ÖTEKİ FATİH

Ahmet Yozgat
Ahmet Yozgat

Latest posts by Ahmet Yozgat (see all)

Son imparatorluğun Babası olarak

ÖTEKİ FATİH

Tarihe yakın duranlar bilir. Tarihçiler, Osmanlı için 1453’e kadar devlet tabirini kullanır fakat daha sonrası için tarif, Osmanlı Devleti değil Osmanlı İmparatorluğudur artık. Bu bağlamda, aynı tarihe kadar devleti idare edenlerin idari unvanları “Bey” ve “Padişah”tır ama daha sonrakiler “İmparator” olarak kayıt edilir tarihin sarı sayfalarına. İmparatorların ilki Fatih Mehmet’tir; sonuncusu da Abdülhamid olarak  bilinir.  Zaten bu nedenle son iki Osmanlı Sultanı,  Mehmet Vahdettin ve Mehmet Reşad, padişah olarak vazife deruhte ettiler denilebilir.

Peki; ‘Fatih, İmparatorluk unvanını nereden almıştır?’ sorusunun cevabı da elbette; ‘Bizans’tan aldı!’ şeklinde verilir. Hatta Fatih’in imparator unvanını tüm dünya devletleri tasdik edip tebriklerini sundukları halde, sadece Çarlık Rusya’sının bunu kabul etmediği görülür. Çarlara göre, bu unvan yani  “Bizans İmparatorluğu’nun Kayzeri”  kendilerine geçmişti. Ve bu nedenle “3. Roma” ifadesi de tartışmalı bir  tarif olup Osmanlılara göre “3.Roma” kendi imparatorluklarıdır; Çarlara göre ise Çarlık Rusya’sı, Roma’nın üçüncüsüdür. Buna bağlı olarak Moskova dolaylarında ya da  imparatorluk zamanının Rusya başkenti Petersburg’da İstanbul, Çargrad/ Çarın şehri olarak hayal edilir. Madem yeri geldi; hemen araya girelim: “Kuzey komşunuzun bu anlayışı  günümüzde de değişmiş değil!” dense yalan olmaz. Hala devletin başındakiler Bizans İmparatorluğu tahtı’nın varisleri; devlet de 3. Roma’nın “soyka”sının sahibi olarak inat etmekte. Ne yazık ki Türkler, 3. Roma gerçeğinden hatta 16. Türk İmparatorluğundan vazgeçeli tam yüzyıl oldu. Fakat  bir kez daha çizelim altını; “Rusya, 3. Roma hayalinde inatla sabit durmakta.” Bu anlamda Putin’le başlayan tüm Rus ataklarını 3. Roma’yı ele geçirme iştiyakı anlamında okumak lazım.

***

‘Oğuz Kağan Töresi’ gereğince,  aykırı bir yol tutan yani Oğuzların, Üçoklar koluna mensup olmaları nedeniyle ‘Töre’yi örseleyen Kınıklar, 1040 yılında İran’a indi ve Oğuz Yabgu Devletinde subaşı olan Selçuk Bey adına, bir imparatorluğun sahibi oldular. Bu organizasyon Türklerin, Doğulu Tekniğiyle kurduğu son imparatorluk oldu. Aslında ona, imparatorluk değil de ‘Büyük Kağanlık’ demek daha doğruydu. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu kardeşleri olan  Çağrı ve Tuğrul Beylerin amcazadelerinin kurduğu Anadolu Selçukluları ise sadece bir devletti. Çünkü tüm serbestisine rağmen Konya, İran’daki “Sultanlar Sultanı”na bağlı bir hanlıktı.  Konyalı Kutalmışzadeler, kabul etse de etmese de dünyadaki “Üç Tac”ın içinde yer alan “Oğuz’un Tacı” İran’ın Rey şehrindeydi.

Peki, ne anlama gelmekteydi,  hanedanlar döneminde taç? İmparatorluk anlamına tabii ki… Gerek Doğuda, gerekse Batıda bey olunuyor, sultan olunuyor han olunuyordu… Şah, padişah, dük, arşidük ve kral olunuyordu da İmparator olmak başka bir şeydi yani ha deyince olmuyordu.  İmparator olmak ya da “İmparatorlar Ligi”ne çıkmak, sağlam kanıt istemekteydi. İşte, o kanıt ise taçtı ya da taç sahibi olmak…  Vakti zamanında taç sahibi olmak derken bir imparatorun varisi olmakla ilgili bir durumdan söz ediyoruz. Yani imparatorluklar miras kalır ve bu miras için kan bağı önemsenirdi lakin tek kural kan bağı değildi; zaferler de mirasçı olmak için bir başka şart olarak kabul edilmekteydi. Bir başka miras hakkı da “Töre Gereği”ydi.

***

Nihayet; yukarıda sözünü ettiğimiz  Kınıklı Selçuklular, “Töre Gereği” imparator yani büyük kağan olma hakkına sahip değildi. Mensubu oldukları Oğuz Yabgulularla kan bağları da yoktu. Lakin Kılıç hakkı olarak Oğuz’un Tacına yani yüz küsur sene, ‘Asya Tacı’nı başlarına takma hakkını ellerinde tuttular. Sonra hem devletleri ve hem de hanedan ailesi tarihten silindi gitti; bir daha efsaneleri okunmadı. Onların ‘Yabguluğu’ olarak Anadolu ve amcazadeleri Kutalmışoğulları yüzyıl kadar tarihteki varlıklarını korudular. Sonra Cengizliler çıka geldi. Oğuz’un Tacı artık Türk-Moğol Kağanlığının hakkıydı. Çünkü hem İran’ı, hem Anadolu’yu fethetmiş;  hem de Ortadoğu’nun Kuzey yarısını,  Filistin’deki Ayn-ı Calud’a kadar fethetmişlerdi. Bu fetihlerin sonunda Kutalmışoğulları’nın Anadolu’su da Konya’da mukim Hanedan ailesi de tarihten silindi zaten ondan sonra  Onların da esameleri okunmadı. Eğer, Töreye uygun bir şekilde imparator olsalardı, devletleri ellerinden alınsa da soylulukları ya da akbudun mensubiyetleri neticelenmezdi. En azından, Karamanoğlu Beyliğinin arazisinin üzerinde hükmedebilirlerdi. İlhanlılara yarı bağlı olsalar dahi; merkezlerinde peyda olan beyliğe bile sahiplik edemediler.

Zira Başkent Konya, devleti sonlandırılan Kösedağ Savaşı- 1243’den sonra sıfırlandı. Çok değil 25 yıl sonra da Konya merkezli Karamanlı Hanedanlığı tarih sahnesine çıktı. Yani Karamanlı beyleri, emrinde oldukları Kutalmış soyuna bağlı kalmadı; fırsat doğunca da başa bir Kutalmış prensini geçirmedi; kendileri geçti oturdular. Çünkü dediğimiz gibi Kınıklılar, Oğuzların Üçok kolu boylarından birine mensuptu. Karamanlılar ise Avşar’dı ve Avşarlar, Oğuz’un Bozok boylarından biriydi. Bu bağlamda, ‘Oğuz Devlet Töresi’ emrediyordu: ‘Devleti, Bozokların on iki boyu kuracak; Üçoklar, on iki boyla onlara yardım edecek…

***

Cengiz ordularının Ön Asya ve Ortadoğu’ya inmesinin ardından, Anadolu Selçuklularının arazisi üzerinde, yirmi küsur beylik kuruldu. Bunların en büyüğü Karamanlı, en küçüğü Osmanlı’ydı. Bu iki beylik arasındaki kavga, tam 230 yıl sürdü. Neyin kavgasıydı bu? Elbette ‘Oğuz’un Devlet Tacı’nın kavgası… Çünkü Kayılar da Bozoklu’ydu tıpkı Avşarlar gibi…  İmparatorluk tacı ise en güçlü olan boyun  hakkıydı her zaman.

***

Şimdi zor soru zamanı: Beylikler arasında süregelen bu kavgayı, neden en büyük  beylik olan Karamanlılar değil de  beylikler  içerisinde en küçüklerden olan Osmanlılar kazandı? Cevap olarak; “Bu bir coğrafya, arazide konuşlanma ve koordinat meselesiydi…” dense söz tutarsız olmaz.

Türklerin Anadolu’ya gelişleri, sadece mekânlarını değiştirmekle kalmamıştı. Dinleriyle  beraber Bozkır halkı dünya algılarını kökten değiştirmiş, yönetsel anlayışlarında da biçimsellikleri denemelerine neden olmuştu. Hatta en önemlisi, onlar  yani Osmanoğulları, artık Doğulu değil, Batılılarla komşu, dahası Batılı olmaya namzettiler  diye yazmakta tarih kitapları. Zaten yönetsel algı, Doğulu ve Batılı olmak durumunda başkalık gerektiriyordu. Yani Doğuda Büyük- Kağanlık anlayışı hâkimken, Batıdaki anlayış imparatorluktu.

Hemen söyleyelim: Osmanlıların Tahtın sahibi çizgisindeki kimlik anlayışları, kağanlık değil; İmparatorluk kavramına daha yakındılar. Bu nedenle 600 sene yaşayabilmeyi  becerdi Kayı boyunun küçük beyliği. Hem de Doğu anlayışındaki Büyük- Kağanlıklarda ortalama ömür 150 sene olduğu halde.  Kim bilir; belki de bu nedenle İmparatorluk anlayışını benimsemiş olan Osmanlı Beyliği idarecileri, kendilerinin ve  beyliklerinin Batılılığına karşın, Doğululuğunu ısrarla sürdüren Karamanlı Beyliğini alt etmeyi başardılar. Ve tabii ki diğer beylikleri de biat ettirdiler kendilerine…

***

Osmanlı’ya Batılı kimliğini kazandıran koordinattı dedik ya… Eğer, Kayılar, İmparatorluk kültürünü iliklerine kadar sindirmiş olan Bizans’la yani Doğu Roma’yla komşu/ sınırdaş olmasaydı; acaba Osmanlı olurlar mıydı? Allah bilir! Ama şunu söyleyebiliriz ki Batılı olamazlardı. Ve devletleri, azami 150 yıl içinde, Bizans’ı çepeçevre kuşatmış olan, bir başka beyliğin karşısında direnemez ve teslim olurdu.

Kayı Boyunun bahadırları, çok değil; devlet olarak kuruluşlarının 65. yılında, Anadolu’dan Rumeli’ye atlamış ve Bizans’ın arkada yani Balkanlarda  kalan topraklarını hiç zorlanmadan fethetmişlerdi.  Rumeli’nin Osmanlı  orduları tarafından fethedilmesi ile birlikte Bizans, sadece İstanbul’du. Fakat hala imparatorluk halini devam ettiriyordu. Zira ‘Doğu Roma İmparatorluk Tacı’ hala Konstantinopolis hâkimlerinin başındaydı.

Evet, Osmanlı, neredeyse Anadolu’yu fethetmiş. Rumeli’yi boylu boyunca arazisine katmıştı. Ancak ne devlet, imparatorluk ve ne de sultanlar, imparatordu. Sadece beylikten devlet statüsüne yükselmişlerdi. Çünkü taçları yoktu.

***

O çağlarda, etrafta iki taç hâkimdi. Ve bunlardan Oğuz’un tacı İran’da, Doğu Romanın tacı da İstanbul’daydı. Bunca arazinin sahibi olmalarına rağmen Osmanlı padişahları rahat değildi. Zira başlarına takamadıkları taç sebebiyle ne Doğuluların gözünde ve ne de Batılıların gözünde meşruiyetlerini ispat etmiş değillerdi. Ve işi uzatmamak lazımdı, hem de acilen, İmparator olmaları şarttı. Zira Batılılar, Haçlı ittifaklarıyla Sırpsındığı, Kosova ve Varna’yı da zorluyorlardı.  Bir dizi Haçlı Seferi’nin arkasından gelen ve Türk’ün, Türk’e karşı verdiği en büyük savaşlardan biri  olarak kayıt edilmişti Ankara…  Çubuk Ovası’nda fillere karşı harbeden Osmanlı, orada ne yazık ki tam bir hezimete uğramış ve bozgun halinde geri kaçmak durumunda kalmıştı.  İşte o esnada  takvimler, 1402’yi gösterirken Devlet, bitiş noktasına getirilmişti.

Bu nedenle Ankara Savaşı’nın dehşetengiz yenilgisinin tesirinden kurtulamayan 2. Murad, kendisini, en yakındaki taç anlamına gelen Bizans’ı almakla mecbur hissetmişti. Eğer, Hacı Bayramla aralarında geçen, şu meşhur muhavere doğru ise bu işin kendine nasip olamayacağını anlayınca da bir padişahın asla yapamayacağı bir davranışta bulundu  diyor tarihler. Ve padişahlığı iki kere oğlu Mehmet’e bırakarak Sultanlıktan emekli oldu. Niye: “Ben alamayacaksam iş uzamasın, o alsın!” diye… Bunun başka açıklaması yok!

***

Otuz bir sene tahtta kalan II. Mehmet Han, 1432 yılında Hüma Hatun’dan doğumunun üzerinden 12 yıl sonra çocuk yaşında padişah unvanına sahip olmuştu. Lakin bilinen sebeple kısa bir süre sonra vazifeden çekildi ve yedi sene sonra bir kez daha tahta sahip oldu. Eminiz ki küçük Mehmet, aradaki yedi yıl boyunca, etrafında yaşanan bu olayların sebebini düşünmekle harcadı günlerini. Ve anladı bir imparator tacına varis olmak,  Edirne Sarayında en büyük ideal halini almıştı… Ailesinin ideali, kendisinin de idealiydi artık…  Onun için de en yakın taç, az ileride Konstantin’in şehrindeydi…

Allah kısmet etmiş; bu aralıkta  padişahın yanına Akşemseddin adında bir bilge adam oturmuştu. Bu ak adamın vazifesi Konstantinopolis’in zaptını fethe dönüştürmekti. O olmasa da II. Mehmet, bu şehri alacaktı elbet; yakıp yıkacak ve ‘Bizans Kayzerlerinin Tacı’nı başına oturtacak ve şehrin adını ‘Mehmet’in Şehri’ yapacaktı yani Mehmedopolis ya da Mehmediyye. Böylece Osmanlı Hanedanlığını, ‘İmparatorlar Ligi’ne çıkartacak, geniş coğrafyalara hükmetme meşruiyeti kazanacaktı. Ama yanındaki o ak adam Şemsettin, Sultan Mehmed’e, Hz. Peygamberin hadisini söyleye söyleye kırk kere ezberleten adamdı. Böylece zapt, fethe çevrilmiş oldu; Konstantinopolis İslambol’a dönüştürüldü.

Artık Kayı Hanedanlığı da bir imparator tacının mirasçısıydı. Kimse, onların meşruiyetinden kuşku duyamazdı. Bu fetihle Sultan Fatih, meşhur hadise muhatap olmuş ve Doğu’nun da gönlünü kazanmıştı. Lakin Oğuz’un tacı hala İran’daydı. Eğer Fatih Sultan Mehmet, onu alamazsa ‘ Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı’ unvanına sahip olmazdı.

Devletini olabildiğince büyüten ve “3. Müslüman Doğu Roma” yapan Fatih için bir başka pürüz de Bizans Tacı’nın bölünmüşlüğüydü. 1204 yılında, Latin Haçlılarının Konstantiniyye’yi işgali ve orada bir ‘Latin Devleti’ kurmaları esnasında şehri terk eden Komenos Prensleri, Anadolu’ya geçmiş; İznik ile Trabzon kentlerini İmparatorluğun başkentleri ilan etmişlerdi. Elli yıllık Latin devletinin yıkılışının ardından, Komenosların İznik kolu, asıl başkente dönerek, saltanatına kaldığı yerden devam etmişti. Ancak Trabzon kolu, kendi saltanatını, halen bulundukları topraklarda, bağımsız bir Hanedan olarak sürdürme kararını almış ve Trabzon Rum İmparatorluğu olarak tarihteki varlığını  pekiştirmiş ver ömrünü uzatmıştı.

Daha sonra Konstantiniyye’de, hanedan değişmiş ve Komenoslar gitmiş, son olarak Paleologoslar imparator olmuşlardı. Ve şimdi Trabzonlu Komenoslar, kendilerini Bizans’ın meşru varisi sayıyor ve Kadim Bizans-Roma Tacı’nın kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlardı. Bu durumda ise Bizans-Roma Tacı’ tartışmalı hale geliyordu.

Belki de o zaman verdi Fatih, nihai kararını. Ağzından şöyle bir söz çıktı mı bilinmez: “Ben de dünyadaki tüm imparatorluk taçlarını hanedanlığımın uhdesinde toplamazsam yazıklar olsun bana! Ve o durumda, vazifemi yapmış saymam kendimi!”

İşte, Koca Fatih,  o kızgınlıkla kuşanmıştı kılıcını… Ve Osmanlı’nın kahredici gücüyle ve  dünyaya gözünü dikmiş bir padişahın hırsıyla Anadolu’ya indiğine şahit oldu tarihler.

***

Artık yıl, 1473… Önce İran coğrafyasında mukim, Oğuz Tacının emanetçisi diyebileceğimiz, Türkmen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı,  Erzincan Otlukbeli savaşında alaşağı etti. Artık II. Mehmet, Doğu’nun da sultanıydı.

O kızgınlıkla kuzeye yöneldi  Osmanlı ordusu. Katırların sırtında taşıttığı toplarla aştı sarp Karadeniz dağlarını ve Kommenosoğullarının elinde eğreti duran “Yarım  Bizans Tacı”nı da aldı.  Böylece Roma-Bizans Tacın tamamlandı. Artık kimsenin Fatih Sultan Mehmet i ‘Eğreti İmparator’ görmeye hakkı yoktu.

Ancak yukarıda  sözünü ettiğimiz ya da varsaydığımız o taahhüdün yani Dünyanın hükümdarı” olmanın gereğini yapmaya kararlı bir adam oturmaktaydı, “Doğunun ve Batının  Hükümdarlığı’nın Tahtı”nda. Belki de şimdi hedefinde, Kuzey ve Güney vardı.  Belki de bu hedefin işaret ettiği doğrultuda, geri dönüp İstanbul’a gitmeyi düşünmedi, Karadeniz’e çevirdi bakışlarını.  Evet evet, kesinlikle bu nedenle arayı hiç soğutmadı ve kuzeye yöneldi. Karadeniz üstünden hedef Kırım’dı. Çünkü orada da bir taç vardı: Cengiz’in Tacı. Kırım Giraylarının başında bulunan Cengiz’in Tacını almak, Bizans’ın ve Oğuz’un Tacı’ını kafasına koymuş olan Fatih’i, hiç zorlamadı. Onun alınışıyla birlikte Sultan Fatih, üç kere imparator olmuştu. Ama üç taç,  “Dünya İmparatorluğu” için yeterli değildi. Son iki taç daha vardı: Batı Roma’nın Sezarlarının tacı ve Mısır Firavunlarının imparatorluk alameti…

***

Sultan Fatih ölmeden evvel, İtalya çizmesinin güneyinde yer alan Napoli Krallığına ait Otranto’ya  Gedik Ahmet Paşa yönetimindeki Osmanlı donanmasını yolladı ve  stratejik bir mevkide bulunan, bu kaleyi fethetti. Anlaşılan o ki Fatih,  böylece Roma imparatorluk çizmesine ayak basmıştı ve ilk fırsatta  Başkent Roma’ya yürüyecekti.

Sonbaharla birlikte Osmanlı Ordusu, kışlasına çekildi. Yani sefer zamanı bitti  lakin hazırlıklar bitmedi. Bu nedenle kesinlikle ilkbahara yeni bir harekât başlatılacaktı. Herkes, böyle düşünüyordu. Başlatılacaktı da bu sefer, nereye yönelecekti Sultan Fatih? Cevap ortaktı ve gözünü İstanbul’a dikmiş olan dünyada herkes, merak içerisindeydi; “Roma’ya mı acaba?” diyordu.

Ve zaman erdi. Osmanlı ülkesinde mevsim, ilkbahar oldu. Şimdi, sefer zamanıydı.  Bu arada, kış boyu süren hazırlıklar;  eksiksiz, gediksiz tamamlanmıştı. Herkes hem fikirdi; ‘Roma’ya sefer var. Mehmed Han Sezarların imparatorluğuna altın vuruşu yapacak…’ diye bekliyordu.

Bu arada iki garip şey oldu. Bir: Sefer başlangıç noktası, Anadolu yakasındaydı. Oysa Anadolu yakasından başlatılan seferler, Doğu’ya yapılırdı; Batı cihetine sefer varsa ordu, Avrupa yakasından hareket ederdi.  Bu durum dünyayı ikirciklendirmişti: Yoksa sefer, Roma’ya değil miydi? İkinci gariplik ise; seferin başlayacağı gün, Sultan Fatih vefat etti. Hekimler ‘zehirlendi’ teşhisi koydular.

Burada, tarihçilerin hoşlanmadığı bir şey yapalım; durumuna analizini: Anlaşılan o ki sefer, Doğuyaydı. Bir bakıma Sultan, ‘Sol gösterip sağ vurmak’ niyetindeydi. Ve dünyanın en eski, en kadim, en köklü tacına hatta ‘Taçların Tacı’na göz dikmişti “Taç  Koleksiyoneri.” Mısır’a onu, almaya gidiyordu. “Sırrımı, sakalımdaki bir kıl dahi bilecek olsa onu, kopartır atarım.” sözü ile meşhur olan Sultan Fatih, Roma Tacı’nın ele geçirilmesi işlemini ertesi bahara  bırakacaktı.

Kanaatimizce o, Roma işini, ertesi bahara bıraktı da…  Kendisini Kutsal Roma Tacı’nın koruyucusu ilan etmiş olan birisi vardı. Ve o, kafasındaki me’şum planını, bu baharda tamamlamak niyetindeydi. Evet! Sözde “Tanrının Devleti” ve onun Papa’sından söz ediyoruz. Papa ve Vatikan’ın en iyi bildiği şey zehirdi. Galiba Papalık, Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto’ya çıkışından beri,  Vatikan Sarayı da  boş durmamış ve laboratuvarında hazırlığını  yapmıştı.  Bu hazırlık, Papa’nın kafasındaki komplo için lazım olan zehir içindi. O kimyasal üretilmiş ve ertesi baharı beklemeye gerek bırakmamıştı. Bu nedenle Papa, en iyi bildiği yöntemle hem de ordunun sefere çıkacağı gün, ‘Dünya İmparatorluğunu’ kurma yolundaki Koca Fatih’i bertaraf etmişti galiba. Kim bilir; belki de tüm taçlara ve dünyaya talip olma hırsının kurbanı olmuştu II. Mehmet. Ona verilen ders, ‘Konstantiniyye Hadisi’yle yetinmemenin bedeli/ karşılığı olacaktı.

***

Her şeye rağmen, bu dünyadan bir Sultan Mehmet Han geçti. Dünyanın, gelmiş geçmiş en büyük imparatorlarından biri; belki de birincisi… Ve onunla birlikte Osmanlı Devleti de dünyanın en yüce İmparatorluğu olma yolunda en büyük adımı atmıştı.  Tabii ki Koca Fatih’in şehadetiyle birlikte, dünya operasyonu durmayacak ve Devleti Aliyye’nin,  dünya coğrafyasının değişik yönlerine ve istikbale doğru ilerleyen adımları, devam edecekti.  Etti de…  İlk Osmanlı İmparatoru Fatih’in içinde kalan uktesinin birini, Güney’in Tacını alma işlemini, torunu Sultan Yavuz gerçekleştirdi. Evet, ‘Mısır Tacı’nı, İstanbul’a o taşıdı;  hem de tacın yanına “İslam Hilafeti”ni de ekleyerek…

Geride son bir taç kalmıştı: Roma Sezarlarının Tacı… Onu alma görevi, Sultan Süleyman’ın işiydi. Fakat  kanaatimizce Kanuni Sultan Süleyman, bunu anlayamadı. O sıralarda can çekişen, Latinlere son darbeyi vuracağına, ömrü billah Cermen/Almanlarla oyalandı durdu. Oysa  yüzyıllarına parça parça olmuş halde kabileler halinde geçiren Cermenlerin, bir ulus hem de hırslı bir ulus olarak ortaya çıkması da bir taktikti; Osmanlı’nın önüne atılmış bir sahte hedef hatta bir yemedi.  Kanuni ile başlayan bir yanılgı içerisinde Osmanlı, yüzyıllarına bu yemi yemeye harcadı. Lakin bunu başaramadı; yenilen, kendisi oldu.

Son söz olarak şaşıracağınız bir şey kayda girsin istiyoruz: Sultan Fatih’in vasiyeti diye bileceğimiz ‘Roma’nın Fethi’ konusunun ehemmiyetini, dendiği gibi Osmanlı’nın büyük padişahlarından sayılan Sultan Süleyman dahi anlayamamıştı. Ama bir anlayan oldu Osmanlı tarihinde: Genç Osman 2… Ne yazık ki bu genç sultanı da çevresindekilerden hiç kimse anlayamadı. Durun durun!  Şu an aklıma geldi: Yoksa Genç Osman’ın kafasından geçenleri anladılar da onu apar topar Yedikule zindanlarına götürüp öldürdüler mi? Tıpkı Fatih Sultan  me Mehmet’in zehirlendiği gibi… Allahualem!

***

 

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler