KUDÜSÜN KUTSAL YÜZÜ

Hızlanan dünya gündeminin bir parçası olarak Kudüs, yine ısındı. Anlaşılan o ki “İsrail Terör Devleti,” Amerika’nın Kuzey Kore ile neredeyse bir Nükleer savaşın eşiğine geldiği şu günlerde, bir oldu bittinin peşinde… Eğer “Turump’un Öfkesi” taşar da “Asi Kore”ye karşı sarfettiği tehdit sözlerinin devamını getirirse hakikaten dünyanın gözü, Uzakdoğu’dan başka bir yeri görmeyecek/göremeyecek kanaatindeyiz. İşte, her zaman olduğu gibi fırsatları değerlendirmek gibi bir yetenekleri olan Yahudi Kavmi, bu toz duman arasında Kudüs’le ilgili birkaç adım daha ilerlemek niyetinde olsa gerek. Yani “Kudüs’ün Kutsiyeti”ne, “Son Saldırı”sını planlamış durumda. Elbette; böyle bir saldırı, İsrail’e yeni kazanımlar elde etmesi için uygun zemini bulmuş durumda diyebiliriz. Ancak Yahudilerin unuttuğu bir şey var ki…
Tüm dünya sahipsiz bıraksa da Kudüs’ü ve onun periferinde şekillenen Filistin ve Filistinlileri, Türkiye asla yalnız bırakma niyetinde değil. Muhtemel bir hamle, Türkiye’nin bu husustaki niyetini bilemekten ve hatta Kudüs’e dair içinde askeriyenin de bulunduğu planlar yapmasından öte pek bir işe yaramayacak demek yalan olmaz. Yani Türkiye, bir gece o bölgeye varıp dayandığında, İsrail’in kazanımlarının bir anlam ifade etmediğin görünür olacağını, şimdiden söylemek durumundayız. Tabii ki bu, bir tehdit değil. Fakat bir realite olması için söz konusu Terör Devleti İsrail, elinden geleni arkasına koymamakla meşgul.
Son zamanlarda, Mescid-i Aksa zeminindeki derin çalışmaların hızlandığı hususunda haberler yer almakta medyada. Hatta 2017’nin Temmuz ayının son on gününde, kazı çalışmalarının yapıldığı yerde bir kamyon yoğunluğundan bahsedildi. Bunlar az buz değil, onlarca kamyon; dediğine göre, yüze yakın… Bölgede şimdiye kadar, böylesine yoğun bir kamyon trafiği olmamıştı. Bu nedenle konuyla ilgili uzmanlar diyor ki… “İsrail sır kazının sonuna geldi. Ve bu kazı ile elde etmek istediği her neyse, o noktaya ulaştı. Şimdi de bulduğu şeyleri, güvenli –yani kozmik/atomik depolara- taşıma niyetiyle bölgedeki trafiği yoğunlaştırdı…”
Eğer söylenenler doğruysa aynı günlerde, Müslümanlar üzerindeki baskılar ve onların, Mescid’i Aksa’da namaz kılmalarını önleme hususunda konulan yasaklar, bu nedenle arttı. Bu itibarla Mescit etrafındaki kargaşanın, sözkonusu kamyonların perdelemesi için yapıldığı hususunda da bir görüş birliği var.
Nice vakitten beri bilinen, zemin kızlarına karşı Türkiye’nin, zaman zaman uyarıda bulunduğunu ve bu gidişatın hayra alamet olmadığı hususunda açıklamalar yaptığını biliyoruz. Ancak Yahudi Terör Devleti, bu tür uyarıları dikkate almamakla sabıkalı… Tabii ki kazıları da durdurmadı İsrail. Buna dair, herhangi bir açıklama da yapmış değil.
Şimdiye kadar, “Kutsal Bölge”nin toprağının altında, Yahudilerin ne aradığı hususunda, kimsenin bir bilgisi yok. Konu, daha çok Ahit Sandığı üzerinde düğümlenmekte. Bilindiği gibi bin yıl önce, Haçlı Seferlerinin bölgeye düzenlenmesi sırasında da temel argümanın, söz konusu Sandık olduğu hususunda bir görüş birliği var.
Malum! Seferler esnasında Kudüs’te kurulan Tapınak Şövalyelerinin, İsrail’in şu an yaptığı kazıların bir benzerini yaptığı biliniyor. Hatta bir gece ansızın, “Köstebek Şövalyelliği”nin apar topar bölgeyi terk ettiği de saklı değil. O gece için “Şövalyeler, aradıklarını buldu!” denilmekte. Hakikaten o kazılar ve o gecenin sonunda, her ne buldularsa Mabet Şövalyeleri, o argümanı kullanarak, uzunca bir süre “Papalığın Hamiyeti”ne mazhar olmuşlardı. Ve Hristiyan dünyasının en korunan Tarikatı haline gelmişlerdi. Bu hal onlara, devrin krallarını ve imparatorlarını bile, kendilerini borçlandıracak seviyede bir zenginlik kazandırdığı da biliniyor. Zaten, Fransa Kralı ile Şövalyelerin arasındaki husumet de bu borçlanma sebebiyle olmuştu. Sonra kralın, Papa’yı kışkırtmasıyla Aforoz edildi ve Fransa kralının hışmına uğradılar. O günden beri yani 1313 yılı itibariyle yer altındalar.
Tapınakçı Şövalyelerin, bin yıl evvel yaptıkları kazıların bir benzeri, bir süreden beri İsrail tarafından tekrarlamakta. Bu minvalde; “Şövalyelerin, “Son Gece”sine benzer bir vakte erişmiş olma ihtimali yüksek olan İsrail, kendi “Son Gece”sini kamyon seferberliğiyle başlattı.” diyenler var. Yani İsrail’in, Kutsal Kur’an’da da geçen “Tabutu Sekine” veya “Ahit Sandığı”na ulaşması konusu, belli çevrelerde dillendirilmekte. Ancak kanaatimiz o ki… İsrail’in sözkonusu Sandık’a ulaşma ihtimali, neredeyse hiç yok gibi. Çünkü Sandık konusunda, bizim düşüncemiz farklı bir mecrada ilerlemekte. Yani konuya dair geniş bir makale yazmadan önce, bu yazımızda, sadece bir cümleyle işaret fişeğini atmak istiyoruz. Dememiz o ki… Eğer, mesele Ahit Sandı’ğı ise o Sandık, İsrail’den çok Türkiye’nin işine yarayacak olsa gerek… Bizden söylemesi.
Şimdi, gelelim Ahit Sandığı gibi gerçek ama soyut kalmış kudsiyetin dışında yer alan Kudüs kutsallarına…
Bilindiği gibi Musevilik ve Hıristiyanlık dininin merkezi; Müslümanlığın üçüncül şehri olan Kudüs, üç Semavi Dininin kutsallarını da barındırmakta bağrında… Bu nedenle bir barut fıçısına andıran bu şehrin, kimseye ait olmadığının ilanını yapmak durumundayız. Yani söz konusu üç dinin ya da müntesiplerinin şehri sahiplenmesi tehlikeli bir istikbali ateşleyecek gibi duruyor. Bu hususta en teşne dinin Yahudilik, en kıskanç intisap etmiş toplumun Yahudiler olduğu tescillenmiş durumda. Yani Yahudi kıskançlığı, diğer iki dini, Kutsal Kudüs şehrinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapmakta… İşte, bölgeyi bir barut fıçısı haline getirenin de bu kıskançlık olduğu malum. Bu tehlikeli durumun, behemahal önlenmesi ve birilerinin Yahudilere, bu hakikati hatırlatması gerek. Yani Kudüs, kimsenin malı değil! Kudüs’te her üç dinin de temel kutsalları bulunmakta. Bu nedenle Kudüs’ün bir ortak şehir haline getirilmesi şart! Ancak o zaman yani hiçbir din, bir başka dinin hakkına ve kutsallarına tecavüz etmezse bu topraklar problem olmaktan çıkar. Yoksa her üç dinin istikbal tarihinde var olması muhtemel olarak, “Melhame-i Kübra” ve “Armageddon” şeklinde adlandırılan ve tek kavramla “Kıyamet Savaşı” adı verile bilecek olan, son çarpışma bir “Kehanet” olmaktan çıkıp gerçeğe evrilir. Bu gidişle evrilecek gibi duruyor. Böylesi bir durumun, kimseye faydasının olmayacağını şimdi ben söylemek gerek…
Bu itibarla bölgede yükselen her üç dinin kutsallarının altını bir kez daha çizmek istiyoruz. Ve hangi dinin, hangi kutsalının olduğunu kısa başlıklar halinde vermek niyetindeyiz. İnşallah, bu çabamız boşa gitmez ve her din, kendi kutsalının kısa tarihini ve ne anlam ifade ettiğini bir kez daha görmüş olur. Doğal olarak, birlikte ve barış içinde yaşamanın önemine dair bir ön kabul geliştirir.
İlk Müslüman İbadethanesi: HZ. ÖMER MESCİDİ
Müslümanların, Kudüs kentinde yer alan kutsal mekanlarından biri Hazreti Ömer Mescidi olarak, günümüzde de varlığını sürdürmekte. Malum olduğu üzere İslamiyet, Dört Halife devrinde Arabistan dışına çıkmış ve etrafındaki ülkeleri fethe başlamıştı. Bu anlamda Hazreti Ömer zamanında, İran ve Mısır başta olmak üzere, ikisini bir kemer gibi birleştiren Filistin, Suriye ve Irak bölgesi de İslam İmparatorluğu’nun müktesebatına geçti. Elbette İslamiyet, ülkeleri işgal etmek niyetinde değildi; onunki Fetihti… Ve Fetih, hayata geçtiğinde Müslümanlar, yönetimleri altına giren şehirleri ve ülkeleri mamur etmek için ellerinden geleni yapmakla meşhurdular. Bu hamaratlıktan Kudüs de nasibini alacaktı doğal olarak.
İkinci halife Hz. Ömer, 638 yılında Kudüs’ün fethi için yola çıktı. Kudüs’ü fethe hazır buldu. Bu nedenle şehrin anahtarını, kolayca teslim alan Halife, Sevgili Peygamberin Miraç hatırasını taşıyan bu şehre bir hediye vermek niyetindeydi. Ve vefalı Halife Ömer, yaklaşık 600 yıl önce Romalılar tarafından yıkılmış olan Süleyman Peygamberin yadigarı olarak bilinen “Mabet’in kalıntılarını aradı. Ne yazık ki o Mabet’ten sadece bir duvar kalmıştı. Yapının oturduğu arsa boş ve atıl haldeydi. Bu nedenle Hazreti Ömer hediyesini, Mabet arsasının üzerine kondurmaya karar verdi. Onunki bir bakıma, Hazreti Davut ve Süleyman Peygamberlerin yadigarı olan ancak iki kez yıkılarak ortadan kalldırılmış olan Mabet’in yeniden inşası gibi bir şeydi. Bu nedenle kendisi de bizzat çalışmalara katılarak Süleyman Mabedinin, Hıristiyanlık döneminde neredeyse çöplük halini almış olan arsasını temizletti. Ve ilk iş olarak, orada cemaatine namaz kıldırdı. Akabinde de buraya, bir mescit yaptırdı. Hz. Ömer’in ismini taşıyan bu mescit, yüzlerce yıl, ibadet mekanı oldu. Ancak1967 yılında, İsrail’in kontrolüne geçen Kudüs’ün bi,r parçası olarak ziyarete kapatıldı. Şimdiler de yeniden açılmayı beklemekte…
Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettiğinde Mabet’in arsasını temizletmiş ama “Ağlama Duvarı” denilen kalıtılara dokunmamıştı. Fethin sonundaki şükür duasının arkasından da; “Bu fethi istiyordun ya Resulullah! İşte, şehri fethettik. Böylece Kudüs, kardeşlerine kavuştu!” demişti.
Haçlı istilası sonrası büyük kısmı Tapınak Şövalyeleri’ne verilen Mescid-i Aksa’nın, Sultan Selahaddin Eyyubi’nin şehri geri aldığı tarihe kadar onların elinde kaldı. Sultan Selahaddin, şehri fethinden sonra kaybolan İslami görünümü yeniden canlandırmak için birçok adım attı. Lakin ne Yahudilerin duvarına ve ne de Hristiyanları kiliselerine dokunmadı.
***
İslami Mabet: KUBBET-ÜS SAHRA
Müslümanlar açısından, Kudüs toprağında yükselen en kutsal yapı, Kubbet-üs-Sahra olarak bilinmekte. Malum; burası zaten, Kudüs denildiğinde ilk akla gelen yer olup günümüzde de Kudüs’ün timsali durumundadır. Bununla beraber, Filistin meselesinin sembolü sayılmakta… Süleynam Mabedi’nin etrafında yer alan arsa üserinde yükselmekte olan yapı, oldukça özgün bir mimariye sahip… Mescit, ortası kubbeli sekizgen bir yapı olup minaresizdir. Bununla birlikte, İslam mimarisinin ilk kubbeli eserlerinden biridir. Sahra Mescidini yaptıran, Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan olarak kayıtlara geçmiştir.
Sahra’nın avlusunda, Hazreti Peygamberin, Miraç mucizesini gerçekleştirdiği esnada kendisini göklere götürecek olan Burak ya da Refref aracına binerken kullandığı “Muallak Kayası” vardır. Rivayete göre, Sahratullah da denilen Muallak Taşı, Hz. Musa’nın da kıblesiydi. İslami literatürde sıkça söz edilen Muallak Kaya’sı, havada asılı duran bir kaya olarak bilinmekte. Ve hikayesi, kuşaktan aşağı saygıyla anlatıla gelmiş olan bir yerdir.
Muallak Kayası konusunda haber verenlerden biri de Evliya Çelebi olup o, kayanın havada asılı olarak durmasının hikmetinden Seyahatname ’sinde bahsetmekte. Evliya’nın yazdığına göre, göklere çıkma esnasında Sahratullah, yerinden kopup Hz. Peygamber’in arkasından gelmek istedi. Bunun üzerine, Miraç Yolcusu; “Ya Sahra! Allah’ın emriyle boşlukta dur!” diye hitap etti. Bu emir üzerine Muallak, kalktığı yerde kaldı.
Yahudi geleneğinde de Muallak Kayasıyla ilgili bir takım söylence bulunmakta. Rivayete göre, Muallak Süleyman Mabedi’nin Kudsü’l Akdes bölümünün temel taşı sayılmakta.
Hıristiyanlara göre… Hz. İsa’nın Adalet Kürsüsünün, Mahşer gününde bu taşın üzerine kuracağına inanılmakta. İnsanlar, haklarında verilen hükümleri bu kürsüden konuşan İsa’nın ağzından duyacaklar…
Hacer-i Muallak denilen da denilen Muallak Taşıyla ilgili olarak, literatürde başka başka rivayetlerde bulunmakta. Bunlara göre, Hz. Nuhun Gemisinin, Tufan sonrasındaki ilk durağı burası olmuştu. Ayrıca kayanın üzerinde, iki peygamberin ayak izleri bulunmakta. Bu iki peygamber Hz. Muhammed ve Hz. İdris olarak biliniyor. Bunun gibi söz konusu kaya, üzerinde Cebrail’in parmak izlerinide taşımakta.
***
Yahudiliğin Kıblegâhı: SÜLEYMAN MABEDİ
Yahudi Teolojisinin temel mekanı, Salamon Mabedi olarak bilinmekte. Bu Mabet, Museviliğin Kabesi niteliğini taşıyan en kutsal mekan olarak ünlüdür. Yahudi kaynaklarının dediğine göre, söz konusu Mabet’in yapımını, Rabb’ın istediği tevatürü yaygındır. MÖ bin yılına gelirken, İsrailoğullarının ilk devletini kurmuş olan Hz. Davut, Rabb’i adına bir mabet yapmak istiyordu. Fakat kaynaklarda; “Bir sebepten ötürü, Davut Peygamber, bu isteğini hayata geçiremedi…” deniliyor. Bunun üzerine, Hz. Davut tarafından planları yapılmış olan Mabet’in yapımı, onun oğlu Hazreti Süleyman’a vasiyet olarak geçti. Babasının ölümüyle devletin başına geçen ve hükümdar olan Hz. Süleyman, söz konusu Mabet’in yapımına başladı. Ve yedi yıl, altı ay süren bir çalışma sonunda Mabet, tamamlandı. Dendiğine göre, yapım işinde insan, melek ve cinler beraberce çalıştılar.
Mevzubahis Mabet, bin yıl içerisinde iki kere yapılması ve yıkılmasıyla ünlendi. Daha sonra Yahudiler, Mabet’in üçüncü kere yapılmasını inançlarının temel farzı haline getirdiler. İlk yıkım, Babilliler eliyle olmuştu. MÖ 587 yılında Kutsal Şehir ve içindeki Mabet, Kral Nabukadnezar tarafından yerle bir edildi. Bağlı olarak Yahudiler sürgüne yollandı. Bir süre sonra Babil devletini yıkan Pers Kisrası Kryos, Musevilerin üzerindeki sürgün cezasını kaldırdı ve Süleyman Tapınağını, yeniden inşa izin verdi. İkinci kez yapılan, Kutsal Mekan, MS 70 yılında bir kez daha devrildi. Bu kez, yıkım işini yapan Roma ordusuydu. Roma İmparatoru Hadrianus, temeline kadar yok ettiği yapının yükseldiği bölgenin adını Palestin /Filistin olarak değiştirdi; daha önce Judea olarak bilinmekteydi.
Yahudiler, Rabb Tanrı’nın kendilerine; “Sonsuza kadar sizinle Tapınağın içinde olacağım…” dediğine inandıkları için Mabet’in yıkılmasını dünyanın yıkılmasına eşdeğerde göregeldiler. Onlara göre Tapınak, yüz kere yıkılsa bile yüz kere yapılmalıydı. Bu inatlaşma, zamanla Musevi inancının temelini oluşturdu. Bu sebeple
Kutsal Yapının etrafında bir kült oluştu ve bir takım kehanetlere yatak teşkil etti. Museviliğn kutsal metinlerine girmekte zorlanmayan “Mabet ve Mabet’in Yapılması Mecburiyeti” tarihte olduğu gibi günümüzde de kanlı savaşların nedeni olmuş durumda.
Mabet’in yapılmaması durumuyla ilgili olarak Elçi Yeşaya’nın Risalesinde, Rabb Tanrının, Filistinlileri cezalandıracağına dair bölüm kayıtlı. Anlaşılan o ki Mabet’in yapılmaması bu kavme bağlanmakta. Oldukça ilginç olan bu metinde Rabb diyor ki: “Ey Filistinliler, sizi döven değnek kırıldı diye sevinmeyin. Çünkü yılanın kökünden engerek türeyecek… Onun ürünü uçan yılan olacak. Yoksulların en yoksulu doyacak, düşkünler güvenle yatacak ama sizin kökünüzü kurutacağım… Sağ kalanlarınız da ölecek…’
Günümüzde yaşananları açık seçik bir şekilde anlatan Yeşeya kehaneti, İsrail Devletinin yol haritası olmuş anlaşılan. Günümüzde Filistin köylerinin abluka altına alınmaları, Gazze Şeridine gıda girişinin yasaklanması, tarlalarının ve zeytinliklerinin Filistinli sahiplerinin elinden alınması… İşte, Yeseya’nın kehaneti bu…
***
Yahudilerin Matem Alanı: AĞLAMA DUVARI
Süleyman Mabedi’nin son yıkılışından günümüze kalan tek hatırası, Ağlama Duvarı olarak biliniyor. Yahudi ibadetinin bir parçası olan bahis mevzuu Duvar’da yas tutma ve ağlama işi neredeyse günümüz Musevi anlayışının temel ritüeli haline almış durumda. Hz. Süleyman “Bet Ha Mikdaş”ı yani kendi adıyla anılacak olan Mabet’i inşa edeceği zaman tüm halkı yardım yapmaya çağırmıştı. Bölgede bulunan herkes, kendi olanakları ölçüsünde inşaata katılacaktı. Bu seferberlikte, halkın yoksul kesimine, yapının batı bölümünün inşası havale edildi. Bunun üzerine, insanlar yardım için koştu. Ve yapı işbirliğiyle tamamlandı. Ve bunun üzerine Yahudi inancına göre RabbTanrı, Mabet’e nazar etti. Ardından da; “Yoksul ve muhtaç halkın emeği ve alın teri, benim için en değerlidir. Bu sebeple onların yaptığı batı duvarını sonsuza kadar kutsuyorum!” buyurdu. Yapının bittiği sırada da gaipten İlahi bir ses duyuldu: “Tanrı, kutsadığı batı duvarını ebediyen terk etmeyecektir!” diyordu bu ses. Onu, herkes işitti.
Mabet’in iki yıkımından da kurtulan batı duvarı, zamanla bir ritüel yeri halini aldı. Bu ritüel, yıkılan Mabet’in ardından yas tutmak ve göz yaşı dökmek şeklinde kendini göstermekteydi. Bu nedenle burasının adı, “Ağlama Duvarı” oldu. Yahudilerin, Kudüs’te ibadet ettikleri en kutsal alan olan Duvar, Mabet’in tek kalıntısı olduğu için özenle koruna geldi. Bu özen, günümüzde artarak devam etmekte ve Duvar’a olan ilgi her geçen gün daha da artmakta. Her devirde olduğu gibi en büyük amaç; bu Duvar’dan başlayarak Süleyman Mabedi ‘nin tamamını yeniden inşa etmek…
Zamanla Yahudiler, ağlama ritüeli esnasında Duvar’a dilek mektupları sıkıştırmaya başladılar. Gide gide bu da bir Teolojik “gelenek” halini aldı. Günümüzde de Duvar’a sıkıştırılan dilek mektupları kutsal addedilip toplanmakta. Daha sonra da Zeytin Dağı’na yani Mesih’in ineceğine inanılan yere gömülerek korunmakta. Malum! Mesiyanik inanca göre, Son Kurtarıcı Maşiyah, Zeytin Dağı’na inecek, altın kapıdan geçecek ve kutsal şehre girecek… Ardından da Vaat Edilmiş Topraklarda, Yahudilerin kurtuluşunu başlatarak dünyaya hükmedecek.
***
Hristiyanların Kutsal Türbe Yeri: KİDRON VADİSİ
Hristiyanların da kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’te önemli bir İsa hatırası olarak Kidron Vadisi uzanmakta… Günümüzde de Kutsiyetini devam ettirmekte olan Kidron, Zeytin Dağı ile Sahra arasında bulunan vadi olarak kayıtlı… Zamanında Hz. İsa açısından burası, bir inziva yeriydi. İncil’de bu hususta İsa Peygamberin, Havarileriyle beraber sık sık buraya geldiği ve tefekküre daldığı yazılı…
Kral Davut’un oğlu Absalom’un, İsa Mesih’in kardeşi Yakup’un ve Yahya Peygamberin’in babası Hz. Zekeriya’nın kabirlerinin nevzubahis vadi olduğuna inanılmakta. Bunun gibi Aziz Yusuf’un, Hanne’nin ve İmran’ın mezarları da burada bulunmakta. Tabii ki Hz. Meryem’in de…
“Kidron Vadisine asıl kudsiyetini veren Hz. Meryem’dir” denilebilir. Rivayete göre, İsa’nın annesi Hz. Meryem, vefatından bir süre sonra vadiyi terk etti. Ruhu ise kutsandı ve göğe yükseldi. Onun, göğe yükseldiğ yer olarak kabri, çevredeki diğer kabirlerden daha çok ziyaretçi almakra. Yani bir nevi, Hac yeri gibi algılanmakta. Bilindiği gibi Müslümanlar için de değerli bir “valide” olan Hz. Meryem, Kur’an’da ismiyle anılan tek kadın olarak kayıtlı. Kutsal Kitaptaki 19. Surenin adı da Meryem Suresi olup bununla birlikte, Kitabın 34 yerinde Meryem’in ismi geçmekte. Kaynaklarda; Meryem’in teyzesinin kocası olan Hz. Zekeriya’nın, Meryem’i himayesine aldığı. ergenlik çağına gelince onu, Mabet’e götürdüğü ve orada bir odaya yerleştirdiği anlatılmakta. Kur’an’a göre Yüce Allah, Meryem’i güzel bir bitki gibi yetiştirmişti. Bir zaman sonra Zekeriya Peygamber, yaşlılığından ötürü Meryem ile ilgilenemez hale geldi. Yakınlarından, Meryem’i himaye etmesi için birsini bulmalarını istedi. Bunun üzerine Meryem, kura sonucu amcasının oğlu Yusuf’un himayesine girdi. İncil de Yusuf ile Meryem’in nişanlandığından söz edilmekte. Fakat Kur’an’da böyle bir bilgi kayıtlı değil.
Kudüs ve Hz. İsa’ya gelince… Kur’an’da İsa İbn Meryem veya Mesih şeklinde isimlendirilen bu Peygamber’in doğumunun nerede olduğu tartışmalıdır. Bu konuda Kur’an, bir yer belirtilmez. Lakin İncil’de Beytüllahim’de doğduğu iddia edilmekte. Bazı kayıtlarda Nasıralı İsa olarak anılmasının nedeni ise çocukluğunun Nasıra adlı kasabada geçmesinden dolayı. Hıristiyanlar açısından bölgede bulunan, “Doğuş Kilisesi” Hz. İsa’nın doğduğu yere inşa edilmiş ve bu nedenle “Doğuş ya da Milad Kilisesi” adını almıştı. Burası, Hıristiyanlar açısından bölgenin en kutsal mekânlardan biri sayılmakta… Yine yöredeki “Milletler Kilisesi” ise Hz. İsa’nın son saatlerini geçirdiği kilise olarak bilinmekte.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Benzer Haberler