SORUN BİRSE ÇÖZÜM İKİ!

Turgay Alkan
Turgay Alkan

Latest posts by Turgay Alkan (see all)

Hanefi Kara, ünlü olamamış gizli şairlerimizden biri; onun, güzel deyişlerinden birine rastladığımda oluştu bu olumlu fikirlerim. O deyişinde diyordu ki Kara: “Yaprak raks ederken rüzgâr önünde/Hazana dönüşür güz gelir geçer/İnsan acze düşer içinde/Dışı şöyle dursun, öz gelir geçer…”
Güzel şiir değil mi? Kanaatimce, insanı ve ömrü tarif noktasında söylenecek güzel kelamlardan biri. Kalemine sağlık Hanefi Bey’in…
İnancımızın gereği olarak, her insanın bir farklı sınav geçidinde olduğu fikri vardır bizde. İmtihan/sınavda da bir takım soruların olması, kavramın karakteri gereği. İşte, bu noktada hayat imtihanının soruları da sorun olarak çıkıyor karşımıza. Dert ve mesele… İşte bunlar, ömrün yolu üzerinde insanın karşısına çıkan hendekler ve tümsekler… “Bakalım geçebilecek mi, atlayabilecek mi? Ya da nasıl geçecek? Geçerken hangi yöntemleri kullanacak?” gibi onlarca iç içe soruyu da beraberinde getiren hendek-tümsek benzetmesi hayatı düz edecek mucizeleri de bağrında taşıyarak çıkar insan önüne. Yani çözümsüz, hiçbir denklemi yoktur cebirin; Matematiğin yarısı problemse yarısı da problem çözümlerini anlatan formülleri ihtiva eder. Fakat “bir probleme, bir çözüm” üzerine kurulmaz matematik soruları; doğrudur, problem tektir ancak çözüm tek değildir, en az ikidir, daha da artabilir, bire hatta bine doğru çoğalır gider. Hayatın sorunları da tıpkı matematik problemleri gibidir. Sorun birdir ancak çözüm yolu en az ikidir. Zaten “insanın ateşle imtihanının” sırrı da bu düalist yani ikili karakterde saklıdır: Bu yollardan biri iyi, diğeri kötü huylu tümör gibidir. Bununla birlikte iyiye götüren yolları artırma kolaylığı da “imtihan sahibinin” “imtihancılar”a cömert bir lütfudur. Lütfa ulaşmak için “iyi/güzel/doğru üçlemesi”ni bulmada gayret ve iyi niyet ister. Hepsi bu!
Bir kapitalist sözden dem vurur iktisatçılar, “İnsan insanın kurdudur.” diye. Hayat sınavında da bu böyle olsa gerektir. Ağacın imtihanı kurtçukla, koyunun imtihanı kurtla olduğu gibi insanının imtihanı da insanlarladır; insani ilişkilerdedir.
İnsan ilişkisinin en özellikli olanı evliliktir. Dolayısıyla bu yumak, bağrında sayısız sorunu da saklı tutmaktadır. Eşler, isterse ya da dikkatsiz davranırlarsa her an bir problemle karşı karşıya kalırlar zira sorun, evlilikte bir pusu potansiyeldir. Bilirsiniz, mitolojide bir tılsımlı kutu vardır: Pandora’nın kutusu… Bu kutunun, dünyadaki tüm kötülükleri derununda taşıdığına inanılır ve eğer bu kutunun kapağı aralanırsa kötülük zinciri lokma lokma dökülür yeryüzüne… Galiba tüm ilişkiler de yanında bir Pandora kutusu taşır. Dolayısıyla evliliğin de sahibi olduğu bir Pandora’sı vardır. Bütün mesele, Pandora’nın çekmecelerinin farkında olarak onları açmamaya gayret etmek veya önceden tedbir alarak açıldığında zararsız olacak bir şekle sokmaktır.
Aslında her işin başı sevgidir, anlayıştır, hoşgörüdür, affedebilme iştiyakıdır. Ee, bu mefhumların en olması gereken ilişki düzlemi de tartışmasız evlilik alanı olsa gerektir.
Aralarında sorunlar olan eşlerin ellerinde sevgi gibi bir “sorunsavar/sorunaçar” cihazı olduktan sonra meseleler neden büyütülür ki… Olumsuz durumlarda, tüm yapılması gereken, evvela “sorunsavarı” “takım sandığından’ çıkarmaktır. Yani kötülüklerin yuvalandığı Pandora kutusuna karşı eşlerin “takım sandığı/yürekleri” uzakta değil ki döşlerinin içinde… “Ben buradayım, ben buradayım!” diye atıp durmaktadır. Yapılması gereken, sorun nedeniyle kopan beyin/mantık ve yürek ilişkisini yeniden sağlamaktır. İnsan, sadece beyniyle düşünemez ki kalbiyle de düşünür. Aslı olan beyin-yürek kontağını sağlayarak “düşünce kokteyli” oluşturmaktır. İşte, bu kokteyldir ki çözümü sağlayan iksirdir. Bu iksirden bir yudum yeter… iki üç beş yudum da içilebilinir zira bitmez bir kaynaktır…
Yazıya girerken Hanefi Kara’nın bir dörtlüğünü kullanmıştık; bitirirken de aynı yöntemi kullanalım ancak bir kelimelik müdahalemiz olacak ki umarız gönlü gani şairimiz bu densizliğimizden ötürü bizi bağışlar: “Kara’m içindeki benliği yaksa/İlimde irfanda zirveye çıksa/Her kimin kalbinde sevgisi yoksa/Ne söylesen ona vız gelir geçer…”
***
Vaktiyle mahallenin birinde kalbi kara bir adam yaşarmış. Bu kalbi kara adamın özelliği, tüm komşularıyla kavgalı olmasıymış; çevresinde dost diyebileceği bir Allah’ın kulu yokmuş. Kalbi kara, bununla kalsa, komşularıyla birer kez kavga yapıp ilişkisini kesse ve davalısına küsse belki bir zaman sonra mahalleli bu adamdan böylesine yaka silkmeyecekmiş fakat nerde? Adam, her gün herkesle bir sebep bulup kavgasını güncelleme özelliğine sahipmiş.
Sonunda mahalle birlik olup bu kara kalpli, çatal dilli adamı şehrin beyine şikâyet etmişler: “Böyle böyle beyimiz.” demişler. “Bu adamın kalbinden kara çamur, dilinden kem söz akıyor. Biz mahalleli bu durumdan fevkalade bizar olduk; dayanacak gücümüz kalmadı. Beyimiz, ocağınıza düştük. Aman bir çare!”
Bilgece özellikler taşıyan kent beyi, mahalle fitnecisini huzura çağırtmış ona; “Mahallelin senden razı değil.” dememiş. Hatta o konuyu hiç açmamış zira meseleyi açmanın sonunda adamın, mahalle komşularına karşı duyduğu kinin artacağının farkındaymış. Oysa yapılması gereken onun kalp karalığını artırmak değil, yüreğinin çoraklaşan ikliminde yeniden sevgi tohumları yeşertmekmiş çünkü adam kullanmaya kullanmaya kalbindeki sevgi damarlarını tıkamış buna karşılık kemlik damarlarını çiftlemiş. Sorun buymuş! Bey, bir doktor titizliğiyle tıkanan kalbi açmak gerektiğinin farkındaymış. Bunun için kara kalpli adama bir öneride bulunmuş. “Duydum ki…” demiş “sen çok iyi bir bahçıvanmışsın.”
Adam, bu habere itiraz edecek olmuş: “Yok beyim, onu da nerden çıkardınız.” demiş. “Ben, bahçıvanlıktan hiç anlamam!”
Bey, kara kalpli adamın itirazını duymazlığa vurmuş: “Hele, bu haberi veren beni uyarmıştı ve sizin için mütevazı bir adamdır, bahçıvanlar içinde en iyilerinden biri olduğunu kabul etmez dediydi, doğruymuş. Bu nedenle sen, ne kadar itiraz edersen et, ben kabul edecek değilim.”
Kara kalpli adam, ne diyeceğini bilemez hâle gelmiş ve hık mık ede ede çaresiz yutkunmuş, kalmış.
Kent beyi, kuşağının arasından bir kese altın çıkarmış: “Şimdilik şu keseyi al.” demiş. “Hemen gül pazarına çık, oradan yeteri kadar tohum al, getir, sarayımın bahçesine dik. Bundan böyle dolgun bir maaşla, seni has bahçe bakımcı başlığına tayin ettim. Haydi, benim bahçıvan başım bana öyle bir sevgi bahçesi oluştur ki çiçeklerin boyu penceremin önüne, kokusu şehrin dışına kadar ulaşsın.”
Kara kalpli adam, keseyi alıp; “Baş üstüne beyim!” dedikten sonra huzurdan çıkmış; kös kös, pazarın yolunu tutmuş. Tohumcu tezgâhları tek tek dolaşarak “boyu saray penceresini kokusu kent sınırını aşacak olan sevgi çiçekleri” tohumları paketletmiş.
Bu arada satıcılar, yeni bahçıvanı uyarmadan bırakmamışlar zira kent beyi, adamlarını daha önceden göndererek satıcıları ne söylemeleri gerektiği hususunda uyarmış. Satıcılar, bu nedenle kara kalpli adama: “Aman efendi…” demişler. “Bu tohumları seve seve ekecek, seve seve çatlatacak ve seve seve büyüteceksin. Yoksa amacına ulaşamazsın. Ona göre!”
Bu uyarılar üzerine kara kalpli adam, hoşnutsuz bir ifadeyle “çattık!” deyip tohum paketleriyle sarayın yolunu tutmuş. Has bahçeye girdiğinde ne yapacağını bilemiyormuş ancak görev görevmiş üstelik ucunda dolgun bir maaş da varmış. Sonunda ilk paketi açıp içinden çıkanları ilk tarha ekmiş. Bu arada, zorlana zorlana: “Haydi, benim güzel tomurcuklarım…” diye seslenmiş. İkinci tarhı ekerken biraz daha ilerletmiş bilgisi ve sevgisini: “Haydi güzellerim, rahat rahat yatın toprağın koynunda …” derken kara kalpli adam iyice açılmış. Tohumları ekme sırasında geliştirdiği “sevgi literatür”ünü çiçekleri büyütme sırasında iyice çoğaltmış. Çiçekler ilk sürgünlerini verdiği ve birer karışlık uzunluğa ulaştıklarında artık kara kalpli adamın ağzından bal damlıyormuş. Bir zaman sonra çiçekler olağan boya ulaştığında adam, kötü söz söyleyemez duruma gelmiş; bu arada, eski dilini tamamen unutmuş “iyilikten ve güzellikten” başka söz bilmez olmuş.
Bu arada, çiçekler de serpildikçe serpilmiş. Kısa bir süre içinde boyları saray penceresinin seviyesine, kokuları da şehir sınırlarına dayanmış. Hatta bahçıvanın eski komşularının evlerine kadar ulaşmış. Herkes gibi onlar da bu rayihanın kaynağını merak etmiş ve süre süre gelmiş saray has bahçesinin sınırına kadar dayanmışlar ancak orada onları bir sürpriz karşılıyormuş: Duvarın üzerinden sevgi bahçesine bakınırken bahçede, çiçekler arasında dolaşan güler yüzlü bahçıvanı hemen tanımışlar. Gözlerine inanamamış ve şaşkın şaşkın bakakalmışlar. Tabi bahçıvan da onları tanımakta bir zorluk çekmemiş. Hemen, oradan bir kucak karanfil budamış. Karanfilleri alıp komşularının yanına gelmiş. Her birine bir karanfil takdim ettikten sonra; “Beni affedin benim güzel yüzlü tatlı sözlü komşularım.” diye seslenmiş. “sizleri, kalbinin güzelliği yüzlerine yansıyan sevgili komşularımı karşımda görmek çok güzel, harikulade bir duygu ancak bu arada mahcubiyetimi de dillendirirken bir kere daha utanıyorum. Fakat şuna inanıyorum ki siz, kalbi sevgiyle dolu insanlar, benim gibi kötü kalpli birini de affetmekte zorlanmayacaksınız.”
Bahçıvan, komşularıyla konuşurken sarayın penceresinde biri varmış. Orada, şehir beyi de dilinden bal akıtan bu adamı dinliyor ve onun kısa süre içinde aldığı sonucun keyfini yaşıyormuş.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler