”LA CASA DE PAPEL” GERÇEĞİ

Ömer Yıldırım
Ömer Yıldırım

Latest posts by Ömer Yıldırım (see all)

La Case De Papel dizisi ve…
LİKİDİTE ENJEKTE OPERASYONU

“Sana, her şeyi iyi veya kötü olarak görmeyi öğretmişler. Ama eğer, bizim yaptığımız
şeyi başkaları da yaparsa bununla bir sorunumuz yok. 2011’de Avrupa Merkez Bankası,
171 Milyon Euro yarattı. Karşılıksız… Bizim yaptığımız gibi… Sadece daha
büyüğü… 2012’de 185 milyon Euro… 2013’te 145 milyon Euro… Tüm bu paraların nereye
gittiğini biliyor musun? Bankalara… Darphaneden direkt en zenginlere… Kimse, Avrupa
Merkez Bankası’nın hırsız olduğunu söyledi mi? Yo! Sadece ‘Likidite Enjeksiyonu’ dediler. Yoktan var ettiler, Raquel; yoktan! (Bu arada, elinde salladığı parayı göstererek sorar…) Nedir bu? Bu hiçbir şey, Raquel; bu bir parça kâğıt… Bu kâğıt, görüyor musun? Kâğıt! Şu an ben de ‘Likidite Enjeksiyonu’ yapıyorum. Ama bankalar için değil. Burada, gerçek ekonomi için yapıyorum bunu. Bizim de arasında bulunduğumuz zavallılar grubu için…”
***
Bu sözler, son zamanlarda tüm dünyada fenomen olmuş İspanyol yapımı “La Case De Papel” adlı diziden bir monolog… Okuyunca ne kadar ilginç olduğunun farkına varmış olmalısınız. Adamlar, bir paragraf içerisinde, bir dolu gizli bilgiyi verdikleri gibi dünya siyasetinin ekonomik canavarlığını da ifşa etmekte. Ve mesajlarını bir anarşist gibi bir Komünist gibi Servet Düşmanlığı üzerinden veriyorlar sanki. Ve Kapitalist devletin, Onun da ötesinde Batılıların ekonomik birliklerinin eleştirisi, en acımasız şekilde yapılıyor, senaryonun satır aralarında…
Biliyorsunuz; son zamanlarda, özellikle dizi filmler üzerinden “Dünya Tarihi”nin yansıması olarak “Güncel Siyaseti”in gizli okumaları yapılarak ya bir felsefe açığa çıkartılıyor ya da bir felsefenin, insanların beynine girip bir virüs gibi yerleşmesi sağlanıyor. Yine bildiğiniz gibi bu yöntemi, Amerikalılar keşfetti ve başlattılar. Uzunca bir süre dünya, bu konuları Hollywood Filmlerinden ve Amerikan televizyon dizilerinden izledi. Diğer ülkelerin film ve dizi yapımcıları, Amerikalıları uzaktan takip ettiler; meraklı bakışlarla… Cesaretsizdiler önce… Lakin birkaç çekingen denemenin arkasından gördüler ki onlar açısından bu tarz konular daha fazla, kullanabilecekleri argümanlar daha çok; hedef gösterebilecekleri, genel anlamda bir “Kötü Batı” özel anlamda da “Pis Amerika” var. Yani vur abalıya gitsin! Kısacası bu tarz filmleri yapmak Amerikalılara göre daha zor; çünkü filmde, kötü tarafı olarak işlerini anlatacakları yine kendileri. İnsanın ya da film yapımcısının/aktörün, kendisini/kendi ülkesini ve milletini kötülemesi de kolay bir şey olmasa gerek. Fakat ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri açısından daha kolay! Yeter ki Bu ölçekteki ülkelerin, belli bir film ve dizi tecrübesi bulunsun…
Malum; bu anlamda Türkiye, yeterli tecrübeyi kazanmış görünüyor. Türkiye’de, hem deneyimli film sektörü ve hem de filmin pazarlaması açısından oldukça mühim mesafe kaydedilmiş durumda. Hatta dizi film üretme ve pazarlama anlamında Amerikan dizilerinden sonra, dünya televizyonlarına en çok film satan ülkenin Türkiye olduğu söyleniyor. Ancak felsefe ve ideolojik kökenli, “Komplo Teorisi” kokan filmlerinde biraz yavanız… Kabul; bu konuda Türkiye, kendi iç piyasasına yönelik birkaç örnek üretti. Lakin Bizim yapımcılarımızın, Batıdaki örneklerinin kalitesinde olmak kaydıyla dünya çapında işlere, henüz imza atmış olduklarını gördüğümüzü söyleyemeyiz. Oysa günümüz dünya politik arenasında Türkiye’nin, adaletli bir koçbaşı gibi davranıyor olması hatta gizli kapaklı işlere karşı, açıktan meydan okuyan tavrı sebebiyle bu tür filmlerin, “Baba Yapımcılar”ının Türkler olacağı düşüncesi, hiç de yabana atılacak gibi durmuyor. Fakat “İstwood’ta/İstanbul Filmciler Borsası”nda henüz böyle bir girişim söz konusu değil.
Bakarsın; bu yazının yayınlanmasından sonra birilerinin, kafasında ışık yanar. Bunlar, senaristler olabilir; film yapımcıları olabilir ya da en önemlisi Komplo Teorisyenleri ve komplo yazarlarının bir araya geldiği/getirildiği bir üretim masası olabilir. Belki de sıralananlardan en rantabl olanı, üçüncü kısım çünkü önce senaryo… Kısacası böyle bir başlangıç için “Komplo Teorisyenleri ve komplo yazarları denenmeli.” diye düşünüyoruz.
Hatta yeri gelmişken, şunu da ekleyelim… Bu konuda yapılacak bir hamle ve çekilecek bir filmin, son zamanlarda Türk Televizyonlarında yaşanan senaryo kısırlığına çare olacağı, bu tür filmlerin çığ gibi büyüyeceğini ve peş peşe sipariş alacağını da eklemiş olalım. Zaten, ondan sonrası çorap söküğü gibi gelecektir. Zira dünyada, sadece alıcı olan ülkelerin televizyon idarecilerinin, bu tür filmleri gösterme hususunda iştahlı olacağını da söyleyebiliriz. Baksanıza; dünyada çekilen “Komplo Filmleri”ne gösterilen itibara… Bunların İnternet üzerinden orijinal halleriyle belki alt yazılı olarak seyrediliyor olmaları, müşterisinin çokluğunu gösteriyor. Bu nedenle film çekiminde tecrübesi olmayan dünya televizyonlarının daha makul fiyatlı Türk dizileri için sıraya gireceklerini ve bu tür alımlarının, diğer dizi fiyatlarına göre daha yüksek olacağını tahmin etmek de zor değil. Neyse!
Bu hususu kapatalım ve asıl konuya dönelim… İşte, bu tarz filmlerin yapımcılarından biri olmak niyeti ve düşüncesi üzerine, İspanyollar da kolları sıvamış görünüyor. Ve yaptıkları son işte başarılı oldukları hususunda da kuşku yok! Zira dünyada, ciddi bir seyirci kitlesine ulaşmış durumda çektikleri; “La Case De Papel dizisi” daha şimdiden…
***
Şimdi Gelelim, her zaman yaptığımız gibi kısaca, filmin konusundan bahsetmeye. Özetin ardından da irdeleyelim inşallah bu ilginç filmi. Ancak irdelememiz iki katmanda olacak; bir, 2. Dünya Savaşı bağlamında; diğeri de İspanya İç Savaşının Sembolizmi anlamında.
La Case De Papel dizi filmi bir soygun hikayesini konu alıyor aslına bakarsanız. Bu anlamda, senaryosu da çok özgün sayılmaz. Hatta Amerikan filmlerinde, ana hatlarıyla birçok kez işlenmiş bir konu sayılabilir. Bir zamanlar Dünyası sinemalarını kasıp kavuran, eski kovboy hikayelerinde de çoğu kez, tren soygunları ve banka hırsızlıklarına rastlamaktaydık. Bunun gibi soygun hikayeleri, yeni nesil Hollywood filmlerinde de yer almakta. Ama söz konusu diziyi özgün kılan, hikâyesinden daha çok, hikayeye giydirilmiş olan siyasetle ilgili…
Sözünü edeceğimiz soygunu tasarlayan; “Profesör” kod adlı bir açıkgöz suç elemanı… Ama o, sahte bir kişilik olsa da neticede bir Profesör! Dolayısıyla senaryoda geçen soygunun planlayıcısı; bizatihi kendisi soyguna katılacak değil ya. Bunun için işin başında Bay Profesör’ün, geleneksel bir yönteme başvurarak, soygunda kullanacağı “Anti-Kahramanlar”ı, etrafta araştırmaya başladığını görüyoruz. Onun ihtiyacı, çok değil; hepsi sekiz adet Anti-Kahraman… Ancak bu Anti-Kahramanların, daha önce suç işlemiş ve bu anlamda sabıkası bulunan kimseler olmalı. Dolayısıyla Profesör, bu tür soygun filmlerinin genel karakteri olarak kaybedecek bir şeyi olmayan, sekiz suçluyu bir araya getirmek niyetinde. Tabii araması çok sürmüyor Profesör’ün ve artık onun elinin altında, verilecek göreve teşne sekiz adet Anti-Kahraman, soyguna hazır. Ancak bir husus önemli… Aralarında, bir baba oğul ve ikiz kardeş olmasına rağmen, bunların birbirini tanımasına gerek görmüyor Profesör. Ve böylece, bir araya getirdiği sekiz adamın, özel arkadaşlık kurması da yasak; birbirlerini görmesi gibi ne yapacaklarını ve gerçek isimlerini bilmesi de yasak! Böylece Bay Prof’un, aday seçimini bu minval üzere ve titizlikle yaptığını gözlemliyoruz.
Aradığı şartlarda, sekiz “Suç Makinesi”nin tamamlanması üzerine Profesör’ün, işin teorisi üzerindeki çalışmaya geçtiğini görüyoruz. Yani şimdi, omurgası zaten hazır olan planı, detaylandırma zamanı… Bunun üzerine Bay Prof, loş çalışma odasına çekilerek, farklı bir özelliği haiz olan planının ayrıntılarına uygun olarak gerekli düzenlemeyi ve rol dağıtımını yapıyor; Anti-Kahramanlarını, isimlendirerek onlara yeni kimliklerini giydiriyor. Belki de Profesör’ün planın bir parçası ve de filmin en ilginç yanı olarak, adamlara yakıştırdı isimler şeklinde karşımıza çıkmakta. Buna göre, senaryoda rol alan hiç kimse, kendi ismini kullanmıyor ve birbirlerine, Dünyanın değişik bölgelerindeki, bildik şehir isimlerile hitap ediyorlar. Sekiz soyguncuya konan şehir isimleri hangileri mi? Şunlardır. Tokyo, Berlin, Moskova, Denver, Oslo, Helsinki, Rio ve Nairobi… Tabii bir başka ilginçlik de soygunun yapılacağı yer. Buna göre, soyulacak mekân, bir banka değil; İspanya Kraliyet Darphanesi…
Bu soygundaki farklılıklar, Darphane’yle tamamlanıyor değil. Bir başka farklılık daha var… Buna göre Profesör, şartı ta baştan koymuş: Hiç kimse, Darphanenin raflarını dolduran ve İspanya Maliye Bakanlığı kararıyla basılmış olan banknotlara dokunmayacak. Sorgularının ellerinin altında, deste deste yığılı olmasına rağmen, Resmi kararla basılan mevcut paralara dokunmak, Profesör’ün kararıyla yasak. Daha doğrusu Profesör, asla bu paraları çalmak niyetinde de değil. Ya, nedir onun niyeti sizce?
Her neyse; öğreneceğiz nasılsa… Sonunda film yani soygun başlıyor. Filmin sekiz Anti-Kahramanı İspanyol Kraliyet Darphanesi soymak üzere harekete geçiyorlar. Fakat Darphane’ye yapılan baskın haber mi alınıyor, yoksa bizatihi filmin konusunu tasarlayan tarafından ihbar mı edilyor? Bunu, ilk bakışta anlamak mümkün olmuyor… Her neyse, zaten bizim açımızdan önemli de değil. Sonunda seyirciler, soygun olayının, “Suçlu-Polis ve Rehine” üçleminde düğümlendiğine tanıklık ediyor.
Bu sırada Profesörün, sekiz Anti-Kahramanıyla birlikte “Darphane Matbaa usta ve işçileri içerde; polisler dışarıda bekliyorlar. İşleyişte bir sorun yok aslında… Çünkü Profesör de tam böyle planlamış, kafasındaki hayalini. Soyguncuların, rehinelerle birlikte kendilerini , Darphaneye hapsedecekleri planlana dahil. Plan uyarınca soygunlari matbaacıları kendileriyle birlikte darphaneye hapsediyorlar. Plana göre bu sürecin, on iki gün sürmesi gerekiyor. Bu nedenle süreç, on iki gün olarak başlamış oluyor.
Bu arada bir başka başlayan şey de matbaa işçi ve ustalarının makinaları çalıştırıp baskı işlemine geçiyorlar. Ve böylece on iki gün boyunca, rehine matbaacılar, soyguncuların istedikleri rakama ulaşana kadar para basıyorlar. Ve on ikinci günün sonunda, matbaa makinaları durduruluyor. Böylece soygunun birinci bölümü, başarıyla tamamlanmış oluyor; bu işlemle birlikte.
Malum; bu arada basılan banknotlar, Profesör’ün kararıyla basıldığı için İspanyol Devleti’yle herhangi bir ilgisi olmayan miktar olarak algılanmakta. Bu anlamda Bay Prof’a göre, İspanya Devleti’nden çalınmış herhangi bir paradan da söz edilemez. Dolayısıyla bu “Çılgın Profesör” ve “Anti-Kahramanları,” hiç kimseye zarar vermediği ve başkalarına yani Maliye Bakanlığına ait resmi paralara dokunmadığı için yaptıkları işi, tam olarak bir soygun olarak görmeme eğilimindeler. Dolayısıyla on iki günün sonunda, dışarıda bekleyen polisin geri çekilmesi ve profesörün kendine ait paraları bir kamyonla oradan alıp uzaklaşmasına izin vermesi gerekli değil mi? Bay Prof, ilk önce, kendi kararıyla bastığı paralarını alıp gitsin. Sonra, oturup konuşulur. Profesör’e göre, buradaki suç, basılan parayla ilgili değil… Suç işgal edilen devlet binası, boşa çalıştırılan devlet makineleri ve rehin alınan işçiler… Eğer dava, bu minvalde açılırsa, sekiz eski saabıkalının, suç alanına bir suç daha eklemiş olur. Neticede, Şeriatın kestiği parmak acımaz! Bu nedenle onlar da girerler dama ve aslanlar gibi yatarlar. Dışarı çıktıklarında da… Zaten Profesör, onların payını hesaplarına yatırdığı için gider, paylarını alır; sakin hayatlarına dönerler. O halde “Niye vızıltı yapılıyor ki?” Sizce de mantıklı değil mi?
Evet, durum bu! Filmin geri kalan kısmını anlatmaya gerek görmüyoruz. Bizce, buraya kadar olan bölüm yeter de artar bile. Zaten ondan sonrasında, klasik senaryoların gereği olarak polisler, harekete geçer. Belki çatıyı delerek, belki duvarı yıkarak, Darphaneye girerler. Ve ortalığı dağıtırlar. Veya buna benzer bir takım gelişmeler olur… Geçelim bunları…
***
Filmin kısa özetini sizlere sunduktan sonra gelelim, filmin düşündürttüklerine… Anlaşılan o ki bu dizide soyguncular, bir bakıma kendilerini, İngiliz’in şu ünlü ve sevimli haydudu Robin Hood olarak görmekteler. Yani burada, “Zengin’den al Fakir’e dağıt!” felsefesi öne çıkıyor gibi… Malum, Sherwood Ormanını yurt tutan Robin Hood ve Çetesi böyle yapıyor ve İngiliz Prensi ve soylu yandaşlarına etmediğini bırakmıyordu. Galiba, çaldıkları şeylere de asla el sürdükleri görülmemişti. Onlar bir nevi “Kamu Hizmeti” görüyorlardı belki de Hıristiyan bir memlekette. Yani “Zekat”ın olmadığı bir ülkede, fakirlerin payı olarak Tanrısal bir kararla ayrılmış olan kısmı çekip alıyor ve sahiplerine veriyorlardı. Yani bir nevi, paranın kirini temizliyorlardı. Kim bilir belki “Robin Hood” kitabının yazarı, o yıllarda Müslüman memleketlere bir gezi yapmış ve tesadüfen paranın kirinin temizlenmesi operasyonu anlamına gelecek olan “Zekat Farizesi”nin künhüne ermiş olmalıydı. Güzel bir uygulamaydı doğrusu. Burada Sosyal kaygular söz konusuydu ve bu kaygının sonunda ortaya çıkan, oldukça yararlı bir eylemdi. Öyle ki Rusya’da, Komünist Sistem ilk kurulduğunda, Bolşevikler de Zekat yoluna başvurmuş ve özellikle Müslüman Sovyetlerde, Zekata talip olmuşlardı. Fakat Robin Hood kitabının yazarı açısından bir sorun vardı; İngiltere Müslüman değildi. Dolayısıyla Zekat gibi bir Farize de yoktu. Yani bu ülkede kimse, hele hele zengin iskoçlar, parasının kırkta birini ayırıp her yıl çevresindeki fakir fukaraya, yoksula düşküne; “Al Bradır! Bu senin hakkındır!” diye takdim etmezdi/etmiyordu da zaten. İşte onun için ortaya attı, bir “Robin Hood Çözümü”nü bu Sosyal kaygıları olan yazar… Diyelim!
***
Ve dönelim tekrar dizi filmimizin konusunun analize… Filmin Robin Hood’u olarak ortaya atılmış ve titizlikle soygun planını çizmiş olan Profesör tarafından, özenle seçilmiş olan sekiz suçlu ve onlara katılan matbaacılar, senaryo gereği birlerini hiç tanımasalar bile, bir ortak amaç uğruna, birlikte yaşamaktan başka şansları yoktu; bu nedenle on iki gün boyunca uyumlu bir iş bölümü yapıyor ve kardeş kardeş yaşıyorlar. Film tıpkı, bir zamanlar çok önemsenen Komün Hayatı ya da beraber yaşama kültürü gibi bir zorunluluğun yararlarına parmak basıyor gibi… Filme göre böyle durumlarda ortaya konan kurallara uymak çok önemli. Bu nedenle filmde, paralara el sürülmediği gibi rehineler başta olmak üzere, çevredeki eşyalar ve makinalar dahil hiçbir şeye asla zarar verilmiyor. Zira “Soygun Komünü”nün kuralı böyle.
Komün demişken… Filmin bir başka ilginçliği de sekiz Anti-Kahramanın giysilerinde karşımıza çıkıyor, Dememiz o ki soyguncular, bir nevi üniformayla yapıyorlar işlerini… Enteresan olan üniformaların rengi… Soyguncular, soygun işini, üzerlerine giydikleri kırmızı tulumlarla gerçekleştiriyorlar. Bu tulumlar da bize, kominizimi hatırlatmakta; işçi sınıfının tek tip forması ve forma renkleriyle. Giydikleri ya da taktıkları sadece bu değil; soyguncular, çalışma sırasında rehinelerle karıştırılmamak ve soygun anında ve sonrasında tanınmamak için ünlü İspanyol Ressam Salvador Dali’nin, “Çığlık” tablosundaki maskeyi taşıyorlar. Hep, öyle yaparlar ya hani! “La Case De Papel” soyguncuların da Gerçeküstü ve Sıradışı bir ressam olarak bilinen Dali’nin maskelerini kullanmaları tıpkı soygunun planı gibi özgür ve farklı bir düşünceyi yansıtmakta denilebilir. Bu arada, elde edilen kalp paralar ise soyguncuların kararı ve yardımıyla basıldığı için kimseye ait olmadığı ve tamamaen “La Case De Papel” Anti-Kahramanlarının “Alınteri” olduğu düşüncesinden hareketle burada “Banka ve Kapitalizm Sistem”ine ima yollu bir gönderme ve eleştiri olarak anlaşılmakta.
Öte yandan, “Kötü Karakterler”e verilen şehir isimleri, kod adları olarak onları kimliksizleştiriyor gibi görünse de aslında, izleyen tarafından eşitliği vurgulamak olarak algılanmata. Bunun gibi farklı şehir isimleri, dünyanın farklı şehirlerindeki aynı düzeyden birileriyle netvörk oluşturma maksadıyla ve aynı “kötü”ye karşı “Sosyal İsyan” düşüncesini hareket geçirmek için filme yerleştirilmiş gibi geliyor insana. Ayrıca bu şehirlerin ortak özelliğini düşünüldüğünde, dikkat çeken bir mesele var: 2. Dünya Savaşı… Neredeyse bunların hepsi, söz konusu savaşta aktif olarak yer alan şehirler. Mesela; Nazi Almanya’sının Başkenti olan Berlin… 2. Dünya Savaşında, aktif olan şehirlerden birincisi olarak bilinmekte… Soyguncular arasında bulunan “Berlin” kod adlı karakterin kendi geçmişine alaylı bir tavır ile yaklaşması tıpkı Avrupalıların, özellikle İspanyolların söz konusu savaş karşısındaki menfi tutumlarını vurgulamak için eklemlenmiş senaryo ya sanki. Tokyo kod adlı kişinin aykırı ve düzen bozan tavırları da aynı şekilde, 2. Dünya Savaşındaki Japonya’ya göndermede bulunuyor denilebilir.
Bu arada 2. Dünya Savaşının çıkışını tekrar hatırlarsak… Malum, savaş 18 Eylül 1931’de Japonya’nın, Mançurya’yı işgali ile başlamıştı Ve bu nedenle Rusya’yı ilgilendiriyordu. O zamanki adıyla Sovyetler Birliğini, bu savaşın içeriğinde yok sayamak mümkün olmamıştı. Hatta İlerleyen zamanda Moskova, savaşın dört baş aktöründen biri haline geldi ve savaşın sonunda masaya oturanlardan oldu. Sovyetlerin karakteristik şehirlerinden ve aynı zamanda idare merkezi olan Moskova, olmadan olmazdı bu film. Senaryo eksik kalırdı. Filmdeki Moskova kod adlı kişinin, baba oluşu; senaryoda yer tutan kazı işlemlerinin tümünü gerçekleştirmesi ve iş arkadaşları tarafından saygıyla karşılanan, temsil ettiği “Baba Figürü” durumu, Sovyetlerin Moskova’sını hatırlatmakta seyredenlere. Ve galiba film, Moskova profili üzerinden Sovyetlerin İşçi Devrimine selam gönderir gibi sanki. Tabii filmde, ABD’ye gönderme yapılmadan olacak değildi ya… Ancak ilk anda insanın kafasına şöyle bir soru takılıyor: “Niçin Amerika, Washington ve New York’la temsil edilmemiş de bu iş için çok da ünlü olmayan Denver kenti seçilmiş. Bu ülkenin temsili adına, Kolorado Eyâletinin Başkenti olan Denver’ın rastgele seçildiğine inanmıyoruz. Çünkü 2. Dünya Savaşında, Amerika’nın son anda ve birdenbire yer alması nasıl sürpriz olduysa Denver’ın filmdeki ekibe, beklenmedik şekilde katılması da aynı şekilde gerçekleşmiş olmalı diye düşünülebilir. Amam aslında, zannedildiği kadar önemsiz değil, Denver… Amerikan İç Savaşı’nda rolü önemli.. Hatta savaşın, en etkin cephelerden birini oluşturarak tarihin seyrini değiştirmişti denilebilir. Aynen; Denver’ın filmdeki kıza yani Moskova’ya âşık olarak soygunun seyrini değiştirmesi gibi… Buna ilaveten,
Savaşın başlangıcında, Sovyetler ile ABD arasındaki ittifakı da göz ardı etmemek
lazım. Belki de buraya gönderme yapmış olmalılar.
Soyguna dahil olan farklı ve ilgi çekici bir diğer karakter ise Rio… O da tıpkı 2. Dünya Savaşında, Brezilya’nın arka planda kalması; savaşa son anda ve ilginç bir şekilde katılması gibi… Rio kod adlı kişinin soygundaki rolü de kısıtlı… Teknolojik sorunlar dışında, olaylarla hiçbir bağlantısı bulunmamakta.
Malum söz konusu savaşanın en sert geçtiği cephelerden biri de Finlandiya olarak kayıtlı tarihte. Finlandiya’nın başkenti Helsinki’yi kod ad olarak almış olan karakter ile Oslo kod adlı karakter ikiz kardeş. Helsinki kod adlı karakter, tıpkı Finlandiya gibi soygun sırasında yaşanan hadiselerin en sert tarafında yer almış olarak görünüyor. Oslo’nun başkent olduğu Norveç ise savaşın ilk aylarında, Almanlar tarafından işgali sırasında uzun bombardıman altında kalmıştı. O zamanlar Oslo kentinde yaşananlar gibi kod adı Oslo olan karakter de filmde, büyük bir yıkıma kurban gitmekte.
Son olarak, Nairobi kod adlı karaktere bakalım. Nairobi, belki de filmin en olumlu ve soğukkanlı karakteri olarak şekillendirilmiş Profesör tarafından… Fakat sonunda, Nairobi’yi zıvanadan çıkarken görüyoruz. Burada “Kenya 2. Dünya Savaşı!na katıldı mı acaba?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Evet! Onlar da bu savaş sırasında İtalyan işgaline uğrayarak savaşa bulaşmışlar.

Gelelim bu soygunun mimarına, kod adı ile Profesör’e… Soygun planı, aslında kendisine değil; babasına ait. Fakat babası, soygun girişimi sırasında vurularak öldürülüyor ve dümeni Profesör ele alıyor. Doğal olarak Profesör’ün 2. Savaş’la herhangi bir bağlantısı yok. O, burada, Fetbaz Organizatörlüğü, Egoist Aklı ve en önemlisi Şeytani Zekayı temsil ediyor. Ki kendisinde var olan ve sözü edilen hususıyetler de yaptığı planın kusursuzluğuyla öne çıkıyor. “Kusursuz” dedik lakin her planda olduğu gibi Prof’un planında da bir bit yeniği bulunmakta. Bu anlamda Bay Prof’un planlarını karıştıran Raquel isimli biri var. Raquel’in soygundan sorumlu bir emniyet görevlisi ile konan kuralın dışına çıkıp tanışıp bilişmesi ve yakın arkadaşlık ilişkisine girmesi. Tam da bu noktada, aklın kusursuz gibi duran ve kendine güvenen halinin, bir gönül ilişkisi ile tepetaklak gittiğini adım adım görüyor seyirci. Bir bakıma “Güvenme aklına ey zalim! Seni de kemiren bir kurt bulunur!” durumu. Yani hiç bir sır, gizli kalmaz ve gerçeklerin deşifre olmak gibi bir huyu vardır.
Dizide, geçmişten beri birbirini tanıyan iki karakter Profesör ile Berlin olarak karşımıza çıkıyor. Anlaşıldığı kadarıyla Berlin, planın oluşturulması sırasında Profesör’e yardımcı olmuş görünüyor. İki kafadar, planlarının kusursuz işleyeceğine dair herhangi bir kuşkuya sahip değiller. Filmin bir yerinde, bir köşeye çekilen ikilini, bu esnada yaptıkları durum değerlendirmesi sırasında, kusursuz zannettiklleri planlarının işleyişini ve sonrasında olacakları konuşurken, kendilerinden emin ve gayet keyifli görünüyorlar. Bu sırada ellerinde şarap kadehleri.. Türkçe’de “Çav Bella” olarak bilinen, “Bella Ciao” şarkısını söyleyecek kadar kendilerinden geçmiş görünüyorlar.
Makalenin burasında söz konusu şarkıya büyüteçle bakmakta fayda var. Çünkü şarkının güftesi, yukarıda anlattılanlarla örtüşmekte. Bilindiği gibi “Bella Ciao” İtalyancada “Elveda Güzelim” anlamına gelmekte. Ama bu sözlerin yazarı bilinmemekte yani anonim diyelim. Melodisi ise eski bir İtalyan halk şarkısı olarak bilinen “Po Valley”in notalarını andırmakta. 2. Dünya Savaşı patlayınca, İtalya’da önce Mussolini’ye karşı; sonradan da Alman işgalcilere karşı mücadele veren İtalyan Anti-Faşist direnişçiler tarafından sözleri değiştirilmiş olarak, marş formatında söylenmeye başlamıştı. Direnişin sembolü haline gelen bu şarkı, kısa sürede Anarşistleri, Komünistleri, Sosyalistleri ve diğer Anti-Faşist grupları bünyesinde toplamış olan İtalyan Partizanlarının resmi marşı haline gelmişti. Tabii bu sırada İspanyol iç Savaşı nın Sembol şarkısı da “Çav Bella” oldu.
İç savaşta yenilen sol kesimin bir takım sembolleri vardı. Bunlar; kırmızı karanfil ve uçlarının ikisi de arkaya atılmış siyah atkı ile yukarıda sözü edilen “Çav Bella” şarkısıydı.
***
Şimdi de gelelim, “La Case De Papel”in analizindeki ikinci katmana… Dizinin yapımcıları, bu dizide açık açık “İspanya İç Savaşı”nı anlatıyor seyircisine. Ama bu kez, söz konusu “İç Savaş”ın eleştirisini, çoğu zaman yapıldığı gibi değil; farklı bir açıdan bakarak yapmışlar. 1936 ile 1939 Tarihleri arasında, İspanyol halkının iki gruba ayrılarak birbirini doğradığı bu İç Savaşın, kısa tarihçesine geçmeden önce bir iki laf edelim filme dair. Senaristler pek çok ülkenin başkenti yahut önemli şehirleriden hareketle o ülkeleri, filmin karakterleri şekline sokmuş ve sözü edilen ülkelerin İç Savaştaki rollerine işaret etmişler; gördüğümüz kadarıyla. Ama bunların arasında bir Londra yok! Neden acaba? Bir Kudüs’de ya da Tel aviv’de yok diyeceğim fakat o sıralarda henüz İsrail kurulmamıştı. O yüzden olsa gerek… Eğer o sırada İsrail olsaydı, ülkenin herhangi bir kentini de “Karakterler Skalası”na dahil ederler miydi; kestirmek mümkün değil. Diyelim ki etselerdi… O durumda film bu kadar yaygınlaşır mıydı? Zannetmiyorum!
Neyse… Yukarıda; Amerika adına filme Denver şehrin dahil olmuş görmüştük. Ve orada; “Acaba neden Newyork ve Washington değil?” diye sormuştum. Tabii ki bu husus, ikinci katman analizde bir başka anlam ifade etmekte. Her ne kadar, yukarıda film yapımcılarının Anti-Faşist bir karakter taşıdığı, hatta Komünist olma ihtimallerini söylemiş olsam da durum, gerçekten böyle miydi? Yoksa film yapımcıları, Komünizme karşı bir anlayışın temsilcisi olarak mı “Motor!” dediler? Filmin arka planında, İspanya iç Savaşı’nın öndeki figürü Faşist General Franco nerede? Bize göre onu, pertavsızla arayıp bulmak lazım. Çünkü böyle bir filmde, Franco yoksa filme dair yaptığımız analizlerin hiçbir anlamı kalmaz. Ancak biz, bu filmin, açık açık anlattığı İç Savaşın, çok önemli bir anlamının olduğunu söylüyoruz. Öyleyse bu filmde Franco var. Ama nerede? Şimdi geçelim, İspanya İç Savaşı’nın kısa tarihçesi ne… Sonra yukarıdaki soruların cevabını ekleyerek faslı tamamlarız; İnşallah.
***
20. Yüzyıl’ın önemli olaylarından birisi İspanyol İçsavaşı olarak tarihe geçti. Ünlü yazar George Orwell’in “homage to catalogna” isimli kitabında anlattığı bu savaşın tarafları
İspanyol Cumhuriyetçileri ile Milliyetçiler olarak bilinen Monarşi taraftarları ve Ordunun önemli bir kısmıydı. Yani Solcular ve sağcılar… Cumhuriyetçileri estekleyen Komünist Sistemin SSCB’siydi. Askerî anlamda değil ama diplomatik olarak Meksika’da bu cephedeydi. Cephenin en önemli unsuru ise “Uluslararası Tugaylar” olarak bilinen ve dünyanın belli başlı devletlerinden gelmiş olan Sosyalist/Komünist karakterli unsurlardı ve aralarında ciddi oranda yazarlar ve sanatçılar vardı. Milliyetçileri destekleyen devletler ise Faşist İtalya, Nazist Almanya ve aynı sistemi benimsemiş olan Portekiz’di.
***
19. Yüzyıl İspanya için çok çalkantılı olmuştu. Ülkenin deniz aşırı toprakları birer birer elinden çıkmıştı; son koloniler Afrika’daki yosul topraklardı. Bu çöküntü, geçimini sömürüye dayamış olan ülkenin, tam bir kriz ortamına savrulmasına neden olmuştu. Kısacası herkes huzursuzdu ülkede. Buna bir çözüm bulmak lazımdı ama nasıl. İşte bu esnada Liberal bir Muhalefet doğmuş ve sıkıntının kaynağı olarak Monarşiyi görmüştü. Yani, “Abdülhamit hal’edilsin de gerisi kolay!” gibi bir durumdu, orada yaşanan da…
Yani ipin ucu bu nedenle… Yani ülkede varlıkları hissedilen Liberallerin, 1812’de, Anayasayı eleştirileriyle koptu denilebilir. Liberal Muhalifler, İspanya Monarşisinin gücünü kısıtlamasını ve liberal bir devletin kurulabilmesini savunuyorlardı. Ancak durum tam tersi oldu; 1812’de, Kral 7. Ferdinand, bırakın Reform yapmayı; anayasayı askıya aldı. Çok geçmeden; 1868’de başlayan halk ayaklanmaları, Bourbon Hanedanı’ndan Kraliçe Isabella’nın tahttan düşürülmesini sağladı. Ama ortalık, durulmadı ve peşi sıra seri ayaklanmalar başladı ülkede. Yönetim Bourbonlardan, Savoylara geçti. Bu da çözüm olmadı. 1873’te Isabella’nın yeniden tahta geçirilmek istendi. Baskılarla Savoylu Kral Amadeo tahttan çekilmek zorunda kaldı. Ama yerine Monarşi getirilmedi; 1. İspanya Cumhuriyeti ilan edildi. Ancak bu çok kısa ömürlü bir Cumhuriyetti. Onun ardından yine Krallık yolu açıldı. Yoksulluğun üst seviyelerde olduğu Katalonya, Cumhuriyetçiliğin merkezi oldu. Ülke, kör topal bir halde yola kouldu. Ve 20. Yy’la yaralı bir halde adım attı.
İspanya, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldı. 1923’te gerçekleşen bir askeri darbeyle tanıştı İspanyollar. Bu nedenle İspanya, bir süre askeri diktatörlükle yönetildi. Ancak Askeri Rejim tutmadı ve bir süre sonra desteğini kaybetti. Bu nedenle 1930’da Diktatör istifa etti. Onun yerine göreve yeni diktatörler atandılar.
Bu arada özellikle büyük şehirlerde monarşiye küçük çapta destek veriliyordu ama ülkenin çoğunluğu, Kral 8. Alfonso’ya, Cumhuriyetin ilan için baskı yapmaktaydı. Kral, baskılara dayanamadı. “Yeniden Cumhuriyet…” demedi fakat 1931’de yerel seçim yapılmasının yolunu açtı. Seçim sonucunda sosyalist ve liberal cumhuriyetçilerin bütün bölge başkentlerini aldıkları görüldü. Ortalık yeniden karıştı. Bunun üzerine, Diktatör istifa etti ve Kral Alfonso, ülkeden kaçmak zorunda kaldı. 2. İspanya Cumhuriyeti bu dönemde ilan edildi ve İç Savaş, doruk noktasına ulaşıncaya kadar varlığını sürdürdü.
***
İki yıl sonra gündeme gelen ve 1933’te yapılan genel seçimlere katılan Anarşistlerin önlenemez hırsı, sağ kesimin seçimi kazanmasıyla sonuçlandı. 1933’le birlikte “iki kara sene” olarak adlandırılan kaos dönemi başladı. Devlet, işlevsiz kaldı. Bunun üzerine, ordunun cuntacıları, bu sefer de Cumhuriyet’e karşı darbe konuşmaya başlamışlardı. Bu nedenle Cumhuriyetçi hükümet, durumu kuşkulu olan generalleri görevden almanın yolunu için, Genelkurmay Başkanı General Franco’yu Kanarya Adaları Askeri Komutanlığına atadı. Ardından ordu da bir temizlik yapıldı. Ama bunun bir yararı olmayacaktı. Zira İç Savaş eşikten atlamak için gün saymaktaydı.
Bu esnada Cumhuriyet rejimi, kendi ayağına sıkmış ve Meclis’teki solcu çoğunluğa dayanarak çıkardığı bir dizi kanunla, Kiliseye karşı bir saldırı başlatmıştı. Bu arada, Kilise okullarının kapatıldığı ve mallarına el konulduğu görüldü. Din adamları açığa alındı; verilen yardımlar kesildi. Böylece Kilise ile Hükümet karşı karşıya geldi. Güya Solcu hükümet, köylüleri yanında tutmak niyetindeydi. Bu nedenle toprak reformuna girişti. Fakat reformu başarmak çok güçtü zira topraklar Aristokratların mülküydü. Bu nedenle yürümedi. Öfkelenen yoksul köylüler, ayaklanarak zenginleri gasp etmeye başladı. İki grup arasında silahlı çatışmalar çıktı. Solcu Hükumet köylülerin silahlı hareketini olağan karşılamaktaydı. Solcuların bu davranışı, Sağcı tepkiyi kaçınılmaz kıldı. İşte, bu nedenle 1933’te yapılan seçimin galibi sağcılar olmuştu. Sağcıların yükselişini, Solcular kabullenmedi ve şiddete başvurma sırası şimdi onlardaydı. 1934’temaden işçileri ayaklandı. Bu ayaklanma, üç bin insanın ölümüyle sonuçlandı. Ülkenin dört bir tarafında yağmacılık olayları başladı. Bu olaylar yaşanırken 1936 yılında yapılan seçimleri, tekrar solcuların kazandığı açıklandı. Kurulan Hükümetin, ilk icraatı hapisteki solcuları çıkarıp sağcıları hapise tıkmak oldu. Vakit tamam olmuştu böylece. Şimdi sırada İç Savaş vardı…
İç savaşın patlak vermesine sebep olan olay, 1936 yazında, solcu siyasetçi Castillo’nun öldürülmesinin intikamı olarak, Maliye Eski Bakanı Sotelo’nun öldürülmesi olarak gösterilmekte. Böylece İspanya İç Savaşı başlamış oldu. Bu savaşta Sağcılar Milliyetçi, Solcular ise Cumhuriyetçi olarak adlandırıldılar.
Hülasa… İspanya İç Savaşı, 1936 ile 1939 tarihleri arasında, İkinci İspanyol Cumhuriyeti’ne sadık “Cumhuriyetçiler” ile General Francisco Franco liderliğinde isyancı bir grup olan “Milliyetçiler” arasında yaşanacaktı. Böylece İspanya, askerî ve politik anlamda ikiye ayrılmış oluyordu. Milliyetçiler ve Cumhuriyetçi hükümet, ülkenin kontrolü için savaşıyorlardı. Sovyetler Birliği ve Meksika, Cumhuriyetçilere yardım için araya girerken, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya Milliyetçilere asker ve cephane yardımında bulunuyordu. Diğer ülkeler (İngiltere ve Fransa gibi) resmî politika olarak araya girmemeye karar kılmışlardı. Ancak Fransa’nın bir miktar cephane gönderdiği de kayıtlı.
1937’de Milliyetçiler İspanya’nın çoğunu ele geçirdiler. Savaşın sonuna doğru Madrid’i ve kuşattılar. 1938 ve 1939’da Katalonya’yı ele geçirince savaş, Milliyetçilerin zaferiyle sonuçlandı. Binlerce solcu İspanyol sürgüne yollandı sona erdi. Bunların çoğu Fransa’daki mülteci kamplarında tamamladı hayatlarını. Kaybeden Cumhuriyetçilerin ortak özelliği, hepsinin kazanan Milliyetçiler tarafından zulme uğraması olarak kayıtlara geçti. İddia o ki… Bu savaş sırasında yaklaşık 600 kişi ölmüş oldu.
Savaştan sonraki süreçte General Fransisco Franco önderliğinde faşist bir diktatörlük kuruldu ve bütün sol partiler Franco rejimi yapısı içinde eridi.
Evet, kısaca böyle yaşandı İspanya İç savaşı. Bir bakıma İspanyollar, Osmanlıdan yüz yıl önce yaşamışlardı “Abdülhamid’in Kaderini” ama idrak etmeleri ancak 2017’de olmuş görünüyor. Nasıl mı? Sözünü ettiğimiz “La Case De Papel dizisi”ni çekerek… Dizi, İç Savaşın arkasındaki, Batılı Aklı deşifre etmeye karar vermiş ve bunu film senaryosu içeriğinde, hikayeleştirerek başarmış görünüyor. Çünkü filmdeki her şey, İç Savaşın bir kısmının sembolü olarak, yerli yerinde konuşlandırılmış. Nasıl mı?
***
Anlaşıldığı üzere… İspanya, adım adım İç Savaşa yaklaşırken, onun yukarıya eklediğimiz hikayesinde “Sahipsiz Bir Ülke” var… O, eski kudretli ülke değil, can çekişen bir ispanya… Tıpkı Osmanlının son demleri gibi… Oysa 16. Asır’da İspanya ve Osmanlı, dünyayı idare eden iki süper güçtü. İkisi aynı anda yaşadılar “Muhteşem Yüzyıl”ı… Hatta savaştılar Preveze’de… Halbu ki savaşmasalar da ittifak yapsalardı tarih bambaşka akardı. Anlayamadılar/tanıyamadılar, o yüzyılda şekillenen ve bu iki gücü tüketmek üzerine planlar kuran “Profesör”ü… Heri ik ülke 16. Muhteşem Yy’ın sonunda gerileye başladı ve meydanı “Profesör’” bıraktılar. Ülkeler, bir bakıma sahipsiz hale geldi. En önemlisi, tüm arazileri ve hazineleri de orta yerde sahipsizdi. Filmdeki “İspanyol Kraliyet Darphanesi” gibi… Ve profesör, kendide inanmadığı bir yöntemle soydu darphaneyi…
Dönelim İspanya’ya… İç savaşın arifesinde ülkede Bourbon Hanedanlığı hakimdi. O kadar hükümsüzdü ki Bourbonlar; aynı zamanda, bir İtalya Hanedanlığı olan Savoy’larda arada bir girip çıkıyordu. Ancak ortam o kadar kaotikti ki gerek Bourbon ve gerekse Savoy Hanedanların dahi hiçbir hükmünün kalmadığı görülüyor. Çünkü Hanedanlık, kendilerine Cumhuriyetçiler denilen Solcular ile Milliyetçiler denilen Sağcılar gerçek anlamıyla Komünistler ve Faşistler elinde oyuncak hale gelmiş durumdaydı.
Aslında burada, Solcu veya Sağcı, Cumhuriyetçi ya da Milliyetçi, Faşist yahut Komünist diye adlandırılan “İspanyol Piyonlar”da tam bir aldatmaca içindeler; tiyatroyu gerçek zannederek oynuyorlar. Tıpkı Türkiye’nin 70’li yıllardaki hali pür melali gibi. Çünkü Cumhuriyetçi Solcuların arkasında duran ve onlara destek olan Sovyetler Birliğini görüyoruz. Milliyetçi Faşistler/Frankistlerin arkasında ise Hitler’in Almanya’sı ile Mussoli’nini İtalya’sı var. Bu iki karşıt güç kozlarını, “Gariban İspanya” üzerinde paylaşımaya çıkmışlar; zaferlerini ve yenilgilerini İberya Toprakları üzerinde hayata geçirmek niyetindeler. Çünkü kendi ülkeleri ve insanları zarar görsün istemiyorlar. Zaten onlar, hep böyle yaparlar; 1. Dünya Savaşı’ndaki mücadelelerini Osmanlı coğrafyası üzerinde yapıp gittikleri gibi… 19. Yüzyıl İspanya’sında da öyle yapmış görünüyorlar.
Malum… Savaşı, kanlı kavganın sonunda Frankist denilen Faşistler kazanmış; Komünistler kaybetmiş. Aslında aybeden ve kazanan ne Faşistler ve ne Komünistler ne de İspanyollar… Kazananlar başkaları…
Kazanan taraf filmde, “Profesör” kimliğiyle kodlanmış olarak görülüyor. Hani yukarıda dedik ya… “Londra, niye yok burada?” diye. Var aslında. Arkada planın yapıcısı olan Profesör’ün saklı adı Londra zaten. Yine yukarıda; “Amerika niye, Denver şehrinin adıyla ifade edilmiş? Washington neden yok?” diye sorduk ya… Olamaz… Çünkü Ameririka’nın resmiyeti, İngiltere’nin bir parçası olarak, Profesör’ün kimliğinde saklı çünkü. Sembolük Denver ise Amerikan sivil hayatını temsil ediyor filmde; mesela Hemingvay’i…
Hani yukarıda, savaşın taraflarını anlatırken, bir “Enternasyonal Tugay”dan söz ettik ya… İşte o “Enternasyonal Tugay” dünyanın değişik ülkelerinden kışkırtılarak İspanya İç Savaşı’na dahil edilmiş, idealist Solcu Komünist Gönüllüler olarak karşımıza çıkmıştı tarihte. Ki bir çoğu da ünlü sanatçılardı. Filmde ise onlar, soyguncu kimliğinde… Hepsi maskeli, birer İspanyol sanatçısı olan Dali maskesi takmışlardı yüzlerine. Bu nedenle aldatmacanın tarafıydılar; Komünist Propogandanın da birer parçası. Tabii ki o soyguncular arasında Amerikalılar da vardı; muhalif Amerikalılar. Filmde onlar Denver adıyla remzedilmişler. Burada şöyle bir soru sormak şart oldu. Savaşa katılan “Sanatçı Maskeli” Enternasyonal Tuğayı gönüllüleri gerçekten soyguncu muydu? Hayır! Onlar, patronları adına oradaydılar. Yani Profesör adına… Bu nedenle onlar sadece para basma ortamında yani savaşta var oldular; herhangi bir kazançları söz konusu değil. Filmde de asıl kazanç Profesörün değil mi? Dedik ya yukarıda, senaryodaki “Moskova, baba gibi davranıyor.” diye. Çünkü Cumhuriyetçi Solcuların ve Enternasyonal Tugayı Gönüllülerinin yanında sadece Rusya var. Üç beş kırık tüfekle destek… Ama o Rusya, eğer İç Savaşı, Cumhuriyetçiler kazanmış olsaydı; İberik’te kendi sistemini kuracak ve sadece Profesör’ün kuyruğunu kıstırıp kaçışını seyretmekle yetinmeyecekti. Onun ünvanını kendisi alacaktı. Tabii ki savaşın parsasını toplamak ve Kraliyet Darphanesine çökmek onun işi olacaktı. Yani ilk düşen, “Baba Moskova” maskesi olacaktı. Ama görüyoruz ki film yapımcıları, bunun hala farkında değiller. Bu gün, Film Yapımcılarının, Türkiye’de çektikleri bir faragmanı izledim. Aktörleri konuşturmuşlar. Fakat onlar da zavallı… Bir film çektiklerini zannediyor ve saç modellerinin taklit edildiğinden söz ediyor ve seviniyorlar. Ne bilsinler, tarihi canlandırdıklarını. Ve ne bilsinler, senaristlerin işlediği tarih konusunda hala yavan olduklarını… Çünkü film, hala “Efendiler”i yüceltme peşinde; Kraliyet Darphanesinde basılan paranın, her ne biçimde basılırsa basılsın “İspanya Halkı”nın serveti olduğunu anlatmakta gevşek davranmakta ve “Efendi Profesör”ün teatral aldatıcılığını, akıl olarak lanse ediyor olsa gerek. Ve şimdi daha da artı merakım: Senaryo’ya dahil olacak olan Türk’ün adı Ankara’mı olacak yoksa İstanbul mu? Yoksa alakasız bir şekilde, mesela Hatay ya da Diyarbakır mı olacak?
Bir başka husus olarak… Yukarıda; “Bu filmin eksiği General Franco’ O, olmadan film olmaz’ Öyleyse filmin neresinde Faşist General?” dedik ya… Tam da ortasında… Şeytani Aklın temsilcisi ve Soygun Operasyonunun planlayıcısı olarak deşifre edilmiş olan Bay Prof’a yardım ediyor. Yani soyguna dahil olmuş, polis müfettişi olarak kayıtlı… Bir başka soru… “Nairobi ne alaka… O niye var burada?” denmişti ya birinci analizde… Çok alakası var. Zira savaşa katılan Eski İspanyol sömürgelerinden birinin başkentiydi Nairobi. Nairobililer ise eki İspanyol köleleri….
***
“La Case De Papel dizisi” Netflix’te iki sezon gösterildi. “2019 yılında üçüncü sezonu başlayacak.” deniyor. Tüm dünyada olduğu gibi bu dizinin, Türkiye’de büyük bir hayran kitlesi bulunmakta. Belki de diziyi dünyada en çok izleyenler arasında Türkler yer almış durumda; belki de birinci sıradalar dersek abartmış olmayız. Sanıyorum bu sebeple dizinin oyuncuları, Türkiye’deki hayranları için özel videolar çekerek internette paylaştılar. Türkiye demişken, bu arada bir haber verelim: Yeni sezonunda İstanbul kod isimli bir karakterin de projeye dahil olacağı söylentiler arasında geçiyor. Bakalım; Bizim İstanbul, dizide nasıl bir şekilde canlandırılacak? Bir tahmin olarak şunu söyleyebilirim: İstanbul’un Berlin ile arasının iyi olması muhtemel. Bununla birlikte, Profesör’le sıkı fıkı olacağını da söyleyebilirim hatta arada bir fısıldaştıklarını da…
Son söz olarak… “La Case De Papel dizisi” çok açık bir şekilde ideoloji içeriyor. Yapımcıların yolculukları iyice belirgin halde verilmiş Hatta onlara komünist de diyebiliriz. Bu anlamda mesajları da sarih… Buna rağmen “La Case De Papel’”cilerin, kendileri gibi düşünmeyen milyonlarca insanın saygısını kazandıkları da aşikâr. O halde soralım: “Peki, bunu nasıl başarıyorlar?” dersiniz. Oyunu kuralına göre oynayarak tabii ki. Yani öyküsü ve kurgusu ile eğlence unsurlarını zekice işliyor. Burada mevzu edilecek husus, bence şu olmalı. Herkes işini yapıyor. Evet de biz n’apıyoruz?
***

ÖMER YILDIRIM /DerinDünya Medya

Benzer Haberler