MISIR AKLI’NIN GÖÇÜ: ROMA ve İBRANİ AKLI

Konumuz kaldığımız yerden devam ediyor…
Ve Mısır’ın siyasi hayatı sonlandı ya da “Kadim Akl” merkezinden göçmeye karar verdi. Böylece Aklını ve Gücünü Roma’ya kaptıran ya da “Derin Varlık”ıyla Roma’ya sızan ve siyasi sona yaklaşan Mısır’ın, ilginç bir hamle yaptığına daha şahit olmaktayız. Mısır, giderayak bir akıl daha, “Yahudi Aklı”nı ürettiğini görüyoruz. Bidayette Hz. Yusuf, bu aklın zirvesi oldu… Onu takiben ortaya çıkan Hz Musa ile birlikte muhalifleşen ve Mısır’ı terk edip yeniden Ortadoğu’ya dönen “İsrailoğlu Aklı”nın, ne yazık ki “Mısır Firavun Aklı”nı temsilen, akıcı yılanı koynunda taşıdığı da bir gerçek; hem de “İki Kardeş” peygamberlere rağmen… O yılanın adı da Musa, Samiryalı Musa! Ve bize göre Hiksoslu…
“Yahudi Aklı”nın Eksodüs sonunda, Sina günlerinde ikiye ayrıldığı malumunuz. Ayrılığın müsebbibi, Samiryalı’nın fitnesi tabii ki… Bu ayrılıktan üç yüz küsür yıl sonra gelen baba oğul peygamberler yani Hz. Davut ve oğlu Süleyman Aleyhisselam’ın yüz yıllık, ruh, kalp, beyin tedavisiyle yeniden, “Nebevi Özellik” kazanan “İsrailoğlu Aklı” ilk sapakta bir ayrılık daha yaşadı. İlk ayrılanlardan, yaklaşık 1400 yıl sonra “Sefarad” adını alacak olan ekolün, Makedonlu, Babilli ve Helenli yılların sıkıntılarını aşarak tekrar Mısır’la irtibata devam ettiği vaki. Bu nedenle Yahudiliğin bu kolunun yani Hz. Musa Peygamberden, dört yüz yıl sonra söz konusu Peygamber ve onun neşet ettiği ülkeyle intisaplarının altını hususiyetle çiziyor olmaları nedeniyle ve sadece haritadaki yerini işaretleme adına kavmin, “Musacılar” diye isimlendirilebilinecek olan bu kolunun, daha sonra çeşitli tarihçiler tarafından, “Yahudiliğin Davut Hanedanlığı” olarak adlandırıldığı da kayıtlı…
Bununla birlikte; ilerleyen yıllarda Aşkenaz adını alacak olan ekolünse hem bir, hem de ikinci ayrılığın tetikleyicisi olduğu biliniyor. Kavmin bu kolu, ayrıldığı diğer kolla aralarındaki farkın adını, kendileriyle asla ünsiyet kurmamış hatta birinci ayrılıkta “Altın Buzağı”yı yapan Samirili Musa ve taraftarları olarak bu ayrıbaşçıları engellemeye çalışmış ve yollarını reddetmiş olan kardeş peygambere intisap etmeleri, doğal olarak Hz. Harun’un suçu değil. Zaten onların, kendilerini “Biz Haruncularız” diye adlandırarak peygamber ayrımı yapması ve Hz. Musa ile birlikte Hz. Davut ve Süleyman Peygamberlere uzak durmaları ikinci ayrılığın sebebi oldu. Ve olay, “Musa-Harun Sina Dönemi”nden beş yüz küsur yıl sonra yani MÖ 920’de gerçekleşti. O esnada Hz. Davut ve Süleyman Peygamberler de vefat etmiş ve devirler de sona ermişti. Husumet, artık “Banal bir Krallık”a dönüşmüş olan ülkeye hükmetmeye talip iki kral adayı olarak, “Rehovam” ve “Yerovam”ı ilgilendiren siyasi kaos döneminde yaşanmıştı.
Bu kral namzetlerinden biri Süleyman Peygamberin veliahtıydı; ikinci namzet ise muhalefeti temsilen atılmıştı siyasi arenaya. Lakin Kavim, bu hususta anlaşamadı ve Büyük İsrailoğulları Ülkesi” ikiye ayrıldı. Böylece ortaya çıkmış oldu, kendilerine “Aaron/Harun Bağlıları yani Haruncular” diyen Samiryanist Antik Kuzey İsrail Krallığı. Güneyli Yahuda Krallığının halkı, kendine hiçbir zaman “Musacılar” demedi zaten; onların Musacılığı, Haruncular adını alan kuzeylilere istinaden tarihçiler tarafından, bir iz ve kolaylık olsun diye kondu.
Alakalı olarak şunu da kaydedelim: Sina’ya çıkıştan, ancak bin dört yüz küsur yıl sonra “Sefarad” kavramı zikredilmeye başlandı. “Aşkenaz” kavramı ise daha uzun bir süre sonra dile düştü: Neredeyse bin dokuz yüz yıl sonra…
Dönelim tekrar geriye. Kral Yerovam’ın Kuzeyli Antik İsrail Krallığı iki yüz yıllık ömrünü tamamladığında, Babil Ekolünün kuzey temsilcisi Asur tarafından silindi. Halkı, Babil illerine dağıldı/dağıtıldı. Tabii ki “İsrailoğlu Aklı”nın paylarına düşen kısmı yanlarında ve sır gibi saklıydı. “Aklın” diğer yarısını sır etmiş olan Güneyli Musa Ekolü, Filistin’de iki yüz elli yıl daha yaşadı; kendi hükümranlığında. Fakat onların da sonu geldi, bizzat Babil’in kendisi tarafından silindi.
Kuzeye dağılan “Haruncu Aklı”nın taşıdığı sırla beraber, kendilerinin de sır olduğunu yazmakta tarihçiler. Bu durumdan kuşkulanıp onların, Babil’i ele geçirdiği söylenemez belki ama “Kadim Ekol”ün içine sızdıklarına dair bir tahmine, şahit tutuyor tarihler bizi.
Tarihçilerin, bu kola daha sonra “Yahudiliğin Yosef/Yusuf Hanedanlığı” adını verdiği, Asur İllerinde darmadağın olarak, neredeyse tarihten silinen Kuzeyli İbranilerinin, daha sonra iki ayrı güzergâhta hareket ettikleri ortaya çıktı. Bunlardan bir yöneliş, Kafkasya üzerinden “Pontus Stepleri” yönünde gerçekleşti. Kavmin kalan kısmı da doğuya yöneldi…
Doğuya yönelenlerin artıklarına bugün, “Doğu Yahudileri” anlamında “Mizrahiler” dendiğini biliyorsunuz. Aslında konumuz, onlar değil… Bugünkü İran ve Pakistan arazilerini boydan boya geçerek Hindistan’a gidenlerle ilgileniyoruz… “Hotor Dini” de diyebileceğimiz “Sığır Kültü”nü gittikleri yere taşıyan ve orada kutsallaştıranların, bu “Boynuzlu Göçmenler” olduğunu söylemek imkân dâhilinde… Yani günümüz Hindistan’ında, şehirlerin kalabalık sokaklarında yan gelip yatan “Kutsal İnekler Kültürü”nün başlangıç noktası, mevzubahis “Yahudilerin Doğu Göçü”yle bağlantılı olduğuna dair iddialar ve veriler bulunmakta.
Bu aralığa, sözü edilen göçle ilgili olarak şunu da eklemek lazım: Acaba göçenler Yahudi miydi, yoksa Hiksoslu mu? Doğrusu, her ikisi de… Ancak göçü, bir kısım Hiksosların, kendileriyle birlikte hareket eden bir kısım Yahudilerle birlikte, anavatana dönüş şeklinde okuyabiliriz.
Madem yeri geldi! Hiksos mevzuunu, biraz daha geliştirelim. Aslında Hiksosların anavatanı, Himalaya Dağlarının güney eteği yani İndüstan değil; aynı dağ silsilesinin, kuzey etekleri yani “Merkezi Asya”ya daha doğrusu “Gobi”ye doğru uzanan, çölleşmeye yüz tutmuş bozkırlar olduğu hususunda kayıtlar var. Kanaatimizce, bidayetteki “Büyük Hiksos Göçü”nün sebebi, “Gobi Bozkırları”nın, “Gobi Çölü”ne dönüşmeye başlamasıyla ilintili olmalı. Çünkü “Yeni Gobi” doğası, atları ve koyun sürülerini beslemeye elverişli olmaktan çıkmış olmalı doğal olarak… Fakat göç yolu üstündeki İndüstan’ın da, bilhassa koyunlar için elverişli olduğunu söyleyemeyiz. Bu nedenle Hiksosyan Çobanlara, İndüstan molasından kısa bir süre sonra, yeniden yol görünmüş olmalı. Tabii ki batı istikametinde…
MÖ 2000’li yıllara doğru yani ana vatanlarından çıktıktan sonra Hiksosların, Himalayaların derin vadilerinden geçerek güneye indikleri, İndüstan üzerindeki molaları esnasında, damarlarında akan özel kanlarına yeni damlalar katarak, batıya yöneldikleri konusundaki kanaatimiz, üst paragraftan önce de değinmiştik. Hatta bu “göçerler”in ilk duraklarının İran, Anadolu ve Suriye bağlamında koyun sürülerine uygun bölgeler olduğunu tahmin de güç değil hatta bu konu tarihler açısından da malum.
“Çoban Halkı”nın, Suriye’den hareketle daha sonra Sina’ya ve zamanla Mısır Kıtasına ulaştıklarından da bahsediliyor. Ancak artık onlar “Çoban Göçebeler” değil, “Çoban Krallar…”
Suriye’den itibaren önlerindeki sürülerinin, artık koyun değil, sığır sürüsü olduğu hususunda bir kayıt yok lakin tahmin var. Zira koyunlar, kalın kürkleri nedeniyle serin bölgelerin hayvanları…
Bu yüzden, sıcak çölde yaşamaları mümkün değil. Eğer tahmin ettiğimiz gibi koyun sürüleri değişmiş ve sığır sürüleri haline gelmişse bir tarihi gerçek olarak, onların çobanlarının da artık atlı çobanlar olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında anavatanlarından beri Hiksosların altında at vardı; hem de koşumları, ileri teknoloji derecesinde… Buna ek olarak şunu da söyleyebiliriz; tarihler de “Mısır’a atı getiren kavim Hiksoslardı.” Kaydını düşmekte zaten…
Sina ve Yukarı Mısır çizgisinde oluşmaya başlayan Hiksos Hanedanlıklarının, atları ve atlı savaşçıları, üstün performansları sebebiyle bölgede kurdukları devletlerin ve hanedanlıkların temelini atmakta çok işine yaramış olmalı. Tıpkı Orta Asya Bozkırlarında olduğu gibi…
***
Devam edecek…

AHMET YOZGAT / DERİNDÜNYA MEDYA

Benzer Haberler