve bu şehir Roma İmparatorluğu’nun da başşehriydi. Ancak doğudan gelen haberler hiç te iç açıcı değildi. “Delinin biri bir din uydurmuş ve halk ta bu dinin peşinden gidiyordu”. Ama bu gidiş şöyle böyle bir gidiş değil halkın çok büyük bir kısmı bu dine itibar ediyordu. Ve insanların bu inancının önüne geçilemiyordu. Bu insanların ellerinde; “İncil” adına, yüzlerce farklı insanın ellerinden çıkmış olan Kutsal Kitaplar oluşmuştu. Zira bu iş, adeta ticari bir sektör haline gelmiş, her kim para kazanmak isterse alıyor kağıdı kalemi eline ve başlıyor bir kitap yazmaya ve adına da “Kutsal İncil” diyor ve satıyordu.
Konstantin İstanbul’a geldiğinde halkın bu yeni dine olan teveccühünü görünce, çok ciddi olarak endişelenmeye başladı. Hatta bu öyle basit bir sorun değil, eğer ciddi bir modifikasyon yapılmazsa bu sorun, “ya tahtını ve saltanatını bırakıp kaçacak, ya da tahtı ile birlikte kendisini de yutabilecek” bir sorundu. Ve bu konuda çok ciddi çalışmalar yapması gerektiğini anladı ve ilk icraatını da M.S.325 te “İznik Konsül”ü olarak bilinen toplantıyı yaparak başladı. Bu Konsül’e dünya genelinden iki binden fazla papaz ve rahip katılmışlardı. Aslında bu konsül tamamen “Düzmece bir Tiyatroydu”. Yani Konstantin’e göre, ne orada toplanan din adamların bilgisi ne de orada yapılacak bir toplantı konularının hiç bir önem taşımıyordu. Orası, sadece ve sadece Konstantin’in daha önce masa başı çalışmaları yaptığı ve Hıristiyanlık dinini sözüm ona modifiye ederek, aslında kendi asıl dini olan “Pagan Tanrıları”na atfen bazı çalışmalarını teyit ettirdiği bir çeşit “tiyatro sahnesiydi”. Bu tanımlamayı bu dini ya da bu dine mensup insanları aşağılamak için değil, bazı tespitlerime göre söyleyebiliyorum. Mesela böylesine ciddi bir toplantı yapılmış, ancak bu toplantı ile ilgili ilk yazılı belge toplantı tarihinden 30 sene sonra yayınlanmıştır. Bir diğer belge ise, Kuzey Afrikalı Hıristiyan Liderlere yazılmış sadece bir mektup olarak dünya Hıristiyanlık kayıtları arasında yerini almıştır.
Burada yapılan böylesine ciddi olmayan bu çalışma, hiçbir Teolojik, bilimsel çevrenin onay vereceği bir konu değildir.
“Patron” işe önce kitaplardan başladı. Zira, insanları etkileyebilecek en önemli unsur buydu. Yüzlerce Kutsal Kitabı İznik’te bir “ODA”ya topladı. Oda’nın içine büyükçe bir masa koyuldu. Ve bütün din adamların şahitliğinde o kitapların tamamını o masanın altına yerleştirdi. Ve din adamlarına dönerek şunları söyledi:
Konstantin : Ben de artık sizin inandığınız bu dine inanıyorum.
Konstantin, o güne kadar bütün Roma imparatorları ve Roma’nın en üst düzey yöneticileri gibi “Pagan Dini”ne mensuptu. Yani günümüzle mukayese edecek olursak, kısmen “Hindu Dini”nin benzerliğine yakın “çoklu tanrılara” inanıyorlardı. Ve sözlerine şöyle devam etti:
Konstantin : Ancak ellerimizde olan bu kadar sahte kitabın bizleri yanlış yönlere götürmesinden endişe ederim. İşte bunun içindir ki sizleri buraya topladım ve bu kitapları bu odaya koydum. Bu odanın kapısının tek bir anahtarı var o da benim elimde. Şimdi hepimiz evlerimize çekilip dua edelim. Bu kitaplardan hangisi gerçek Kutsal Kitap ise Tanrı bize bunu göstersin. Ve inanıyorum ki Tanrı, bugün bize merhametini gösterecek ve bizi doğru yola sevk edecektir.
Aralarında Yahudi ve Hıristiyan bütün din adamları ve halk evlerine çekilmiş dualar ediyorlardı. Ertesi günü geldiler ve Konstantin’in elindeki anahtarla odaya girdiler. Baktılar ki hiçbir değişiklik yok. Yani bütün kitaplar aynı şekilde masaların altında duruyordu. Ve Konstantin konuştu:
Konstantin : Dostlarım, sanırım yeterince samimi dualar yapamadık. Haydi gelin bu gece de duaya çekilelim ve Tanrıdan, gerçek Kutsal Kitabımızın hangisi olduğunu bize göstermesini talep edelim. ve öyle de yaptılar. Herkes evlerine geri döndü ve dua etmeye devam ettiler.
Bu dua etme sürecinin, insanları ikna etmedeki etkisinin daha da güçlü olması bakımından birkaç gün süre ile devam ettiğini zannediyorum.
Ve nihayet o büyük gün geldi ve çattı. Dualar eşliğinde odanın kapısı açıldı ve heyetin başında Konstantin’in bizzat kendisi ve diğer din adamları ile birlikte girdiler. Bir de ne görsünler masanın üzerinde dört ayrı kitap duruyor.
“Yuhanna, Matta, Luka ve Markus İncilleri” diye bilinen kitaplardı bunlar.
Konstantin, burada yaptığı hileli bir çalışma ile bir çeşit sözüm ona inananlara “Mucize” yaşatmıştı. Bunu gören herkes gözyaşlarında boğulurcasına “Tanrı’ya şükür” duaları yapmaya başladılar.
İşte dünya, şu ana kadar bugün dahi bu dört incili okuyup durdular. Ne ilginçtir ki bu 4 kitabın her biri bir başka kitleye hitap ediyordu. Yani kitaplardan biri, daha çok Yahudileri taltif ederken diğer biri başka kavim ve grupların hayat tarzlarına göre dizayn edilmişlerdi.
Ardından masanın altındaki diğer kitapların yakılmasını emretti ve şu katı ve sert deklarasyonu yayınladı:
Konstantin : Bundan böyle, her kimin elinde, tanrının bize gösterdiği bu dört İncil’den farklı bir kitap görürsem, idam ile cezalandırılacaktır.
Ancak yıllar sonra, Konstantin’in hesaba katamadığı bir şey ortaya çıktı. Hem de onun döneminden tam 1600 sene sonra. “Ölü Deniz Yazmaları” ya da diğer adıyla “Ölü Deniz Parşömenleri”…!
Bunların bir kısmı İbranice, bir kısmı da artık ölü bir dil olan Aramice ile kâğıt, deri veya bakır plakalar üzerine kaydedilmiş kırk bin adet elyazması parçasından oluşmaktaydı.
Bu parçaların bir araya getirilmesiyle tam beş yüz kitap yeniden oluşturulmuş oldu.
Bu yazmalar, bugün dahi Hıristiyanlığın ve Museviliğin bilinen en eski yazılı kaynakları sayılıyorlar.
1947 yılının Şubat veya Mart ayında, Muhammed Ahmed El-Hamid adlı, genç bir Bedevi keçi çobanı, kaybolan keçisini ararken, Eriha kentinin 13 km. güneyinde, Ölü Deniz’in batı yakasındaki bir mağaraya girer.
Mağaranın zemininde, içinde keten kumaşa sarılı deri yazmaların bulunduğu büyük testiler bulur. Testilerin ağzı sıkıca kapatıldığı için yazmalar yaklaşık 1900 yıl boyunca hiç bozulmadan saklı kalabilmişlerdir.
Bulunan bu yazmaların MS 68 yılında mağaraya yerleştirildiklerini gösteren bulgular ortaya çıkar. 1947’deki keşif ve 1952-1956 yıllarında yapılan kazı çalışmaları sonucunda toplam 11 farklı mağarada bu el yazmalarına rastlanmıştır.
Bunları sınıflandırmak açısından mağaralar numaralandırılmıştır. Bir numaralı ilk mağara, yani Kumran Mağarasında bulunan yazmalardan beş tanesi, ismini aldıkları Kudüs’teki Suriye Ortodoks Manastırı Başpiskoposu tarafından satın alınmıştır. Diğer üç yazma ise İbrani Üniversitesi Profesörü E.L. Sukenik tarafından satın alınmıştır.
Ölü Deniz Yazmalarının bulunması, 20. yüzyılın en önemli arkeolojik keşiflerinden biridir.
Burada bulunan yazmaların tahmini yazılış tarihinin yaklaşık MS 68 olduğu varsayılırsa, günümüzden 1970 yıl önce yani İsa A.S.’ın peygamberliğini ilan ettiğinden çok kısa bir süre sonra bu yazmaların ne kadar gerçeğe uygun olduklarını söylemek sanırım mübalağa değil gerçek delil ve kanıt niteliğindedir.
İşte bu da demek oluyor ki, MS 325 İznik Konsülünde ortaya çıkan Kanonik ve Apokrif İncillerin hepsi artık birer ÇÖP haline gelirler. İşte Hıristiyanlık aleminin korkusu da budur. Zira yıllardır bir “Çöp Bilgiye” inanıp, insanları bu bilgilerin peşinden sürüklemenin bedeli çok ama çok ağır olur. Hıristiyanlık Dini resmen bir erozyon yaşar, hatta yıkılır yerine yeni bir din yazılır. Bunun da adına Hıristo-İslam derler. Bu da Hıristiyan Dünyasının artık kaçınılmaz sonu olarak İslam öncesindeki son hali gibi karşımıza çıkar. Zira o eski parşömen bilgileri, bugünün Kutsal Kitabı Kur’an ile birleşir ve insanların Müslümanlaşmasının önüne de kimse geçemez..!
Bu olayın hemen akabinde Konstantin, ikinci adım niteliğindeki kararını da açıklayıverdi:
Konstantin : İstanbul’a taşınıyoruz..!
Öyle de yaptı. Bu taşınma işleri devam ederken, bu arada yeni bir karar daha vererek dünya tarihinin ilk “Resmi Kilisesi” unvanını elinde bulunduran birinci Ayasofya nın inşası emrini de verdi. 327 tarihinde açılışı yapılan bu Ayasofya şimdiki “Küçük Ayasofya Camii” diye bilinen yerde kurulmuştu.
(Yazarın Notu: Bazı tarihçiler bu ilk Ayasofya’nın yapım tarihini MS 360 ve yaptıranı da Büyük Konstantin’in oğlu tarafından olduğunu iddia etmektedirler.)
Ve devamında ise Roma İmparatorluğun yeni merkezi yani başşehri artık İstanbul olmuştu. İşte şehrin adı da o günlerde, Büyük Konstantin’in kendi adını taşıması bakımından değiştirilmiş ve “Konstantinopolis” olmuştu.
Her ne kadar kendi kendini oradaki toplanmış inanan insanların içinde “Hıristiyan” ilan etmiş olsa dahi, hatta başta Ayasofya’nın çıkışındaki mozaikte elinde “Şehir Surları”nı sembolize eden figürle poz veren ve başının etrafında “Kutsal Hale” bulunmasına rağmen, günümüzde birçok Hıristiyan Din adamı olmak üzere ben de kişisel olarak onun bu dine girdiğine asla inanmadım. O her zaman Pagan’dı ve Pagan olarak ta ölmüştür. (Bu konudaki en önemli delil ise, halen İstanbul Arkeoloji Müzelerinde sergilenen onun adına yaptırılmış olan lahdinin etrafında pagan tanrılarından Dionizos yani Şarap Tanrısının kabartmasının bulunmasıdır.)
Ayriyeten, ihtiyaç olmadan bile sırf insanlara bir şeyler yapıyor imajını vermek için yapılan pagan tanrı tapınaklarındaki şaşalı inşaat teknikleri, her nedense birinci Ayasofya için düşünülmüyor ve o günün şartlarında bütün tapınaklar mermer ve taştan yapılırken Ayasofya sadece ahşaptan yapılıyordu. Bunu yapan imparatorun Hıristiyanlık Dinini gerçek anlamda kabul ettiğini kim iddia edebilir ki?

Son bölümde görüşmek üzere…
…devam edeceğiz…

ADNAN LEVENT TABAK/D.D HABER

Benzer Haberler