MEDENİYET ve TÜRKLER

Ahmet Yozgat
Ahmet Yozgat

Latest posts by Ahmet Yozgat (see all)

MEDENİYET ve TÜRKLER

Makalemize, ikinci başlangıç noktası olarak koymak durumunda olduğumuz “Tufan”dan itibaren giriş yapalım istiyoruz. Çünkü insanoğlunun arkasında bıraka geldiği pozitif değerler zinciri olarak adlandırılabilinecek medeniyet müktesebatının ilk ürünü çakmaktaşı ve bir ağaç dalından üretilmiş ilkel balta değil devasa bir “Gemi”ydi. Yani medeniyet adına mükemmel bir araçtan söz ediyoruz “Gemi” derken… Ve son derece üst teknikte bir başlangıç noktası… “Ne kadar Üst Teknik?” diye sorarsanız; buna verilecek bir karşılık yok, kaynaklar arasında. Ama düşüncemizde olmalı ve fakire göre o “Üst Teknik” şu an insalığın ulaştığı teknolojik seviyenin fevkinde olmalı.

Teolojik kıssalara göre, söz konusu o “Gemi”den sayısız çift hayvan indi önce… Onları bu araca yükleyen, amansız bir fırtınadan koruyan, rivayete göre 354 gün su yüzeyinde gezinen dayanıklı bir gemide rahat ettiren, biri peygamber, üçü onun oğlu olmak üzere hepi topu dört aileden müteşekkildi. Geride kalan insanlık; Nuh Peygamberin oğlu Kenan ve eşi dahil… Hepsi karanlık sularda yok oldu gittiler. Ön beşerin tüm müktesebatı da o fırtınada erimiş olmalı. Zira yağan yağmurlar sadece yağmur değil, muhtemelen “Asit Yağmurları”ydı.

Cudi Dağı’nda karaya oturan gemiyi en son terk eden elbette “Kaptan Nuh” oldu. Bir baba olduğu gibi oğullarının ve eşlerinin eğer varsa onların çocuklarının yani torunlarının aynı zamanda peygamberiydi Hz. Nuh… Ve tabi, aynı zamanda “Hayt Bilgisi” öğretmenleri… Bilgisi az buz değildi “Yüce Öğretmenin… Şu arkadaki, rivayetlere göre 60 metre eninde, 15 metre yüksekliğinde, 300 metre uzunluğunda, son derece yüksek bir teknolojik mimari eser olan geminin de mühendisi ve mimarıydı aynı zamanda. Bakmayın, ravilerin “Marangoz…” demelerine… Evet, Teolojik tarih, onun mesleğini mütevazi bir kelimeyle adlandırmakta: Dülger… Zaten bu sebeple ikinci ata marangoz ve mobilyacıların piri sayılmakta…

Nuh Ata’nın bilgi ve hikmet dağarcığında sadece gemi yapım planı ve pratiği mi vardı?

Değil elbet… Onun hikmet ve bilgi ardiyesi bir hazine değerindeydi ve o değer, nereden bakılırsa bakılsın pek çok medeniyetin oluşmasına temel teşkil edecek kadar zengindi. Öyle ki o an, kendisi de Cudi Dağı’nın eteklerine oturur ve kısa sürede, emsalsiz bir “Nuh Medeniyeti” kurabilirdi.

Lakin kurmadı. Çünkü bu görevi, üç oğluna hatta torunlarına havale etmesinin daha doğru olacağına inanıyor olmalıydı ki sonunda etti. Hazreti Nuh, bu iş için üç kuşak oluşturmayı kararlaştırmıştı kanaatimizce. Üç kuşak, aynı zamanda üç çeşit “İnsan Tipografı” demek oluyordu. Tabi, ona bağlı olarak üç tane de “Millet Prototipi…”

Bu itibarla Hz. Nuh, dünyayı oğulları arasında üç parçaya böldü: Kafkas Dağlarını çıkış noktası olarak çizilebilecek bir çemberin kuzeyinde kalan bölgeyi bir oğluna tahsis etti. Büyük oğlu Yafes’e… Dinsel kaynaklarda Yafet olarak da geçen bu evlat, açık tenli biriydi ihtimal. Saçı ve gözleri renkli üstelik… Asıl hususiyeti ise mücadeleciliğiydi onun. Bu nedenle en zorlu vir coğrafyada vekil tayin etti onu Nuh. Yani “Birinci Kuşak”ın sevk ve idaresinden, oğlu Yafes’i sorumlu tuttu…

Himalaya Dağlarına konulan noktayı çıkış kabul eden ikinci paralel çemberin güneyini de oğlu Ham’a tahsis etti İkinci Ata. Anlaşılan Ham, esmer ötesi bir ten rengine sahip biriydi. Saçları kıvırcık, gözleri siyahtı. Ağabeyi Yafes gibi soğuğa dayanıklı da değildi hatta tam bir güneş bağımlısıydı. Bir bakıma keyf ehli bir evlattı. Ve kavgadan döğüşten hiç hazzetmiyordu.

Geride üçüncü oğlu vardı Hz. Nuh’un. Peygamber, onu yanında alakoydu. Galiba en küçük oğluydu Sam, Baba’nın. Ama en düşünceli oğlu olduğu muhakkaktı. Başını ellerinin arasına alıp günlerce düşünebilir ve yeni ufuklar açabilirdi neslin geleceğine dair. Hatta geminin inşası sırasında; Ham beden işçiliği, Yafes koruculuk yaparken o, İlahi plânın detaylarını anlamada babasına yardımcı olmuştu. İşte, bu yüzden gemi; ilk somut miras olarak ona ait kılınmıştı.

Geminin karaya oturduğu yer, ne Yafes’in ve ne de Ham’ın bölgesindeydi. İkisinin ortasında bir yerdeydi insanlığın ikinci döneminin en mükemmel aracı… Hz. Nuh’un bölüşümünde orta kuşak olarak yer tutan bu bölge de Sam’ındı artık. Zaman içinde Akdeniz kuşağı diye adlandırılabilinecek söz konusu bölüm, Sam’ın ilk vatanı olan Ortadoğu’yu merkeze alıp sağlı sollu uzuyordu dünyanın etrafında.

Hazreti Nuh, oğulları eşlerini alıp yeni yurtlarına çekilmeden evvel, onlarla halvet olup uzun süreler sohbet etmiş olmalı. Bu sohbet, her babanın, gurbete çıkacak oğlunu uyarmak üzere yaptığı bildik nasihatleri içeriyor olsa da… Değildi! Baba, oğullarına birer kutlu vazife tevdi ediyor olmalıydı ilk cümlelerin ardından. Bu görev, bir nevi vekaletti. Bir Resulün vekaleti de Nebilik görevi olabilirdi kanaatimizce. Yani gittikleri yerlerde oğullar, bellerinden inecek nesillerine “Nuh Aleyhisselam”ın öğretisini tedris ettirecek ve o tedrisatta belletilen kurallar dairesi içerisinde yaşamalarını sağlayacaktı.

Sadece bu mu? Hayır! Asıl görev, gidecekleri yerlerde kuracakları medeniyetin kodları da halvet esnasında, evlatlara verilen bilgiler arasındaydı. Zira Hz. Nuh, Allah’ın tüm peygamberleri gibi engin bir bilginin de “Sır Bekçileri”ydi.

Böylece yanlarına eşlerini, hafızalarına medeniyet kodlarını, heybelerine azıklarını alan Nuh Oğulları yollarına revan oldular. Bir zaman sonra herkes, bölgesine ulaşmış ve klanını yerleştireceği uygun bir koyak bulmuştu. Bundan sonra, buralıydılar…

Yafes, ailesi için Ural Dağlarının güvenli vadilerinden en uygun olanını tercih etmiş ve göçü oraya kondurmuştu. Kuzey-Güney ekseninde uzanan sıradağların iki yanı alabildiğine uzayıp gidiyordu. Taygalar, stepler ve bozkırlar. Artık buralar, onun medeniyet sahasıydı. Uzun yıllar yaşadı burada Yafes. Çoğaldı… Gomer, Magog, Maday, Tiras, Yavan, Tubal, Meşek adlarını verdiği oğulları oldu.

Bunlardan Tubal’ın bir adı da Tuval’dı. Hatta onun, Tugar olarak çağrıldığına dair kaynak kayıtları bulunmakta… Tuvar ailesi de “Torok”lar olarak adlandırılmıştı daha sonra… Torokların ülkesi de Turan diye bilinecekti.

Derler ki bir av dönüşü; Baba Yafes, nehre düştü ve boğuldu. Onun yerine oğlu Tuval geçti…

Kanaatimize göre, yüzlerce yıllık ömrünün neticelenmek üzere olduğunu hisseden Yafes Nebi, en uygunu olduğunu düşündüğü oğlu Tuval’i yanına çağırdı. Tıpkı kendi babasının yaptığı gibi o da İlahi kaynaklı “Kut” verdi oğluna. Ona verilen “Kut” Hz. Nuh’a gelen “Vahiy”in ta kendisiydi. “Kut”u babasından Yafes almıştı. Şimdi de Tuval devralıyordu ilahi görevi yani “Töre”yi.

Kutalmış Tuval’e o görüşmede aktarılan; elbette, oğullarının “Nuh Şeriati”nce yaşamalarını sağlamak ve Allah’ın mülkünü mamur etme emriydi. Mülkü mamur etmenin diğer adı ise medeniyetti.

Torokların diyarı Turan’da Yalvaç Olcay olarak da bilinen Yafes Bin Nuh, oğlu Tuval’ı böylece tanıştırılıyordu medeniyet kavramıyla.

Artık İlahi görev Toroklardaydı. Ki o Torokların adı zamanla Turuk, Türük ve en sonunda da Türk olacaktı. Durum böyle Allahüâlem! Konuyu detaylandırarak devam ettirmek niyetindeyiz. Bu bölüm, önsöz olarak kabul edilmeli.

***

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler