İKİ BİN YILLIK TEŞKİLAT ORDU MU?

Hakan Ceran
Hakan Ceran

Latest posts by Hakan Ceran (see all)

Kadim tarihimizden günümüze kadar var olduğuna inanılan iki bin yıllık derin devlet teşkilatını ‘’Devlet, Ordu’dur’’ anlayışına bağlayan ve günümüzde ordu kurumuna sızdırdıkları adamları ile kamuoyunda oluşan teşkilat algısını ‘’evet o teşkilat vardı ve o teşkilat da biziz’’ diyerek yönetenler, ebed müddet teşkilatı adını verdikleri bu derin yapının MASKESİNİ takmaya hazırlanıyorlar hatta taktıklarını zannediyorlar.

’’Devlet, Ordu’dur’’ anlayışı gereği ülkemizde yapılan darbelerin bir kısmı için de ’teşkilat’ yaptırdı, deyip; darbeler bir takım milli menfaatlerimiz için yapıldı kisvesine sığınan bu örgüt mensupları, milletin kanıyla sulanan vatan topraklarında yine milletten alınan vergiler ile donatılmış olan Türk Silahlı Gücü’nü ele geçirdiklerini zannederek darbeleri meşru kılma yönünde algı oluşturmaya ve yeni darbeler için de zemin hazırlamaya çalışıyorlar. Bunlara göre bir Devlet kurulacaksa bunu ‘’Ordu’’ kurar, bir Anayasa yapılacaksa bunu ‘’Ordu’’ yapar ve tarihimizde bütün Türk Devletleri de ‘’Ordu’’ tarafından kurulmuştur; öyleyse devlet ordu’dur, görüşü hakimdir. Türk Hanedanlarının aynı zamanda Ordu Komutanı olmasını da işte bunlar Ordu idi; devleti de bunlar kurdu derler ve Mete Han’a kadar bu işi götürürler. Burada sorulacak soru şudur: Bu derin teşkilat Ordu’ydu da devleti kurmak için hanedanı bu ordunun içinden mi çıkardı; yoksa, bu teşkilat devleti kurmak için seçtiği bir hanedanı mı görevlendirdi? Hanedanlar nasıl ortaya çıktı ve bu vasfı kazanmak için ne gerekliydi? İşte bu suallerin cevabı bugün ortaya atılan tezlerin gerçek cevabıdır. Lakin derin tarih bilgisi gerektiren bu konuları analiz etmek için ne bilgiye ne ne de belgeye ulaşma şansımız olmadığı için başka bir yoldan yorumlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bilinen tarihimizde Türk devletlerinde askerlik sistemi Ordu-Millet anlayışına dayalı bir yapıdadır. Ordu-Millet anlayışının kendi içerisinde disiplinize edilmesi ve hiyerarşik yapısı dolayısıyla aynı zamanda bir kurumsal kimliğe de haiz olması elzemdi. Bundan dolayı günümüzde Ordu’daki Paşalık makamına kadar olan rütbeli kesimi tarihimiz boyunca ‘’Ordu-Kurum’’ jargonu ile ifade edeceğim. Zira kadim tarihimizde Ordu; milletin ta kendisidir ve rütbeli kesim bu teşkilatın içinde sadece sistemin milli olmaya zorlanan bir parçası olarak yer almıştır. Bu girizgahtan sonra binlerce yıllık tarihimizde kurulan bütün Türk Devletlerinin Ordu-Kurumuna yani ‘’rütbeli komutanlarına’’ bakış açısını bu makalede izah etmeye çalışacağım. Günümüzde sırf Ordu-Kurumda kadrolaştıkları için kendilerini ‘’derin devlet’’ veya ‘’devlet ebed müddet teşkilatı’’ olarak adleden bir kesimin kullanmaya çalıştığı bu makamlara 16 İmparatorluk ve sayısız devlet kurmuş olan ecdat hangi gözle bakmış! Bunu yönetim ve ordu ilişkisi açısından değerlendirelim.

İslamiyet öncesi Türk Devletlerinde yönetim/hükmetme yetkisinin tanrı tarafından hanedanlara verildiğine inanılırdı. ‘’Kut’’ adı verilen bu yetki kan yoluyla hanedanın bütün erkek üyelerine geçtiğine inanılır ve devleti hanedan dışında başka bir kanadın yönetmesi her şeyden önce tanrısal bir yetkiye sahip olunmadığı için mümkün değildi. Ordu-Millet anlayışı gereği milleti oluşturan her ferd aynı zamanda Ordu’yu da oluşturduğu için askerlik görevi ayrıcalıklı bir görev bile değildi. Zira her Türk zaten askerdi. Bundan dolayı ordu içinde teşkilatlanma ya da cuntavari bir sınıfın oluşması da mümkün değildi. Zaten Ordu komutanları da yine hanedan üyeleri; kağan, yabgu, tigin adı verilen şahıslardı. Ayrıca, devleti kim kurarsa kursun zaten Ordu-Millet anlayışına göre her Türk asker olduğu için ‘’devleti, ordu kurdu’’ sözü de anlamsız olur. Bu söz, devleti ‘’insan’’ kurduya benzer ki insandan başka kim kurabilir? Burada soru şu hanedan nasıl olunuyor, hangi vetireden geçiyor, tarihi arka planında kim ya da ne var? Şahsen devletlerin kurulmasında çok daha özel bir durum olduğunu düşünüyorum. Belki bunun adına ‘’tecrübe ve bilgi’’ veya ‘’pir’ler meclisi’’ ya da ‘’kengeş meclisi’’ diyebiliriz. Tabi, bu bir tahmin…

Hanedan elbette Ordu-Kurum da harici bir kanadın oluşmasına izin vermedi. Bunun sebebi bu makamın devlet ebed müddet için ‘’en güvensiz makam’’ olması idi. Kim olursa olsun ve hangi yetenekte veya hangi askeri zekaya sahip olursa olsun bu makama gelen hiç kimse ‘’güvenilir’’ değildi. Bundan dolayı ordu içinde bir denge unsuru gerekliydi. Bu dengeyi sağlayacak olan ise bizatihi ordunun ta kendisi olan milletti. Velev ki ordu-kurumda bir cuntavari kanat ortaya çıktı. Böyle bir oluşumun ordu-millet anlayışı içinde ordunun gücünü kullanması imkansızdı. Çünkü, Tanrı yetkisi ile hükümdarlık yaptığına inanılan bir hanedan üyesini, harici hiçbir komutan ya da askeri kanat; ordunun bizatihi kendisi olan milleti arkasına alıp yıkmayı başaramazdı. Ordu-Millet anlayışında millet; doğrudan hükümdarın güvencesi olup Kağan’a bağlıdır ve sadıktır. 15 Temmuz’da bu millet ‘’sen kimsin benim seçtiğim adama darbe yaparsın’’ diyerek sokağa çıktığı gibi kadim tarihimizde her hangi bir girişime ‘’sen kimsin tanrı yetkisi ile hükümdar olan kağanımıza darbe yapmaya kalkarsın’’ diyerek aynı cevabı verir ve anında kelleler alınırdı. Lakin bu sistem kadim tarihimizde ordunun bizzat denge unsuru olan milletin cevabı iken 15 Temmuz’da sivil-milletin cevabı olmuştur.

Zaman döndükçe yaylak-kışlak hayatından yavaş yavaş yerleşik hayata geçildi, tarım kültürü ile tanışıldı, farklı meslek kolları ortaya çıktı ve en önemlisi İslamiyete kavuşuldu. İslamiyete geçiş ile beraber Türkler yeni ve bambaşka bir medeniyet ile harmanlanmak zorundaydı. Artık, tanrı tarafından hanedanlara verildiğinde inanılan ‘’Kut yetkisi’’ İslam medeniyeti ile evrim geçirip ‘’Allah’ın şeriatını dünyaya hakim kılmak’’ için yetkilendirilme şeklinde dönüşmüştü. Artan nüfus ve yeni iş sahaları ile birlikte elbette Ordu sisteminde de millet yine denge unsuru olacak şekilde, ordu-millet anlayışı değişmeksizin teşkilat yapısı formatlanmalıydı. Yine en çok dikkat edilmesi gereken makam/kadro; gerçek manada devlet ebed müddet için üzerinde en çok tedbir alınması gereken kurum; ordu-kurum’du. Zira bugün olduğu gibi yine bu makama sızanlar ‘’biz iki bin yıllık teşkilatız, devleti biz yönetiriz, devlet biziz, sizi de biz seçtik’’ demeye başlayabilirlerdi.

İlk Türk İslam Devleti olan Karahanlılar’dan Osmanlı’nın ordu yapısının bozulup batı tarzı ıslahatlar yapılmasına kadar bütün Türk Devletlerinde Ordu Teşkilatı 2 ana kısıma ayrılmıştır. Bunlardan birisi Ordu-Kurum diğeri ise Ordu-Millet idi. Tarih kitaplarında bu kısımlar Merkez Teşkilatı ve Eyalet teşkilatı olarak geçer. Bu duruma ‘’federatif ordu teşkilatı’’ adını veriyorum. Eyalet teşkilatı; savaş zamanı merkezin emrine girer; barış zamanında ise hanedandan başkasını tanımaz.

Bu teşkilatlar oluşturulurken merkezde ‘’gulam (köle-kul)’’ veya ‘’devşirme’’ sistemi; eyaletlerde ise ‘’ikta’’ ya da ‘’tımar’’ sistemleri kullanılmıştır. Bu sistemlerin uygulanış biçimi hemen hemen bütün Türk devletlerinde benzer şekildedir.

Merkez teşkilatında gulam ya da devşirme sistemi; savaş esirleri veya halktan toplanan küçük çocukların gulamhane ve diğer benzeri ocaklarda liyakatlerine göre diplomat, ordu komutanı(paşa), bürokrat, rütbeli asker olarak yetiştirilmelerine dayanıyordu. Karahanlılar dışında bütün Türk devletleri bu kadrolar için devşirme sistemini benimsemiş olup gayrimüslimlerden bir kadro oluşturulmuştur. Bu kadroların gayrimüslimlerden doldurulmasının sebebi merkez teşkilatının imtiyazlı bir sınıf oluşturacak olmasından dolayı buraya seçilecek olan çocukların bir aile, akraba ve toprak bağlarının olmamasının istenmesiydi. Çünkü bu kadrodan yetişen paşaların, bürokratların, üst kademenin herhangi bir bağ sebebiyle bir beyliği, güçlü bir aileyi arkasına alıp devleti ele geçirme, devleti sahiplenme hatta bugün olduğu gibi ‘’devlet biziz’’ deme ihtimalleri bulunuyordu. Bundan dolayı bu kadro YALNIZ adamların doldurabileceği bir kadro olup Türk devletlerinde prensip olarak asla güvenilmemesi gereken bir kadroydu. O halde ordunun üst kademesindeki teşkilat, güvensizlik ve tedbir üzerine bina edilmiştir, diyebiliriz.

Günümüzde kimileri bu kadro için devlet bunlardı dese de bırakın bunların iki bin yıllık devlet teşkilatı olmasını, Türk bile değillerdi. Türk olmayan bir güruhtan kim, neye dayanarak iki bin yıllık teşkilata orduydu diyebilir. Rum mu, Ermeni mi, Gürcü mü, Bulgar mı, Farisi mi, Arnavut mu, Makedon mu, Macar mı, Sırp mı? Hangisi devlet ebed müddet teşkilatının kendisi olabilir. İki bin yıllık teşkilat; işte böyle bir sistemi kurar; gayrimüslimlerin çocuklarına da böyle hizmet ettirir ve bu teşkilat ordu gücüyle değil ‘’bilgi, zeka ve tecrübe’’ ile işini böyle yapar, denilebilir. Elbette bu teşkilatın Ordu’da ve her kurumda adamları olacaktır. Bu iki bin yıllık teşkilatı sadece orduya sıkıştırmak herhalde onları ya küçümsemek ya da birilerin kamuoyundaki bu algıyı kendi menfaatleri için kullanmaya çalışması şeklinde yorumlanacaktır.

Nizamülmülk’ün yazmış olduğu ‘’Siyasetname’’ adlı eserinde şu mealde hükümdarlara öğütler verilmektedir. Nizamül Mülk, Ordu-Kurum ve üst kadro için devşirilecek olan çocukların aynı bölgeden seçilmesinin dahi sakıncalı olduğunu belirtmiş, bunun sebebini ise aynı ırklardan/bölgeden oluşan bir kadronun kendi aralarında teşkilatlanarak hükümdara karşı bir baskı unsuru olma ihtimallerini delil getirmiştir. Bu derece üzerinde titiz çalışılması gereken bir kuruma asla güvenilmemesi gerektiği ecdadın uygulamalarından buram buram kokmaktadır. Ecdat bu kadroya zerre itibar etmemiş iken birilerinin sırf orduda kadrolaştıkları için kendilerine devlet vasfı yüklemeleri bu milleti aptal yerine koymaktan öte bir şey değildir, millet buna müsaade etmez.

Fatih döneminde Yeniçeri kadrosunun 6000 kişi olduğunu ve bu mevcudun da en fazla 12-13 bine çıktığını söylerler. Osmanlı üç kıtayı bunlarla mı fethetti? Elbette Osmanlı’da ve bütün Türk devletlerinde ordu-millet anlayışı vardı ve Ordunun bütün kanadını millet oluşturuyordu. Merkez teşkilatı yani Ordu-Kurum ise ordunun kanadı değil, liyakatlerine göre savaş zamanı beyin görevi üstleniyorlardı, diyebiliriz. Zira bu kadro son derece donanımlı ve muazzam bir eğitimden geçirilmiş şahıslardan oluşmaktaydı. Lakin ne olurlarsa olsunlar, insan olduklarından dolayı kontrol edilmeliydiler. Bundan dolayı Türk Ordularının bel kemiği olan ve seferlere 80 binden 200 bine kadar vatan evladını gönderen ordunun millet kanadını yani bugün ki rütbeli askerlerin denk geldiği Merkez Ordusunun bir darbe girişiminde bulunmaları halinde onları yok edecek olan Tımarlı Sipahileri tanımada fayda var.

Tımar Sistemi; kadim uygarlıkların kullandığı bir uygulama olup Sevgili Peygamberimizin de uyguladığı bir arazi sistemidir. Tımar veya İkta Sistemi; İslam alemi ile tanıştıktan sonraki vetirede sürekli gelişim göstermiş ve Türk-İslam medeniyetinde zirve yapmıştır. Osmanlı’da Tımar Sistemi; mülkiyeti devlete ait olan arazilerin parsellenerek sipahi/cebelü adı verilen askerlerin yetiştirilmesi koşulu ile yine askeri sınıftan bir kimseye o arazilerin vergi gelirlerinin ve kamu işlerinin verilmesidir. Bu topraklar devlete ait olup tarım faaliyetini köylü yapar, buradan çıkan ürün köylüye aittir. Köylü sadece ürünün vergisini tımar sahibine öder, Tımar sahibi de aldığı vergiye göre sipahi yetiştirir. Tımar sahibinin köylüye ağalık yapma veya arazi üzerinde mülkiyet hakkı yoktur. İşte bu şekilde köy köy oluşan orduya Tımarlı Sipahiler adı veriliyordu ve bu ordu Selçuklu’dan itibaren bütün Türk Orduların bel kemiği hatta ta kendisiydi. Osmanlı Ordusu sefere çıkacağı zaman bir ferman yayımlanır, Tımarlı Sipahiler bu ferman üzerine Sancaklarda toplanırdı. Sancaklarda toplanan bu Tımarlı Sipahiler; merkez ordusu ile yola çıkan padişahın ordusuna tek tek katılırlardı. Sefer, Rumeli yönündeyse o bölgenin Tımarlı Sipahileri, Sefer doğuya ise doğu güzergahı üzerindeki Tımarlı Sipahiler Orduya katılırlardı. Bu sayı savaş alanına gidene kadar 100 binleri bulurdu. Aynı zamanda ordunun bir unsuru olarak kabul edilen milletin sivil kesimi yani halk yine ferman üzerine Kadı tarafından harekete geçirilir; ordu güzergahında orduya gerekli olan gıda, barınma, tamirat, hamam vesaire bütün ihtiyaçları hazır eder ve bu ihtiyaçları ücretini eksiksiz alarak, karşılardı. Böylece her sefer aynı zamanda halk açısından hazır bir pazar niteliği de taşıyordu. Ordu ise güzergah üzerinde hiçbir şekilde yıpranmadan bütün ihtiyaçlarını karşılar ve sefere en zinde şekilde hazırlanırdı. Ordu ile Millet arasındaki bu uyum dünyanın hiçbir yerinde yoktu. Zira buradaki sistem Ordu-Millet anlayışı üzerine bina edilmişti. Özellikle batı toplumlarında ordu; yağmacı bir şekilde kendi milletinin köylerini yağmalar, tecavüz eder, mücadele eder ve mental açıdan bitmiş bir şekilde sefer alanına ulaşırdı.

Ecdadın kurduğu bu sistem Kanuni’den sonra bozulmaya başlamış ve 17. yy’ın ortalarında iflas etmiştir. 17. yy’ın ortalarına kadar eyalet teşkilatı yani Tımarlı Sipahiler, Kapıkulu askerleri denilen merkez ordusuna karşı hep denge unsuru olarak kullanılmıştır. Ecdat, sadece devşirme sistemi ve Nizamülmülk’ün teşkilat anlayışının yanında ordu teşkilatında merkez ve eyaleti birbirine karşı kullanarak balans ayarı çekmiştir. Tımar sistemi bozulana kadar merkez ordusunun yani bugün ki rütbeli güruhun izdüşümü olan yapının yapabileceği azami eylem ‘’padişahım biz kullarına bahşiş ver’’ demelerinden ve benzeri faaliyetlerden öteye gidememiştir. Zira bir isyan ya da padişaha karşı yapacakları ciddi bir hatanın, sayısı 200 binleri bulan sultanın eyalet ordusu tarafından cezalandırılacağının farkındaydılar.

17. yy’ın ortalarına kadar Türklerin Ordu teşkilatı bu şekildeydi; Ordu-Kurum hep diken üstünde ve bir başka teşkilatın yani ordu-milletin dengelediği, biçim verdiği, hizaya soktuğu bir yapıdaydı. Hep ‘’güvensizlik’’ makamı olarak değerlendirildi ve liyakat daima ‘’denge’’ den sonra geldi. Önce denge/sistem; kim olursa olsun bu makama gelenler ‘’kelle koltukta’’ olduğunu bilmeliydiler. Sonra bu makama liyakatli olanlar getirilmeliydi. Sadakatin ise hiçbir önemi yoktu, zira sadık olmaya mecburdular. Ordu-Kurum hükümdarın emir erinden başka bir şey de değildi. İstişare edilir, görüşlerinden faydalanılır ama sadece emir eridir. Hatta Osmanlı Devletinde devşirme usulu ile yetişen şahıslar Padişah’ın kulu ve kölesi sayılırdı. Osmanlı Padişahının bu devşirme usulu ile gelen şahısları ‘’kulluk hakkı’’ gereği yargılamadan öldürme yetkisi bile vardı. Bundan dolayı bu kesim ne kadar önemli ve özel bir yaşamları olursa olsun milletten asla üstün ya da rütbeli değillerdi. Darbe mi? Savaş dışında FİİLEN emrinde olan bir tane bile asker yoktu. Tek başına mı yapacaktı! Haydi yapsın (!)

Ne zaman ki Tımar Sistemi bozulmaya başladı, o zaman Tımarlı Sipahilerin sayısı hızla düşmeye başladı ve Kanuni’den 70-80 yıl sonra neredeyse bu kanat yok oldu. Tımarlı Sipahilerin azalması ise Devletin ordu mevcudunun azalması demekti. Çünkü ordu zaten Tımarlı Sipahilerden oluşuyordu. Buna karşın Devlet; ordunun azalan kanadını doldurmak üzere çare aramaya başladı. Bu boşluğu maalesef ecdadından ders almayarak, Merkez Ordusunun yani Kapıkulu/Yeniçeri ocağının mevcudunu artırmakta buldu. Tımarlı Sipahilerin öneminin azalması ve sair diğer sebeplerden ötürü azalan Tımarlı Sipahiler de devlet için artık sorun olmaya ve isyanlara katılmaya başladı ve zamanla bu sistem tamamen lağvedildi. Böylece terazinin devlet güvencesini teşkil eden kefesinde orduyu dengeleyecek hiçbir unsur kalmadı. Devlet ile millet arasındaki bağ da kopmaya ve Ordu-Millet anlayışından bugün ki batı tarzı teşkilatlanma yapısına yavaş yavaş evrilmeye başlamıştık. Bu durum, her geçen gün Kapıkulu veya Merkez Ordusunun mevcudun artmasına, İstanbul’da büyük ve teşkilatlı bir cuntacı gücün toplanmasına ve bu gücün her geçen gün daha fazla siyasete ve devlet işlerine karışmasına neden olmuştur. Devletin rahat çalışmasını engelleyen, zamanında yapılması gereken ıslahatların önünü kesen, padişah öldüren, indiren, çıkartan artık millet vasfını kaybetmiş ve bozulmuş olan Ordu’ydu. İsyan ve zorbalık hakaretlerini bu kadar kolay yapmalarının tek sebebi; onları engelleyecek, karşısına bir denge unsuru olarak çıkabilecek bir millet ordusunun artık olmayışı idi. Bu makama gelenler her zaman böyleydi; korktuklarında ‘’milli’’ güçlendiklerinde ise hep ‘’gayrimilli’’ yani ölümcül bir virüs halini alıyorlardı. Bu durum, bu makamları dolduran şahısların karakterlerinden değil bu makamların kendi doğasından kaynaklanıyordu.

Sonuç olarak Ecdat; Ordu teşkilatını kurarken kadroya aldığı şahısların milli veya gayrimilli olduğuna göre değil, oluşturulacak olan sistemin, kadroyu milli olmaya zorlaması yönünde ve azami tedbir üzerine kurmuştu. Ecdad, hiçbir zaman bu kuruma güven duymamıştır. Son 300 yılda da neden güven duyulmaması gerektiğini bu kurumun bizatihi kendisi kanıtlamıştır. Bu sebeple yeniçerilerin gebertilmesi, konjonktür olarak yanlış da olsa ‘’hayırlı olay’’ adını almıştır. Bu adın verilmesinin sebebi milletin içindeki nefretin dışa vurumudur. Onlara zerre acıyan olmamıştır. Bugün de darbecilerin idamı bu milletin yüreğini soğutacaktır.

15 Temmuz’dan sonra ordu sistemindeki bu dengeyi geçici olarak millet yüklenmiştir. Dün yeniçeri ocağında ‘’ocak devlet içindir’’ anlayışı ile hareket edilirken, güçlendikleri anda ‘’devlet ocak içindir’’ deyip orduyu kutsayanlar ve kendilerini devletin üstünde görenler varsa bugün de ‘’devlet, ordudur’’ anlayışı ile bu gücü kullanmaya çalışan birileri muhakkak olacaktır. Ki bugün bir devleti idare etmede ordu tek başına da yeterli değildir. Siyaset kurumlarından, bürokrasiye, iş adamlarından medyaya, kolluk kuvvetlerinden sivil toplum kuruluşlarına kadar toplumun sinir uçlarına dokunacak, dahilde ve hariçte bütün kurumların kontrol edilmesi gerekir.

Umarım devletimiz ordu teşkilatının 300 yıldan uzun süredir bozuk olan yapısını denge ve tedbir üzerine yeniden yapılandırır ve bu kadrolar içinde terazinin bir kefesini de millete teslim eder.

Her şeyin doğrusunu Aliym olan Allah bilir.

HAKAN CERAN/D.D HABER

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler