SELÂMIN SİNERJİSİ

Ahmet Yozgat
Ahmet Yozgat

Latest posts by Ahmet Yozgat (see all)

“Selâm Dünyalı! Ben Dostum…”                                                                                                                           SELÂMIN SİNERJİSİ

 

Felsefesini çok sevdiğimizi söyleyemeyeceğimiz Endülüslü Muhittin, irfanik bir tespitinde mealen diyor ki: “Biz insanlar, bu âleme inmeden önce, Allah’ın sonsuz hazinesinde birer kutsal harf halindeydik…”  Dediğimiz üzre, genel anlamda irfani felsefesine katılmadığımız ama bu pasajını benimsediğimizi de inkar demeyeceğimizi not düşelim. Bu görüşü nedeniyle adını zikrettiğimiz Muhittin üzerinden başlatalım yazının ilk paragrafını. Ve mevzubahis, içrek düşünceyi, bu âlemden öteki âleme doğru yahut da sondan başa doğru yürütelim istiyoruz.  Dendiğine göre öteki âlemde “Kutsal Harfler” biçiminde olan insanlar, bu âlemde ise görüldüğü gibi birer somut surette sürdürüyorlar varlıklarını. O halde bu durumda şunu diyebilir miyiz? Kelime ve onlardan kurulu olan cümleler, insan boğazındaki ses telleri ile ortaya çıkan titreşim yansımalarının dil, diş ve dudak bağlamında, tıpkı bildiğimiz enstrümanların nota üreten perdeleri gibi kullanılması neticesinde bir anlam ifade etmesinin hâlidir. Yani insanın konuşmaları, bidayette, hançeredeki çıkış noktasında birer sesten mi ibaret demek gerek? Evet öyle! Peki, o halde harf nedir? Tabii ki hançereden yükselen titreşimlerin düzenlenmesi ile dudaktan dökülen sesin şekli… Yani bu itibarla her harf, bir başka sestir denilebilir mi? Tabii ki… Buradan hareketle “Endülüslü Muhittin’in sözünü şöyle evirmemiz mümkün mü?” diye sorarsak… Evirebiliriz ve deriz ki; “Hilkat öncesinde İnsanlar, birer sesten ibarettiler.”  Evet, bu da mümkün. Zaten fizik de böyle demek istiyor konuyu izah ederken ve nazariyesini düşüyor:  “Her şey, bir enerji  titreşimidir.”  Hiç de korkak değil fizik, postülatlaşma çizgisindeki bu teorisini ortaya korken tıpkı Muhittin gibi. Zira ikisi de aynı telden çalıyor dense yalan olmaz. Devamla: O halde ses, bir enerji… Ve sesin ortaya çıkışı bir titreşimden İbaret; insan boğazındaki ses tellerinin titreşiminden…

Burada duralım ve bir soru daha soralım: “Peki, ses tellerinin titreşiminin resmini çekmek mümkün mü?” diye: Buna da cevabınız, tabii ki evet olacaktır. Çünkü günümüz bilgisayar teknolojisi insana, sesin resmini, daha doğrusu sesin grafiğini çeşitli programlar üzerinden kolayca verebiliyor. Ne güzel! Buradan çıkartacağımız sonuç da şudur: Enerjinin fotoğrafı çekilebilir ve resmi çizilebilir! Ya heykeli yapıala bilir mi? Galiba!

Devam edelim: Tasavvuf ekolleri, “Şeyh-ül Ekber/Büyük Şeyh” saydıkları Endülüslünün, bu düşüncesinden hareketle varlık âlemi envanterinde, bir de “Söz Kavmi/Ehli Kelâm” olma ihtimalinin üzerinde durmakta. Sahi mi? Ve bu mümkün mü? Elbette! Yüce Halik’in murat etmesi halinde, yaratılmışlar içerisinde, tıpkı “Toprak Ehli/insan, Ateş Ehli/Şeytan ve cin, Su veya Sıvı Ehli/Huri, Nur Ehli/Melek” gibi bir de “Söz Ehli/Kelâm” neden olmaya ki? Buradan hareketle varlıklar âlemi envanterinde pekâlâ bir de “Söz Âlemi” ve oranın sermayesi olarak bir “Kelâmiyet”e işaret edilebilir.

Peki! Kelâmi düşüncemizi tefekkür defterine kaydedilmesi duasıyla konuyu devam ettirelim: Bu duraktaki soru ise şu olsun; “Kelâmiyet Âleminin “Halg-Hulg edilmesi/yaratılması nasıl olmuş/oluyor acaba?” Bu soruya cevap ya da mustra olarak, önümüzde “İnsaniyet Âlemi”ni oluşturan “Şahsiyet”in yaratılış serüveni durmakta. Bu sebeple meseleyi anlayabilmek için buraya/insana/bize/kendimize bakmamız lazım!

Bakalım o halde: Bize öğretildiğine göre ruhlar, “Kal-u Bela” karşı cevabının verilmesinden bir an evvel “Elest Bezmi”nde var edildiler. Ve o adreste, “Ruh Adamlar” için bir “Bekleme Salonu” yaratıldı. Ruh adamlar, “Ruhlar Âlemi” diye isimlendirilen söz konusu “Salon” da misafir edileceği “Mülk Âlemi/dünya”ya indiriliş sırasını bekleme sürecine girdirildiler. Tabii ki peyderpey ihraç edilerek…

Buraya, bir ara cümle girelim; “Üst manada ve makalenin yazılış nedeni anlamında kısaca soralım: Acaba nedir ruh? Elbette, insanın anlamı… Veyahutta üç boyutlu bir şekil/bir nevi heykel olan insanoğluna mana katan bilgi-bilinç ifadesidir ruh dense yanlış olmaz. Sadece eksik olur.

Devam edelim: Bir üst paragrafta izah edilen “Ruh veya Melekut Âlemi”nin bekleme salonunun raflarından alınan, ihraç sırası gelmiş olan ruh, Âdem Peygamberden itibaren; “Kûn/Ol!” emriyle dünyevi yolculuğuna çıkartılmakta. Tabii ki dünyanın neresine gideceği, hangi ırktan olacağı, ebevninin kimliği, içine doğacağı millet/devlet/ailenin adı ve adresi gibi birçok öz bilgileri de “Özlük Dosyası”na yüklenmiş olarak yapılan bir yolculuktur sözünü ettiğimiz serüven.

Yol hazırlığı tamamlanmış olan “Ruh”un Ruhlar Âlemindeki ilk ölümü ile Dünya Âlemindeki ilk doğumu aynı anda olmuyor. Arada bir başka âlem daha bulunmakta… Onun adı da “Berzah Âlemi” olmalı. Ama değil. Çünkü “Berzah” beşerin daha sonraki bir başka evresini tarifte kullanılmakta literatürdeki hâliyle. O halde mevzubahis “Ara Âlem”in de adını biz koymuş olalım: “Proto Berzah!” ya da “Ön Berzah/İlk Berzah” da diyebiliriz oradaki “köprü geçişi”ne.

İnsanoğlunun ProtoBerzahı belli. Ona biyolojide “Rahim” adı verilmekte: Veya Ana Rahmi… Burası bir bakıma, mazrufla zarfın buluşma yeri gibi durmakta dünyaya geliş aralığında. Ya da rahim, bu yolculukta bir şekillendirme veya “Cer” atölyesi olarak karşımıza çıkmakta. Yahut da anlamı (ruhu), bedenle buluşturan; “Öz/Töz” elbisesini diken ve giydiren terzihane de denilebilir… Mevzubahis terzihanenin ustası… Ona sonsuz kere şükran! Zira o, dokuz ay on gün sürecek bir zaman diliminde “Manayı/Ruhu” içine yerleştireceği elbiseyi/bedeni ilmik ilmik/hücre hücre dokuma görevi verilmiş biri: Ana… O ana ki onu, içine yerleşeceği aile, toplum ve ırka uyumlu hale getirmek için ter dökmekte. Ne özver Ya Rabbii! Ve sürecin sonunda rengi ve biçimi belli olan beden bir gün, Allah’ın izni ananın gayretleriyle içinde konuk edeceği ve kendisine anlam katan “Töz/Öz”le bütünleşmiş olarak dünyanın kapısını çalar: “Inga ınga!” diye, kendi jargonunun ilk kelimesiyle…

Böylece “İnsaniyet Âlemi”nin bir bireyi daha, aralarında yer alacağı, başı-sonu belli bir oluşumun arasındaki yerini almış olur. Onun gelişiyle birlikte “Ailevi Bütünlük” sağlanır; aile, yeni anlamıyla birlikte “Toplumsal Format”taki yerini alır. Nokta!

Bahis mevzuu bu serüvende, dikkat çekmek istediğimiz bir husus var: Görüldüğü gibi Halık/Yaratıcı olan Yüce Allah; “Kûn/Ol” diyor ve mearad edileni var ediyor. Lakin bu süreç, İlahi plânda müddetsiz ve nedensiz bir şekilde; “Kûn fe Yekûn!” ifadesiyle tarif edilen olağanüstü bir devinim olarak karşımıza çıkmakta. Yani “Allah ol dedi ve oldu!” kadarcık bir yaratmadan söz ediyoruz. Başkaca, herhangi bir şartı şurtu yok! Arası, aracısı, kağıdı, küreği, nedeni sonucu olmayan “Sıfır An”lık “Halg” olayıdır işaret etmek istediğimiz. “Ol!” dedi ve “Oldu” kolaylığında bir “Yoktan var etme” ameliyesi. Doğrusu “ameliye” bile değil.

Fakat işin bu veçhesinde yani “Dünya Âlemi”nin aynasından bakınca durum bambaşka; İlahi taraftaki gibi değil. Metafiziğin bu yanında olay, bir dizi fiziksel devinim süreci olarak zaman diliminde cereyan etmekte. Ya da “Kûn Hadisesi” hadiseye, aynanın arka yüzünden şahit olan “Seyirci İnsan”a, dünya şartlarında gösterilmekte denirse daha doğru olur. Kûn yüzündeki şartsız-şurtsuzluğa rağmen, öte yanda, sonuç için bir neden/şart gerekmekte. İnsanın bina edilmesi, yapının bina edilmesiyle eşdeğer bir şekilde “Dünya Fiziği” sebepsiz sonuca, malzemesiz-ustasız, binaya, anasız-babasız bebeğe izin vermemekte. Ve metafiziğin tek icabedeni olarak, “Kûn Teknolojisi” fiziğe yetmemekte ya da yetirilmemekte.

Bu noktada şunu söyleyelim o halde: Yüce Halık, insanoğlunun yaratılışında veya “Mana/Ruh”un dünyaya intikali sürecinde, insanı da sürece dâhil ediyor. Bu “dahiliyet” ameliyesinde bir nevi, göreceli ortaklıktan söz ediyoruz böyle derken… Hiç olmadığını zannettiğimiz –ki gerçekte de öyledir.- bir ortaklıktır bu; “Halk etme/yaratma ortaklığı…” Esma-ül Hüsna’dan insana uzanan bir damar olarak, “İnsani yaratıcılık denilebilecek bu kanal sadece “Küçük İnsan”ın yaratılışında mı cari acaba? Değil!

Ya? Var mı veya olabilir mi, insanoğlunun yaratılışı esnasında “Omuz verdiği” bir başka kavim, mahlûkat, âlem, evren? Virgül.

***

Aslında, makaleyi yazmaya karar verdiğimizde, başlığı da “İnsanoğlunun var edilişinde emek verdiği Kelâmiyet Âleminin Efendisi: “SELÂM” koymuştuk. Sonra değiştirdik; çok felsefi değil de biraz daha popüler olsun diye. Ve sonuçta; “Selâm Dünyalı! Ben Dostum…” repliği ve onu besleyen alt başlık ortaya çıktı: “SELÂMIN SİNERJİSİ!”

Biliyorsunuz bu cümle, uzayı konu edinen fantastik filmlerin unutulmaz repliği olarak defaatle kullanılan bir klişe. Hepimiz duymuşuzdur: “Selâm dünyalı!” diye…

Hikâye malûm! Gökten inen boyu 1.65 cm, ince vücudunun üzerinde irice bir baş bulunan, sinek gözlü, kel ve parlak alüminyum kıyafetli bir “mahlûk” o sırada ıssız bir bölgede gezinmekte olan insanoğulları kavminden bir insanın karşısına aniden çıkar. Tabii ki pek korkar insanoğlu. Nasıl korkmasın; Ya kendisine zarar verirse, belindeki kemerde “Işın Tabancası” olduğu besbelli olan “Uzay şeytanı” sayılması muhtemel bu mahlûk. Bizimki, tam sırra kadem basmaya karar vermişken, bir çevik çekirge gibi havaya sıçrayan, “Uzaylı Yaratık” tekrar önünde bitişiyle beraber kitlenir ilkel adam ve der ki: “Ben dostum!”

Ancak o an karşısındaki mahlûk, yengeç kollarının ucundaki kıskaçları andıran sağ elini havaya kaldırır ve tam olarak, bir kez daha ve anlaşılır biçimde, bizim yazının başlığını söyler; “Korkma! Ben dostum dünyalı. Selâm!”

O an çözülür “Dünyalı” yaratık. Çünkü karşısındakinin bir “Uzay Şeytanı” değil de bir “Kainat Meleği” olduğunu anlamıştır. Bunu anlaması için bir tek kelime, replikteki “Selâm” sözcüğü yetmiştir. O an, gayriihtiyari gülümser; öne doğru iki adım atar ve sağ elini uzatır. Onun repliği, birincisi kadar ünlü olmasa da yarattığı enerji aynıdır; “Ve Aleyküm Es Selâm Uzaylı kardeş! Ben de dostum…” İşte, budur selâmın sinerjisi… Onun için ilk koyduğumuz, başlıktaki haliyle selâm “Kelâmiyet Âlemi”nin efendisidir. Ya da Seyyid El Kelâm!

***

Sözün burasında, yazının orta mahallesine dönelim istiyorum; eğer gözünüzden kaçmamışsa, “Virgül” kelimesiyle işaretlediğimiz kısma. Ne demiştik, o bölümün son cümlesinde? “Var mı veya olabilir mi insanoğlunun yaratılışı sırasında, omuz verdiği bir başka âlem ve o âlemin fertleri?”

Malumûaliniz! Fakir, daha önceki “Bizi gidi beyinsizler!” makalemizde izah etmeye çalıştığımız gibi “Kollektif beyin”e inanan biriyim. Bu nedenle o yazıda beyne “Beyin” dememiş; kendi üzerimizden insanlığa “Beyinsizler” deme densizliğini de göstermiştim.

Yine söz konusu makaleden yola çıkarak diyelim ki; “Her şey (madde ve mânâ, fiziksel ve sözel olan her şey) İlahî plânda, herhangi bir malzemeye ihtiyaç hissetmeden, nedensiz olarak “Kûn!” hikmetinden halk edilmiş olmalı. Ve yazının giriş bölümünde, “İnsan Bebesi”nin yaratılışının ilk hâli gibi yani “Sözün Ruhu” olarak, bir salonda beklemeye alındı; kanaatimizce.

“Sözün Ruhu”nun serüveni de beşerle beraber başladı. Hülasa, Kelâmiyet Kavminin zatı, Yüce Rahman’dan sadır oldu: “Kûn!” şeklinde ve söz olarak; Allahüâlem! İşte, alın size Hz. Kûn… Hz. Âdem misali…

Sonra, “Kûn Oğulları”nın dünyaya inişine tanık oldu insanlar, beri dünyadaki “Halg Aynası”nın mucizevi yüzünde…

Kanaatimiz o ki “Yaratılış,” mülk âleminin fiziksel şartlarında ve aynı aşamalardan geçmekte. Hayata dahil olacak olan ister, “Beşeriyetin Ferdi” olarak insan olsun; ister, “Kelâmiyetin Bireyi” olarak kelime… Fark etmiyor, elle tutulur-gözle görülür olmak ya da olmamak.

Hatırlayalım: “Bebek ya da Bedensel İnsan”ın, dünyaya inişinde, evvelemirde ne gerekmişti? Tabii ki iki yetişkin insan yani anne baba… “Sözcüğün ya da Söz İnsan”ın dünyaya gelişinde de aynı şekilde iki insan gerekli. Fidelik olarak iki insan, “sözcük bebesi ve sinerjisi” için. Sonra malzeme icap etmişti bebe için; değil mi? Malzeme ve diyazaynı derken, ilmik ilmik doKûnan organik hücrelerden söz ediyoruz. Onun gibi Kelâm için de ses lazım olmakta. O sesler ki “Hançere terzihanesi”nden üretilen, resmedilirken harf kullanılan “Fonetik Hücre”ler gibidir dense, yalan olmaz. Tabii ki doğum için bir de rahim gerekli. Aslında o da hazır! “Bebe Kelâm” için rahim ise, hızın sınırsız olduğu “Beyin” olarak karşımıza çıkmakta.

Niye mi bu cümlede, “hızın sınırsız” olduğunun tespiti not edildi? Çünkü sözün, doğum için dokuz ay on gün beklemeye tahammülü yok! Ya da şöyle izah edelim: Vücudun hızı içerisinde “Dünya Takvimi”nde doğum için gerekli olan hamilelik süresi “Beyin Takvimi”nde de aynı olmalı. Ancak dedik ya “Kelâm Âlemi” burası yani “Mülk Âlemi” değil; bir başka katman, paralel evren… Tabii ki bekleme süresi aynı; dokuz ay on gün; iki Âlemde algılama farklı farklı olacak.

O nedenle hızı sınırlı insanoğlunun, hızı sınırsız beyin ameliyesi/düşüncesi içerisinde, dokuz ay-on günlük gebeliği, ışık hızının daha ötesinde bir süratle tamamlamakta. Ve “Gebelik Yolu” hançere ile önağız arası… Ve işlemin sonlanması, ağızdan çıkış. Yani “Kelâmi Doğum” ses tellerinden hareket ve dudaktan dökülüş… Sonra? “Kelâmi Bebe” buralara yabancı elbette. Bu nedenle doğar doğmaz da kendi paralel evrenine sıçramakta olduğunu duyumsamaktayız. Tabii ki geride, yalnızca sinerjisini bırakarak. Tek başına yahut ailesiyle beraber cümle olarak kelime, ilk ve son sıçramasıyla beraber, “Kelâmiyet Âlemi”ne yeniden doğmakta. Artık onun yaşamı orada, kendi âleminde ve belli bir sona kadar.

Sahi mi? Sahi ise peki niye?

Onlarca kelime “Doğura doğura” kÂleme aldığımız bu makalede, Endülüslü Muhittin’in “Biz, bidayette ilahi hazinenin harfleriydik!” mealindeki tespitinden hareketle varmak istediğimiz noktaya oldukça yaklaşmış durumdayız. “Final” demeden araya ufak bir enstrüman daha koysak diyorum.

Hani derler ya; çok yakın bir gelecekte, eskiden işlenmiş cinayetleri dahi çözmek çocuk oyuncağı olacak!” diye… Mesela, Koca Sultan Fatih’i zehirleyenin kim olduğunu, hem katilin ağzından ve hem de maktulün kendi sesinden işitip gerçeği öğreneceğiz. Nasıl mı?

Fizik kuralıdır! Bilginlerin bildirdiğine göre, “Dünyada hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmaz.”mış. “Bırakın maddeyi; mânâ olarak, enerjinin dahi yok olmasından söz edilemez.” diyor fizikçi abiler. “Sadece, biçim değişikliği ile izah edilir; bu gibi durumlar.” Bu cümlenin “Yoktan var edilemez…” kısmını, mahiyetini yazının başında izah ettiğimiz için atlayalım; ikinci kısmındaki “…varken yok edilemez ancak değişen biçimden söz edilebilir.” kısmını da minnacık bir rezerv koyarak tastik edelim. Ve diyelim ki bu bağlamda, elbette bir “Fonetik Enerji” olarak ses de seslerden oluşmuş kelime de kelimelerden yapılandırılan cümle ve anlatım da yok edilemez/yok olmaz.

Ya? Her Kelâm, mülk uzayında dalga dalga yayılarak kendi paralel evrenine çekilir.

İşte bunun için, iddia sahipleri “Gelecekte karanlık dosyalara saklanmış olan tüm çetrefilli meseleler çözülebilecek!” iddiasında bulunmaktalar. Bu nedenle insanlık teknolojisi, sesten daha hızlı uçan bir “Kocakulak”la dünya evrenine çıkar ve daha önce söylenmiş sözler, yapılmış konuşmaların önüne geçebilirse, tüm “Fonetik müktesebat”a kulak verecek/dinleyecek.

O halde, makalede “Allahuâlem!” teslimiyeti içerisinde izahına çalıştığımız sesin doğumu, sözün hayata gelişi, sözel ifadenin Kelâmiyet Âlemi’ne yolculuğu bunun için mi yani mazideki çetrefilli işler, yapanın-edenin yanına kalmasın, bizzat orada hazır olanların ağzından duyulsun diye mi?

Bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayır. İşin “Hayır”ı insanoğlunun merakını gidermeye matuf bir iddia ve varsayım. “Evet”ine gelince… İşte, bütün mesel bu!

“İnsanoğlunun dünyaya doğurultuluşunun gayesi, bir imtihandan geçmek; kendisine bahşedilen akıl/bilinç nimetini hangi yönde kullandığını tespit içindir.” diyen uzmanları çok dinledik. Ki haklı söylemekteler. Ve yine onların teolojik kaynaklardan devşirerek dediklerine göre iş, varıp “İmtihan Âlemi”nde içtima olarak dayanacak. Ve insanoğlu sorgucunun karşısındaki yerini aldığında onlar yani sorgucular, “Amel Defteri”nin bilmem kaçıncı sayfasında kayıtlı olan yaşanmışlığı, mülakaattaki insanın kendisine hatırlattıktan sonra diyecek ki; “Ey insan! Sen, filan zamanda şöyle şöyle demişsin! Niye?”

Büyük ihtimalle bu itham karşısında itirazını yükseltecek olan insanı, doğrulayacak veya yalanlayacak şahitler olmayacak mı? Neticede orası Mahkeme-i Kübra… Şahitsiz, ispatsız suçlamak olmaz!

İşte, orada insanın karşısına çıkacak en doğrucu tanık, “Kelâmiyet Âlemi” nde, doğumuna analık ettiği “Fonetik Evlat”lar olacaktır. Kişi, bir başkasına sövmüşse sövgüsü çıkıp gelecek kendi Âleminden ve anası-atası için şahitlik yapacak galiba. Ve “Evet!” diyecek. “İşte, o sövgü benim!”

Karartmayalım içinizi: Elbette! “Kelâmiyet Âlemi”nde yaşamaları için beynimizi rahim, düşüncemizi ebeveyn yaparak ağzımızdan doğurttuğumuz o kadar çok “Hayırlı evlatlarımız” vardır ki… Ya da olmalı! Olmalı ki onlar, hep bir olup “Nasıl bilirsiniz?” sualine “İyi bilirdik!” diyebilsin. Ve tüm hakikatin ortalığa saçıldığı, hiçbir şeyin gizli-kapaklı kalmadığı o “Sıfır Noktası”nda, insanın kurtuluş vesilesi olsun!

Gelelim “Selâm” adlı “En Hayırlı Fonetik Evlad”a… O evladın ismi, İslam’dan köklendiği gibi insanın imtihanı kazanması durumunda, kendisine ödül olarak verilecek olan “Esenlikler Yurdu”na da ad olmuş. Orası neresi mi? Dar-üs Selâm… Yani bizatihi Cennet… Zaten adı Selâm olan hayırlı “Fonetik evlatlar” anne, babalarını, kendi mekânlarında misafir etmek için bekleşiyor olmalılar şimdilerde. “Nerede” mi dediniz? Tabi, Dar-üs Selâm’da.

Unutulmaya ki… Dar-üs Selâm’da kişinin bekleyeni ne kadar çok olursa, kişinin oraya intikali de o oranda hızlı ve kat’i olur. O hâlde haydi tanıdık tanımadık herkese selâm vermeye! Ve her şeyin doğrusunu Aliym olan Allah bilir diyerek, hepinize Selâmün Aleyküm!

***

Benzer Haberler