BÜYÜK SÖZÜ DİNLEMEK

Turgay Alkan
Turgay Alkan

Latest posts by Turgay Alkan (see all)

Güney Amerika’nın bilge romancılarından Manuel Mirgane “Yaşam Atlısı” adlı romanının “hayatın sillesini yemiş” yaşlı kahramanı Ringuezo’ya kitabının son sayfalarında dedirtir ki; “Kendimi yaşanmışlıklardan örülü bir piramit gibi hissediyorum ancak piramidin yapımında kullanılan malzemenin her biri ayrı bir cins… Fakat buna rağmen, o malzeme o kadar uyumlu bir şekilde yerleşmiş ki bunlardan birini çeksem yıkılırım.”
Tarif bu! Hakikaten insan ilerleyen yaşlarında devasa bir tecrübe anıtına dönüyor. Tecrübenin bir söyleniş şekli de deneyim… Yaşamın dolambaçlı yollarında insan deneye deneye yanılır, yanıla yanıla kendini bina eder ve şahsi doğrularına ulaşır. Doğru, tek gibi görünse de çeşitlidir ancak işlevi tektir: Hemen herkese, aynı zaviyeden bakar gibi neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösterir.
Bendeniz sahil çocuğu olmadığım hâlde deniz fenerlerini çok severim. Canlı gibi gelirler bana hatta insan gibi… Hem de bilgece felsefi derinliği olan bir insan gibi… Karanlık gecelerde şaşkın denizcilere ışığıyla doğru yolu gösteren deniz fenerleri, hemen her ailede bulunan dede, nine, anne, baba, amca, hala, dayı, teyzelere ne de çok benzer; bununla kalmaz komşu büyükler de insan hayatının deniz fenerleri gibi değil midir? Kısacası büyükler… Küçüklerin hayatlarını tanzim ederken karşılaştıkları veya karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılara hatta kolaylık ve genişliklere ve bu durumlar karşısındaki duruşun nasıl olması gerektiğine dair canlı birer başvuru kitabı olarak büyükler her zaman “açık kapı” bekler. Onlar, birer “hayat doktoru” gibi “bedava muayene”ye hazırdırlar. Sorun söylesinler. Onlar da o kadar çok tecrübe ve yaşanmışlıklar vardır ki “her soruya cevap verilir fakat asla soru sorulmaz.”
Aslında yaşlıların deneyimleri, sadece kendileriyle test edilmiş yaşanmışlıklar değildir zira onlar da gençliklerinde kendi büyüklerinin sözüyle hareket etmiş ve toplumsal deneyimi büyütmüşlerdir. Yani küçüklere aktarılan tecrübenin referansı tek değil, öne doğru zincir halkaları gibi devam eder gider.
“Kişi hayatta ne yaparsa yapsın fakat önce anne-babasının sonra yakınlarının, ardından komşu büyüklerin peşi sıra insanlık ödevlerinin tecrübelerine bir göz atsın ve ona/onlara göre yolunu çizsin.” tavsiyesi herkes için geçerlidir. Hani derler ya “Amerika’yı yeniden keşfetmenin âlemi yok!” diye; işte, bu makale, ana fikir olarak tam da bunu söylemeye çalışıyor. Eveleyip gevelemenin ne gereği var? İşte büyük, işte tecrübe ve işte siz… Bir tık yeter!
Geçenlerde okuduğum bir gazete yazısının başlığına bakın: “Ailenin onaylamadığı evlilikler kısa sürüyor.” Önemli bir tespit!
Rahmetli annem derdi ki; “Ulu sözü dinlemeyen uluya uluya yolda kalır.” Bu da doğru… Ulu sözü dinlemek her iş başında gereklidir lakin en çok da evlilik arefesinde olsa gerek.
***
Bakın nasıl devam ediyor gazete haberi…
“Dar ancak çeşidi bol bir ortamda yapılan küçük bir kamuoyu yoklaması, ailelerin onaylamadığı evliliklerin mutlu bir seyir takip etmediği yönünde ipuçları vermektedir. Hatta böyle evliliklerin çoğunlukla boşanmayla sonuçlandıkları görülmekte ve bu oranın baskın bir rakamda olduğu bilinmektedir. Uzmanlık sahası evlilik olan psikologlara göre, her nasıl ve hangi yöntemle olursa olsun evlenecek olanların son tahlilde aile büyüklerine danışmaları ve son kararlarında onların olurlarını almaları evlilik hayatının zeminini sağlamlaştırmakta ve ömrünü uzatmaktadır. Bu manada, bozulmak üzere olan evliliklerde de nihai sözü söylemeden önce büyüklerin tavsiyelerine uymanın doğru olacağı yönündedir. Son zamanlarda her ne kadar karşı çıkılsa ve kabul edilmese de görücü usulde yapılan evliliklerin daha uzun ömürlü olduğu gözlenmektedir.”
***

Ailenin onaylamadığı evlilik hikâyeleri o kadar çok ki; yaz yaz bitmez, tükenmez…
Rahmetli amcamın bir sözü vardı; o, sık sık “Dağ kuşu bağa yaramaz, bağ kuşu dağa yaramaz.” der dururdu.
Bir gün amcama sordum; “Amca şu dağ kuşu-bağ kuşunun hikâyesi nedir ki kuşlar ne dağa yaranmış ne bağa…” diye… “Sonları nasıl olmuş deyim kuşlarının?”
Amcam anlattı…
Vaktiyle kocalar kocası bir dağ varmış: Kaf Dağı… Bu masal dağının eteklerinde de Kaf bağları uzanırmış. Dağ ne kadar yüksekse bağ da o kadar kuytudaymış; bu nedenle dağ iklimi soğuk, bağ havası ılımanmış. İklime bağlı olarak dağ taşlık, topraklık; bağ ise sebzelik, meyvelikmiş.
Kaf dağında bir kırlangıç ailesi yaşamaktaymış; ebabil denilen dağ kırlangıcı ailesi… Buna karşılık dağın eteklerinde de “sebabil” denilen bağ kırlangıçları hayat sürerlermiş.
Ebabil ailesinin genç yaşta birer kızı ve oğluna karşılık sebabil ailesinin de bir oğlu ve kızı varmış. Her iki ailenin oğullarının başında da kavak yelleri eser dağdaki bağda, bağdaki de dağda yaşamanın ve oraların kızlarıyla evlenmenin özlemiyle yanar tutuşurmuş.
Babalar ve anneler, oğullarının bu çılgın arzularını bilir ve onları sakinleştirmeye çalışırlarmış. Bu sebeple oğullarına sık sık; “Evladım…” diye nasihata başlar ve uzun uzun verirlermiş öğütlerini. “Bizim için en uygun vatan burasıdır, başka iklimler bize yaramaz. Hele hele başka diyarlardan kız almak… İnsanı, çok pişman eder lakin iş işten geçmiş olur.”
Bunca söze-sohbete rağmen genç kırlangıçlar, burunlarının dikine gitmeye kararlı olduklarını göstermekten geri kalmazlarmış. Onlar da tıpkı insanoğulları gibi başkalarının tecrübelerini dinler ancak kendi deneyimlerine itibar ederlermiş. Sonunda, kendi düşüncelerini hayata geçirmek ve şahsi yaşantılarını oluşturmak üzere yaşadıkları yerlerden ayrılmışlar; dağ kuşu bağa inmiş, bağ kuşu’ da dağa çıkmış. Mevsim ilkbahar olduğu için iki yörenin sıcaklığı da aynı derecedeymiş yani iki belde de serin birer atmosfere sahipmiş. Bu nedenle kuşlar, gittikleri yerlerde hiç sıkıntı çekmemiş hata kendi kendilerine; “İyi ki babamın sözünü dinlememiş ve buralara gelmişim.” demişler. “Meğerse onlar, boşa endişe ediyor hatta gerçeği bilmiyorlarmış. Kuruntuları boşunaymış.”
Çok geçmeden bağ kuşu, dağ kızıyla dağ kuşu da bağ kızıyla evlenmiş. Genç çiftler, evliliklerinin ilk gününün ilk sabah kahvaltılarını yapacaklarmış. Dağ kızı sofraya bir tabak kum, bir taş, bir topak toprak koymuş. Sonra da kocasını buyur etmiş.
Bağ kuşu şaşkın; “Bunlar ne?” diye sormuş hanımına.
Dağ kızı gayet sakin bir eda ile; “Kahvaltılığımız.” diye karşılık vermiş. “Karnımızı bunlarla doyuracağız.”
Bağ kuşu hayretler içinde; “Ama ama…” diye kekelemiş. “Yeşil sebzeler, kırmızı meyveler dururken taşla toprakla kahvaltı yapılır mı?”
Bunun üzerine dağ kızı gülmüş: “O dediklerin her neyse buralarda bulunmaz beyim.” Diye karşılık vermiş. “Bizim diyarın yiyeceği taş ve topraktır zira burada bulunan budur. Haydi, şimdi ye ve şükret! Yarın kış kıyamet kapıya dayanınca bunları da bulamayacaksın!”
Yukarıda bunlar olurken aşağıda, bağ bölgesinde de durum farklı değilmiş. Taze damat dağ kuşu, sabah kahvaltısında önüne konan bir yığın dala yaprağa bakıp hayret etmiş: “Nerede taş, toprak?” diye sormuş.
Bu kez şaşırma sırası bağ kızındaymış: “Ne yapacaksın taşı toprağı?” diye sormuş.
Gayet doğal bir ifadeyle; “Yiyeceğim…” diye cevap vermiş dağ kuşu. “Biz, yüzyıllardan beri kahvaltımızı taş ve toprakla yaparız. Fakat bugün, genetik alışkanlığımı bozar ve bu yeşil şeylerle kahvaltı edersem mide fesadı ve bağırsak fitnesinden ölürüm.”
“Ee!” demiş bağ kızı. “Alışmalısın beyim. Zira bundan böyle durum bu!”
Sonra ne mi olmuş? Kırlangıçlar, “Ben dışarı çıkıp bir hava alayım.” Yalanlarıyla sofradan kalmış ve dışarı çıkar çıkmaz havalanmışlar; ver elini memleket…
Oğullarını karşılarında gören ve yaşadıkları hikâyelerini dinleyen babalar, bilge edalarıyla kafalarını sallamış: “Biz, size demiştik, değil mi?” demişler. “Dağ kuşu bağa yaramaz, bağ kuşu dağa yaramaz…”
***

TURGAY ALKAN/D.D YAŞAM

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler