CATHAM HAUSE OPERASYONU

Ahmet Yozgat
Ahmet Yozgat

Latest posts by Ahmet Yozgat (see all)

Türkiye Yuvarlak Masada

CATHAM HAUSE OPERASYONU

Nisan 2015 tarihinde, İngiliz Krallığı derin yapısı anlamında, içinde saklı bir örgüt oluşturan Catham Hause’da gizli bir toplantı yapıldığı haberi yer aldı gazetelerde. Dendiğine göre, toplantıda Amerikan uzmanları da hazır bulunmuştu. Yani Dünya mel’uniyetinin en itibarlı evi olarak bilinen Catham’da Amerikan ve İngiliz cellatları darağacını kurdular. Kimi çekeceklerdi peki? Bu kez de ve çoğu kez olduğu üzere yine Türkiye masaya alınmıştı. Masa yuvarlak… Malum ‘Yuvarlak Masa’ tamlaması, küçük harfle yazılmıyor, baş harfleri büyük zira bir ucu ya da başlangıcı, yüzlerce yıl evveline gidiyor. Orijinal adıyla ‘Raunde Table…’ Ünlü İngiliz kralı Arthur ve Şövalyeleri’nin etrafında toplandığı ve lanetli kararlar aldıkları toplantılar olarak biliniyor. Ve kısa adları Yuvarlak Masa Şövalyeleri… Şövalye deyince işin içinde Ezoterizm/Gizem ve Gnostizm’in olduğu, başka örneklerden de belli olan bir yapı belleklerde yer tutmakta: Mesela Tapınak Şövalyeleri, Sen Jan Şövalyeleri gibi… Tılsımlı Kılıç Exkalibur’un sahibi olan Kral Arthur’un da tıpkı benzerleri gibi bir Megalo ideası bulunmaktaydı ve doğal olarak o da ‘Dünya Krallığı…’

***

Burada duralım ve daha derli toplu bakalım şu Yuvarlak Masacılara: Tabii ki şövalyelere girmeden önce, onların kurucusu ve sevk edicisi olarak Kral Arthur’u tanımak lazım. Arthur, Britanya Mitolojisinde, efsanevi “Camelot kralı” olarak yer tutan soylu bir aile mensubu olarak işaretli.  Günümüzde dahi  onun olağanüstü hikâyeleri, Britanyalılar için çok fazla önem arz etmekte. Bu itibarla savaşta ve barışta ideal kralın simgesi olarak  algılanan Kral Arthur, 5. ve 6. Yy. aralığı Britanya’sının kahramanı olarak biliniyor.   Onunla ilgili iddialar arasında… Alman asıllı Sakson istilacılara karşı, Kelt  soyundan gelme Britonların koruyucusu olduğu inancı çok kavi. Zamanında soylulardan çok, halk arasında sevilip sayılan bir kişiliğe sahip olduğu bilinmekte.  Hatta Arthur adına, ilk olarak erken dönem Kelt halk şiirlerinde rastlanılmakta; Bir nevi koçaklama şiirlerinin Köroğlu’su ya da Dadaloğlu gibi… Hakkında söylenen ilk  kahramanlık öykülerine ise Ortaçağ’da yazılmış romanlarda rastlanmakta. Kitaplar demişken…  Çağından üç yüz yıl sonra kaleme alınan  Britonlar Tarihi’nde Arthur, kral olarak değil,  bir vuruşta bine yakın  düşmanını öldüren bir komutan olarak geçmekte. Burada da sözü edildiği üzere, Arthur’un gerçekten Britanya Kralı olup olmadığı kesin olarak bilinmemekte. Kimi tarihçiler, onun bir kral olduğuna inanırken; kimileri de ona, “Bir asilzade ve döneminin güçlü bir komutanı…”  demeyi tercih etmekteler. Arthur’u Arthur yapan  en önemli argüman… Tabii ki kocaman bir taştan sökerek aldığı kılıcı, Olağanüstü özelliklere sahip Exkalibur… Zaten Arthur’un bir Exkalibur’u, bir de Şövalyeleri var…  Ve tabi, arada bir toplantı yaptığı Yuvarlak Masası.  Hepsi de gizemli unsurlar, bu saydıklarımızın. Ve Tabii ki diğer Gizem Tarikatları gibi bir “Sır Örgütü” olma özelliğini de kimliğinde barındıran “Yuvarlak Masa Şövalyeliği,”  günümüzdeki Catham Hause  müktesebatında kimliğini korumakta iddiası çok yaygın.  Bununla birlikte ve aslında Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Kral Arthur’u konu alan edebiyatçıların hayal ürünü olarak nitelenmekte.

***

Gelelim şimdi, ünlü Yuvarlak Masa Şövalyelerine… Bunlar, Briton Efsanelerinde adı geçen, Kral Arthur’un maiyetinde bulunan en yüksek şeref rütbesine sahip Kutsanmış Savaşçılar olarak bilinmekte.  Kralları ile birlikte Şövalyeler’in, toplantı yaptıkları ve siyasal konuların konuşulduğu masa, üyelerin arasındaki eşitliği temsilen başsız ve ayaksız yapılmıştı yani yuvarlaklığı bundandı.  Şövalyeleri anlatan hikâyelere göre üyelerin sayısı, 12 ile 150 kişi arasında değişmekteydi. 1270’lerden kalma Winchester masasının üzerinde ise 25 tane şövalye ismi yazılı.

Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin şövalyelik kanunlarını şöyleydi: Zorbalık yapmamak… Cinayet işlememek… Hainlikten kaçınmak… Hiçbir şekilde zalim olmamak, aksine merhamet isteyenlere merhamet etmek… Her zaman leydi, hanımefendi ve dulların imdadına yetişmek… Aşk, dünyevî mülk gibi yanlış amaçlar güden savaşlarda yer almamak… Evet! Böyleydi Yuvarlak Masa Şövalyeliğin görünen yüzü… Ya iç yüzü nasıldı?

***

Yüz yıl öncesinin dünyasına uzanalım şimdi de… 1.Dünya savaşına on beş kala yani 1900’ün başında, İngiliz dünya siyasetine “Yuvarlak Masacılar”ın ağırlık koyduğu görülüyor. Masada karar: Osmanlı çökertilecek… Yani Meşhur Masa’ya yatırılan Osmanlı veya Rus Çarı’nın nitelenmesiyle “Hasta Adam, bir daha kalkmasın” diye tüm tedbirleri alan bizzat Yuvarlak Masacılar’dı diyor uzmanlar. Ortadoğu terzileri Sykes- Picot Efendilerin cetvellenmiş haritalarının çizdiği, İsrail’in kuruluş planlarının şekillendiği, Osmanlı Hanedanlığının ona bağlı olarak Hilafetin lağvıyla ilgili yol krokilerinin belirlendiği ve en önemlisi Osmanlı sonrasındaki dünyanın sınırlarının oluşturulduğu yer; işte, bu Yuvarlak Masa’ydı ve operasyonun işinin uzmanları da Yuvarlak Masacılar yani zamane şövalyeleriydi. Aradan çok geçmedi çeyrek yüzyıl sonra operasyon başladı ve bu ameliye içerisindeki hengâmede, olan Türklerin İmparatorluğuna oldu ve Son İmparatorluk Osmanlı masadan kalkamadı. Ondan  sonrası kolay oldu; Masa’nın tüm planları, hayata geçirildi.

Birinci Dünya Savaşının sonunda,  kendilerine verilen görevleri ya da işlerini başarıyla tamamlamış olmaları düşüncesiyle Yuvarlak Masacılar’ın hedeften çıkarılması ve sır edilmesi gerekmiş olmalı ki bir operasyon da onların üzerinde gerçekleştirildi.  Söz konusu bu operasyon, menfi bir  ameliyat gibi algılanmamalı; Buna, Şövalyeliğin yararına yeni bir formatlama ya da örgütün, modernizasyonu diyebiliriz. Ve “Yuvarlak masa Şövalyeleri Örgütü” adının, kabul edilebilir bir başka isimle yeniden  şekillendirildiler. Artık Ezoteryan Şövalyeler, birer strateji uzmanıydı ve mahfilleri de bir ”Düşünce Kuruluşu”ydu artık. Bu kuruluşun adı da son derece çağdaş bir ifadeydi: “Kraliyet Uluslar Arası ilişkiler Enstitüsü.” Amaç da çağdaş ve barışçıldı.

Yuvarlak Masacılar, 2. Dünya Savaşı’nı bitiren Versay Antlaşmasının sonunda ulvi bir hedef olarak ortaya atılan ‘Yeni bir dünya savaşını önleme…’ idealini benimsemişlerdi güya. Bu “cafcaflı” hedefe kilitlenen başka kuruluşlarda  oldu o sırada. Ve tabii ki  bunların hepsi Batı orijinli kuruluşlar olarak faaliyete geçmişlerdi. İngilizlerin Yuvarlak Masa’sının benzerleri içinde  en öne çıkanlarını saymak gerekirse, ilk akla gelenler;  Amerikalıların CFR’si, Uzakdoğu Asyalıların Trilater Commisyon’u ve Hollandalıların Bilderberg’i olmakta.  İngilizlerin “Kraliyet Uluslar Arası ilişkiler Enstitüsü”ü  kendisine benzeyen  ve aynı yolun yolcusu olan, Bilderberg’den esinlenerek adresini isim olarak kullanmayı yeğlemişti: Chatham Hause… Bilindiği gibi Bilderberg de adını kurulduğu otelden almıştı; Bilderberg Otelinden.

***

Chatham Hause ya da  Kraliyet Uluslar Arası İlişkiler ‘think-teng’inin doğrudan doğruya Windsor Hanedanlığına bağlı olduğu anlaşılmakta… Kuruluşun adındaki “Kraliyet” kavramı, bu anlama gelmekteydi. Bu itibarla Enstitünün bulunduğu adres olarak “Chatham Evi” gösterilse de asıl merkezin, Backhingam Sarayı olduğu azat kabul etmez bir şekilde ortada durmakta. Buradan hareketle şunu söylemekte de bir mahsur görmüyoruz: Ezoterik temelli bir şövalye hareketiyle başlangıç yapan ve 1920’de enstitü halini alan Chatham Hause, günümüzde de bir nevi ‘Derin İngiltere’ görevini üslenmiş durumda.

***

‘Şövalye Hareketi’ demişken bir bakalım şu şövalyeliğe, onun ruhuna ve bedenine/ bedenlerine… Zira söz konusu ruh ve bedeni anlamadan, günümüzdeki Batı devletlerini ve onların temsil ettiği medeniyeti, kökenleriyle kavramanın imkânı yok. İşin aslı ‘Töton Şövalyesi’ kavramında saklı… Zaten bu kavram da Mason 33’lü seviyelendirme tekniğinde en yüksek payelerden biri olarak veriliyor biraderlere.

Bu konuları işleyen yazarlar genellikle “Fransızların ve diğer İndobarbaryan gruplarının Avrupa’yı istila ettikleri sıfır ile 500  yılları arasındaki sürede, Küçük Kıtanın çeşnisi tamamen değişmişti. “diye başlıyor konuya ve devam ediyorlar. Sıfır yılıyla birlikte Hindistan’dan değil “İndüstan”dan ve Orta Asya’dan inen onlarca kavim, Dünyanın suyunu bulandırmış ve Küçük Kıta’yı bir ‘Irklar Bataklığı’na çevirmişti. Bataklığın balçığı her yanı sardığında, kıtanın yerli sahiplerinden Latinlere düşen ise “pisi pisine” boğulmak olmuştu. Çünkü aynı yıllarda kıtaya, sadece Barbaryanların çapulu değil bir de inanç saldırısı olmuş ve Hristiyanlık, Roma’nın temeli olan Paganizm’in gırtlağına yapışmıştı. Aynı anda Küçük Kıtaya çöken, söz konusu etnik ve Teolojik Saldırı karşısında kimse duramazdı elbette. Zaten, Roma’da duramadı ve önce Doğu ve Batı olmak üzere parçalandı. Ve sonra Batı Roma, sözü edilen ‘Barbar Bataklığı’na gömüldü gitti.

Ama bir tek şey kaldı geride: ‘Roma Ezoteterizmi’ ya da ‘Pagan Gizemi’ diye bileceğimiz Spritüalist düşünce sistemi… Lakin zaman içinde yozlaşmış hatta sığlaşmış bir ‘Mısır Tothculuğu’ hatta Mezopotamya Kültü’ olan bu düşünce, son darbeyle beraber, devletle birlikte can çekişen ikinci birikim olmuştu.

İşte, bu esnada geldi ‘Kutsal bir Kâse’ içerisinde ‘Yeni Tanrı’nın Kanı’ çünkü ‘Eski Tanrının Kanı’ eskimiş, bayatlamış ve insanlar tarafından tercih edilmezler listesinin başına yerleşmişti. Yeni Tanrının kanını, can çekişen ‘Avrupa Derinliği’ne yetiştiren adamın adı Meroven’di ya da Merovam… Kıtaya Fransa kapısından giren Filistin kökenli Mero, Frankların bir bakıma kabile şefi sayılabilecek sözde krallarının damarlarına ilave ettiği ‘Bir Kâse Hayat Sıvısı’yla onların, kan rengini değiştirmiş ve Mavi yapmıştı. Böylece ‘Barbaryan Franklar’ bir anda aşiretten kavme geçmiş; şefleri de saygın birer kral olmuşlardı. Üstelik ‘Mavi Kanlı Krallar…’ Bu ameliye, onlar için arzdan, arşa sıçramak gibi bir şeydi. Ve Barbar krallar bir anda kendilerini ‘Tanrı Katmanı’nında bulmuşlardı. Krallık işine, ‘Tanrı’nın Yeryüzündeki Vekilleri’ olarak başlarken; kendilerine bu ‘Lüks’ü bahşeden Merovan’ı da ödüllendirme vefasını da gösterdiklerini yazmakta tarih. İşte, böylece “Soylu Hanedanlar” düzlemine ‘Merhaba’ diyordu ‘Merovenj Hanedanlığı…’ Artık Avrupa’nın idaresi onlardan sorulacaktı.

***

Aradan beş yüz sene geçti.  Bu arada köprülerin altından seller, sular aktı.  Doğal olarak sosyal hayatta, siyasette ve devlet yapılarında bazı değişimlerin yaşandığı görüldü Avrupa  kıtasında… Dendiği üzere ilk önce saltanat el değiştirdi; yeni yeni hanedanlar doğdu. Fakat önemli olan ‘Yeni Tanrı’nın kimin damarlarında aktığıydı?

 

Burada duralım ve bir geriye dönelim. İndo- İran coğrafyasından kopan, akraba Barbar kabilelerinin sıfır ile beş yüz arasındaki uzun göçü, Avrupa’ya ‘Barbar istilası’ olarak yansırken; bu İndorbarbarların kendi aralarında da yeni bir kategorizasyonu doğmuştu. Yani kimin daha barbar olduğu, göçler sırasında ve Avrupa’nın taşlarını oynatma esnasında belirlenmişti. Sonuç: En barbar olan toplum Cermenler’di. Zaten o andan başlatarak; kimi tarihçiler, Kavimler Göçü’ne katılan bu toplumlara İndo-Cermen yani Hindistanlı Cermenler demeyi yeğlediler. Zira en Barbar olduğunu ispat etmiş olan Cermen toplumu, tüm göç unsurlarının bir nevi ‘Sınıf Başkanı’nı olmuştu. Halen de öyle değiller mi? Evet!

Peki, niye halen öyleler? Çünkü Cermenler, Merovan’ın ‘Tanrı Kanı’nı sınıftaki herhangi biri anlamına gelen ve hatta tarihçilerin, “Kıyı Cermenleri” diye aşağıladıkları ‘Franklar’a içirmiş olmasını çekememişlerdi.   Bu sebeple buz mavisi gözleri hep o kanda oldu.  Ve  apar topar kurdukları Karolenj Hanedanlığının eliyle Merovenjlere  çöktü ve  ‘Köse’yi kapıp aldılar. Artık ‘Kutsal Hanedan’ Frank Merovenjleri değil Cermen Karolenjleriydi.

Tabi Franklar, bunu hiçbir zaman kabul etmedi ve olayı ‘Kutsal Hırsızlık’ olarak nitelendirdiler. Bunun bir hırsızlık olduğunun delili de ‘Lateran’dı. Ne miydi Lateran? Güney Fransa’da yer alan Avignon kentini merkeze alan bölgenin adıydı. Ve Hristiyanlığın en kutsal kurumu ve organizasyonu olarak Papa ve Papalık kurumunun bidayette oturduğu yerdi Lateran. O zaman, henüz Vatikan diye bir yer yoktu ve İtalyanlar, bu gücün çok uzağındaydılar. Zira Papa ve Papalık, Fransız Hanedanlığının koruması altındaydı.

Kutsal Kan’ın Cermen damarlarına transferi, ortalığı karıştırmıştı: “Kutsal Peder Papa,” bundan böyle Fransızların himayesinde mi olacaktı yoksa Cermenlerin mi? Buna karşılık ‘Kutsal Peder’ Frank kralını mı kutsayacaktı yoksa Cermen kralını mı? Bu mesele, içinden çıkılmaz bir hal almıştı ki… Bu durumu çözmek için bir yol buldu, devrin Papası Urbanus… ‘Kutsal Kan’ın senedi… Bu senet elbette, Hristiyanlığın ve Tanrı insanın doğduğu topraklarda yani Kudüs’teydi. Kudüs ise ‘Kâfir Müslümanlar’ın elinde.

Yapılacak şümullü bir ‘Kudüs Seferi’ ve bölgenin ‘Kafirler’in elinden kurtarılması  doğal olarak ‘Tanrı İsa’yı sevindirecek ve bu işi başaran hanedanlık,  öne çıkacaktı. Hatta  “Oğul Tanrı,” bu seferin sonundaki başarı durumuna göre, ‘Kutsal Kan’ı taşımayı hak edeni belirleyen senedi ona verecekti. Aslında senet, bizatihi Kudüs’ün kendisiydi; şehri alan, senedi de almış olacaktı. Ancak bazı unsurlar, Kudüs’ün sembolizminde değil; Kudüs’ü, kutsal yapan tapınakta saklı bulunan, çok özel bir şey olduğuna inanmışlardı.  Sözü edilen bu unsurlar, inandıkları husus adına, o kadar çok çalıştı ve mücadele ettiler ki… Gide gide herkes, onların idealine ya da efsanelerine inandı.

İşte, bu nedenle öncelikle Frank Hanedanlığı ‘özel bir operasyon ekibi’ hazırladı, söz konusu senedi ele geçirmek üzere. Ekip üyeleri, sarayda yapılan Teolojik bir törenle kutsandılar. Onları kutsayan da tabii ki Papa’ydı. Ve böylece ‘Tanrının Şövalyeleri’ kurumu doğmuş oluyordu. Daha sonra “Kutsanmış Savaşçılar”ın kutlu örgütünün adını, tüm dünya duysun diye; ‘İsa’ın Yoksul Askerleri’ olarak deklare etti. Yıl 1096… İlerleyen zaman içinde onlardan yani İsa’ın Yoksul Askerlerinden, ‘Tapınak Şövalyeleri’ olarak bahsedilmeye başlandı.

Kral Arthur’un Yuvarlak Masa Şövalyelerinin ’Şövalyelik Tarihi’ndeki ilk örneği ‘Teplie’ler olarak da bilinen Tapınakçılar oldu. Onları, 1099 ile 1299 tarihleri arasında iki yüz yıl süren Haçlı Seferlerine katılacak olan diğer devletlerin kurdukları ‘Savaşçı Keşişler’in Şövalyelik Tarikatları takip etti. En ünlüleri, İtalyan Katoliklerinden müteşekkil Hospitalens/ Hastaneciler olarak bilinen St Jean Şövalyeleri ya da şimdiki adıyla Malta Keşişleri; Almanların kurdukları Töton Şövalyeleri, İngilizlerin kurdukları Raunde Table/ Yuvarlak Masa Şövalyeleriydi yani  günümüzdeki Catham Hause…  İlk nesil Şövalye takip tarikatlarının sonunda daha başka kutsal örgütlerde oluştu.  Bunların ilk akla gelenlerini Benediktenler, Fransiskenler, Kormelistler, Dominikanerler vs… diye eklemek mümkün.  Hatta hemen şunu da ekleyelim buraya; ilerleyen zaman  içinde “Şövalye Tarikatı Geleneği” sonlanmadı. Devam etti ve günümüze kadar geldi.  Bu arada, birçok yeni tarikat kuruldu; hatta kurulmaya devam ediyor.

***

Bölüm sonunda şunu söyleyebiliriz: Haçlı Seferleri esnasında, Kudüs Süleyman Tapınağı mahzenlerinde saklı olduğuna inandıkları, ‘Kutsal Kan Senedi’i bulmak ve devletlerini ‘Tanrının Mirasçısı’ olarak Hristiyan âleminin başına geçirmek amacıyla kurulan ‘Şövalye Timleri’ zamanla birer, ‘Kült Tarikatları’na dönüşerek, Hizmetinde oldukları devletlerini ele geçirmiş ve ‘Devlet Derin Yapısı’ olarak hâkimiyetin başına çöreklenmişlerdi. Bugün de öyle… Bu ‘Derin Şövalyeler’ artık ‘Kutsal Senet’in peşinde değil. Ama siyasi amaçları değişmiş değil hatta genleşmiş ve iyice dünyevileşmiş olarak devam ediyorlar güya “Kutsal Mücadele”lerine yeni yolarından yürüyerek. Hülasa…  Artık onlar ‘Dünya Egemenliği İdeali”nin taliplileri. Hem de ne pahasına olursa olsun!

Buradan dönelim en başa: Ve Chatham Hause’ için ne demiştik birinci paragrafta? Nisan 2015 tarihinde İngiliz ve Amerikan Strateji uzmanları ( Ya da Derin Şövalyeleri) Londra’daki ‘Uluslararası Kraliyet Strateji Enstitüsü’ ya da Chatham Hause’da toplandılar. Bu toplantıda ‘Yuvarlak Masa’nın kadavrası Türkiye’ydi. Toplantının sonunda operasyon, teorik olarak başlatıldı. Ameliye’nin amacı ‘Modern Hasta Adam’ın vücudunu parça parça etmekti… Batı Cephesi’nde değişen bir şey yok!  Ama Doğu Cephesi’nde  durumu tam anlamıyla değiştiren bir şey yaşandı: 15 Temmuz…

O gün, Chatham Hause’de yapılan ‘Şövalye Operasyonu’yla beraber, pratik hayat süreci başladığında, 2014 yılında Amerika, Viyana’da fikir değiştirdi. Ve  birdenbire Türkiye’den vazgeçti.  Avusturya’nın başkentinde  bir araya getirdiği ‘Nükleerin 5+1’i görüşmelerinde İran ile el sıkıştı. O andan itibaren İran dost, Türkiye düşman oldu. Ve Türk devletinin başına gelmeyen kalmadı; Darbe girişimi dâhil.

Zaten, o ‘Kahpe Girişim’e karşı Anadolu’dan yükselen direnç sebebiyle şerler, hayra dönüştü. Ve Chatham Hause’de bir toplantı daha yapmak gerekti. 15 Temmuz’dan bir ay kadar, bir zaman sonra yapılan toplantıda alınan karar, ilk toplantıda varılan görüş birliğinin tam tersi oldu: ‘Hasta adam’ ayağa kaldırılacak!’

2017’nin başında İngiliz Başbakanı Teresa May, Ankara’yı, işte bu amaçla ziyaret etti. Bu ziyaretin iki konusundan biri, ‘Artık ayağa kalkma zamanı…’ kararını havi Kraliçe mektubuydu; diğeri de son teknolojik bir savaş uçağı projesiydi. Ankara aldı kabul etti. Pratizasyon  şimdilerde, bu minval üzere devam ediyor. Ancak bugünden yarına, ne olacağı belli değil.  Bekleyip göreceğiz. Allahualem!

***

Benzer Haberler