KÂBE’NİN RUHU

S. Karamağralı
S. Karamağralı

Latest posts by S. Karamağralı (see all)

Hacc’la alakalı olarak Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Kim, gücü yettiği hâlde, Kâbe’yi ziyaret edip, Hacc’ını yapmazsa ister Yahudi, ister Hıristiyan olarak ölsün…” Mealen… Bu hadisi okuduğumda sarsılmış ve bir an evvel Kutsal Mekân’a gitmek isteğiyle içimin yağının eridiğini hissetmiştim. Kısmet oldu Elhamdülillah!
Kâbe’yle ilgili bilgiler malûm! Ancak bir kez daha ve kısaca kayıt düşmekte bir mahsur yoktur zannımızca: Kutsal Ev’in asıl adı Beytullah, Kâbe değil. Kâbe, yapının geometrik yapısına istinaden takılmış bir unvan olsa gerek. Kare prizma anlamına gelen mekâna biz,Kâbe demeye alışmışız. Dünya Müslümanları Beytullah/Allah’ın evi, Araplar da Haram diyorlar.
İnanışa göre Kâbe, insanlıktan evvelinde de yerindeydi. Kutlu Ev’in ilk hâline,Kâbe’yi Muazzama deniliyor ve Yaratan’ın emriyle meleklerin inşa ettiği söyleniyor; bunula birlikte “Hayır! Yeryüzündeki ilk yapı olan Kâbe’yi Muazzama’yı Hz. Âdem inşa etti!” diyenler de var. Bu inşaata meleklerin yardımcı olduğu söyleniyor. Her neyse! İlk Kâbe’nin, MÖ on iki bin yılında yaşanan Nuh Tufanı’yla birlikte göğe çekildiğine inanılıyor.
Tufan’dan uzunca bir zaman sonra tahminen, 8500 yıl sonra Kutsal Ev’in ikinci hâli süslüyordu yeryüzünü. M.Ö. 3500 yıllarında Hz. İbrahim ve oğlu İsmail inşa ettilerKâbe-i Mükerreme’yi. İnşaatı bitiren Halilullah, Rahman’ın emriyle yandaki Ebu Kubeys tepesine çıkıp insanlığı Hacc yapmaya çağırdı. O gün, bugündür insanlar, atla deveyle ve yürüyerek, yılın belirli günlerinde oraya akın ediyorlar; günümüzde ise motorlu vasıta ve uçaklarla beş milyona yakın insan; “Hacı” olmak için mekâna koşuyor.
Hacı olma süreci Kurban Bayramı –ki ay takviminin Hicri versiyonunca Zilhicce ayının 10. gününde itibaren dört gün olarak biliniyor- arefesinde ve Mekke’ye yaklaşık yirmi kilometre mesafede bulunan Arafat sahrasında başlıyor. Arafat, inanca göre dünyaya ve birbirinden ayrı noktalara indirilen Hz. Adem ve eşi Hz. Havva’nın kırk yıl süren tövbe ve arayış serüveninden sonra buluştukları yer olarak biliniyor.
Hacı adayları bayramdan bir gün önce ve “kefen”iremz eden dikişsiz bir aba sayılan ve ehram denilen özel kıyafetlerle gidiyorlar Arafat meydanına. Söz konusu ehram kıyafeti, erkeklere mahsus bir giysi; kadınlar ise günlük kıyafetlerini kullanmaya devam ediyorlarHacc süresince. İnanışa göre Arafat Meydanı, insanlığın Kıyamet sonrası dirilişinde toplanacakları “Mahşer Alanı”nı sembolize ediyor. Hacılar, gün boyu durdukları “Arafat Mahşeri”nde, önlerinde kılavuzları olduğu hâlde toplu dua yapıyorlar; bu özel duanın eylemi Vakfeye Durmak ve adı Vakfe Duası olarak biliniyor ve söz konusu dua, asla geri çevrilmeyecek dualar sıralamasında ilk sırada bulunuyor.
Arefe akşamı, gün batımıyla birlikte sona eren Arafat’ta bulunma şartı ortadan kalkıyor. Ardından hacılar, mahşer alanından ayrılıyor ve ucu Kâbe’de yani Cennet’te sonlanacak bir gece yolculuğuna çıkıyorlar. Bu yol üzerinde Şeytan taşlama ve kurban kesme durakları bulunuyor. Uzmanlar, Şeytan taşlamanın insanın nefsini kendinden uzaklaştırması, kurbanı da benliğini öldürmesi olarak açıklıyorlar. Kâbe’deki “HaccTavafı”yla birlikte ibadet tamamlanıyor ve Rahman’ın misafirleri Hacı oluyorlar.
***
Hâli vakti yerinde olanlara ömründe bir kez farz olan Hacc ve Kâbe ziyareti neden bu kadar önemli? Soru bu…
Kendi tarifiyle “Gazabını aşan sonsuz bir rahmetin sahibi” olan Yüce Yaratıcı, kullarını “Bir ananın, evlatlarına olan aşkı”ndan daha çok seviyor ve kendisine inananları, mutlaka bağışlamayı murat ediyor. Aklın hayalin alamayacağı nimetleri barındıran Cennet’i kulları için hazırladığını buyuruyor ve ebedi konuklarını ağırlayacağı günü bekliyor.
Yüce Rahim, Cennet misafirlerinin affına vesile olacak birkaç ibadet belirlemiş durumda. Bunların en önemlilerinden biri hatta belki de birincisi namaz… Rahman, namaz için “Dinin direği” tarifini veriyor. Ve namaz, Ahiret’tesual edilecek ibadetlerin başında geliyor. Rabb, kullarını, bir nevi —–hem de dört başı mamur- dua olarak kabul edilen namaz üzerinden affetmek istiyor: Bu anlamda gün içinde, beş kez affedilme fırsatı veriyor. Bu beş vaktin dışında işrak, duha, evvabin ve teheccüt adı altında geniş vakit aralıklarını nafile namazlarla süslüyor ve önemine parmak basarak; “Bana, nafile namazlarla yaklaşabilirsiniz!” buyuruyor.
Namazın güçlendirilmesi ve cazibesinin artırılması için cemaat bir etken. Rahman, cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan, en az 27 kez daha sevaplı hâle getiriyor.
Müslüman’ın bir günü içerisinde, namaza verilen bunca önem, Rahman’ın kullarını af yollarını namaz üzerinde düğümlüyor ve bereketlendirdikçe bereketlendirdiği görülüyor. Ancak; “Nankörlük”te üstüne çıkılmayan insanoğlunun af kapılarına rağbet etmeyeceği, bunca fırsata rağmen, başına buyruk yaşayacağı da Gafur’un bildikleri arasında. Ancak, O; Ne hâlin varsa gör!” demiyor. Muradı; nankörlüğü sebebiyle günlük namazları, birer birer atlayan insanı, orta yere salıvermek değil. Zira o kadar çok seviyor ki “Bu Nankör Kulu” mutlaka affetmek istiyor. Yine namaz üzerinden: Madem günlük namazları kılmıyor insan, onun için bir kapı daha aralanıyor: Cuma günü kılınan Cuma öğleni… İnsan bu! Cumayı da sallamayabiliyor. Yüce Gaffar, yine başıboş bırakmıyor insanı ve bu kez,“Af Kapısı”nıyılda bir açıyor. Bu kez, kurtuluş reçetesinin oruç üzerinden olduğunu görülüyor lakin namazla tahkim edilmiş bir oruç var hedefte. Bunun için Teravih namazları, günahkârları af ortamına çekiyor. İnsan bu! Teravih de üzerinde durulmayan bir ibadet olarak gelip geçebilir “Vurdumduymaz İnsanoğlu”nun yaşamında. Lakin fırsatlar tükenecek gibi değil: Sırada Ramazan’ın en özel gecesi Kadir var. Tabi, gece namazıyla birlikte yani namazla süslenmiş bir Kadir… Fakat insanoğlu uykusuz yapamıyor ve üç beş dakika kestirmek için uzandığı yatağında, bütün bir geceyi kıpırtısız geçirmesiyle malûl! Uyandığında, Kadir Gecesi bitmiş olabiliyor. Olsun! Ramazan’ı ve Kadir’i her yıl tekrarlıyor. Ama insanoğlu da alışkanlık hâline getirmiş Ramazanda seferi sayılmayı ve Kadir Gecesi kestirmeyi. Farketmez, Hazreti Rahman murad etmiş bir kere kulunu affedip Cennet’e koymayı.
Ve son bir fırsat ona; “Ey insanoğlu, hayatında bir kez olsun Hacc yap ve anadan doğduğun gibi sıyrıl günahlarından ve Rahim olan Allah’ın affedip Cennet’ine koyduğu kullarından ol! Nedir seni, Rahman’la inatlaştıran şey? OAzze ve Celle, seni her ne pahasına olursa olsun affetmeyi istiyor zira annenden daha çok seviyor seni. Daha ne istiyorsun be âdem!? İşte, son bir fırsat sana! Hacc ve Kâbe’de namaz…
***
Dini literatür, Kâbe’yle ilgili olarak iki farklı durumdan söz ediyor. Bunlardan biri, bizzat yapıya bakmanın namaz gibi bir ibadet olduğu… Ki bu ayrıcalık, hiçbir mabet için söz konusu değil. İkincisi ise… Eski ümmetlerin, sadece yaptıklarından değil; düşüncelerinden de sorumlu olduklarını söylüyor kaynaklar. Birtek, bizim ümmetimizin üzerinden, düşünce sorumluluğu kaldırılmış durumda. Bizler, yalnızca yaptıklarımızdan sorumluyuz; düşündüklerimizden değil. Velakin bu “Kıyağın” bir istisnası var, Harem alanı, bilinen adıyla Kâbe ve çevresi müstesna. Yani bu bölgede, son zaman ümmeti de tıpkı eski peygamberlerin çevresi gibi düşündüklerinden de sorumlu tutuluyor. Bunun nedeni; bölgeye giren herkesin, tıpkı namazda olduğu gibi lahuti âlemlerle temas modu sağlanıyor olması. Hatta dümdüz söyleyelim alana giren ve abdestli olan her âdem, namaz kılmaya başlıyor demekte bir yalan yok yani ilahi kayıtlar onu, Harem alanı içerisinde namazda gösteriyor da denilebilir. Kutsal mekânda, kişinin ama cemaatle ama tek başına kıldığı asıl namazın tarifi ise bambaşka bir ibadet: Tam anlamıyla namaz içinde namaz… Tabiri caiz değil ama söylense yeridir süper namaz, ultra namaz, kabul olmaması ve buna bağlı olarak kılanın affedilmemesi gayrı kabil bir namazdır sözünü ettiğimiz. Ta bu kadar!
***
Teolojik kaynaklar, namazın en önemli rüknünün, “Secde” olduğunu yazıyor. Zira “Secde anı kulun, Yüce Allah’a en yakın olduğu yer ve zaman.” olarak tescilli. Öyle ise bu durumu tarif için şöyle yazmak mümkün; Kâbe ve etrafında yani Harem bölgesinde sadece zemin değil, her nokta secde alanı sayılmakta yani hacının alnına temas eden hava da toprak gibi ve alnın sahibi otururken, yatarken, ayaktayken, gezerken, yürürken hatta belki uykusunda bile secde durumunda. Ulu Yaratan’a en yakın noktada, doğrudan temas hâlinde ve yüz yüze… Üstelik azbuz da sayılmaz, Arefe günüyle Bayram’ın toplamı olarak beş gün… Bu kadar da değil,Kutsal Bölge”de bulunduğu, ortalama 21 gün… Malûm, 21 günde insanoğlunun hücreleri sil baştan yenileniyor. Bundan sonrasını varsın mükellef düşünsün anlatılmak istenenin…
Bitmedi: İnsanoğlunu, kesin kes af ve kurtuluşa götüren yukarıda yazdıklarımızla sınırlı değil; bir başka izahı var ki Kâbe ve Hacı ilişkisinin; gerçek anlamıyla dostlar başına! Burada namazları şöyle kategorize etmek mümkün, mabet açısından: Kişinin kendi evinde kıldığı namaz, ziyareti mübah olan Aksa, Nebevi ve Kâbe’de kıldığı namaz… Bir başka sıra olarak,Kâbe namazını ayıralım… Namazın bir başka kategorizasyonunu daşu şekilde yapmak mümkün: Tek başına namaz, cemaatle namaz… Cemaatle namazı da şöyle sıralamakta bir mahsur yok: iki-üç kişiyle tutulan saf, mahalle camiinde otuz kırk kişiyle “Allahuekber!” deme ve selatin camilerde birkaç yüz kişiyle bir olup imamın ardında el bağlama… Cemaatle namazın, bundan sonrası Kâbe’de kılınan namaz ve oradaki cemaat adedi, hiçbir alan ve makamla kıyaslanacak kadar değil milyonlara varıp dayanıyor; öylesine devasa bir cemaatten söz ediyoruz Kâbe cemaati derken… Üstelik, bu özel cemaat öylesine çeşitli ki… Kişinin bir yanında Afrikalı bir zenci, diğer yanında Çinli bir Hui, arkasında ise Amerikalı MalkomX’in yolundan giden bir Afroamerikan, önünde de bir Eskimo olabilmekte.
Lakin yukarıdan beri, Kâbe ve namazla ilgili olarak yazdıklarımız asıl yazmak istediğim husus değil. Öz mesele, Hacc esnasında kılınan namazın bu dünyaya ve salt bu dünyalılara ait olmaması… Bu satırda sözünü ettiğimiz namaz çeşidinin adına “Kainat Namazı” demek mümkün. Hatta “Evrenler arası Namaz” da denilebilir.
Bu paragrafta soru şu: Eğer uzayın bir yerlerinde dünya şartlarında seyyareler varsa ve orada insan benzeri, bilinçli varlıklar yaşıyorsa, mutlaka onların arasında Allah’a inananlar da olması gerek ve o “Uzay Müminleri” de Müslümanlar misali Hacc yapıyorlardır. O hâlde onların Kâbe’si nerede? Yani uzaylı Müminler, hangi Kâbe’de hacı oluyorlar? Tabii ki kendi gezegenlerinin Kâbe’sinde mi diyeceğiz bu sorunun cevabı olarak ve kendi Kurban Bayramı günlerinde mi? Hayır! Kâbe tek, Kurban günü de evrenin her noktasında Zilhicce’nin 10’u olsa gerek. Şöyle ki yazımızın başında Kâbe’nin ilk şekli olan Kâbe-i Muazzama’nın göğe çekildiğini söylemiştik. Aslında buna, Kutsal Yapı’nın görünen hacmince, yukarıda bir yere/adrese transfer edildi demek mümkün değil. Zira ilk Kâbe’nin, yukarı kaldırılma esnasında, nurdan bir sütun gibi geçtiği her noktayı Kâbeleştirdiğini söylemek mümkün. Yani şu anda Mekke’de bulunan Kâbe-i Mükerreme, bidayette evreni bir baştan bir başa kat ederek göğe çekilen “Kâbe’nin NurdanHüsbanı”nın dünyanın Mekke noktasındaki kristalleşmiş şubesi. Benzer hatta aynı “Kâbe şubeleri”nden ve hüsbanik iz üstünde, eğer uzayda benzer dünyalar varsa oralarda da kristalleşmiş olması gerek. Yani Kâbe, Mekke’deki haliyle 13 metre yükseklik, ortalama 11 metre genişliğe ulaşan dört duvar ve 145 metrekarelik alana oturan sınırlı bir mekân değil diyoruz; bir bakıma evren köresinin çapı durumunda bir hüsban. Söz konusu nurdan çap üzerinde (belki) sayısız yerde somutlaşmış 13 metre yükseklik, 11 metre genişliğe ve 145 metrekarelik oturum sahasına sahip Kâbeler olsa gerek.
Zaten Hanefi Mezhebi imamları daKâbe’nin görünen alanıyla, sınırlı olmadığı, küturunca göğe doğru yükselen bir soyut Kâbe olduğuna inanmakta Şafilerin aksine.
***
Buradan hareketle… Fakir’in şöyle bir fantezisi bulunuyor: Günümüzde çoğalan dünya nüfusu, artan Müslümanlar ve yoğun Hacctalebi nedeniyle Harem dairesi, talebe cevap vermemekte. Bölgenin idaresini (şimdilik) elinde tutan Suudi Krallığı, bir türlü sonlanmayan genişletme çalışmalarına rağmen Kâbe’yi ihtiyaç noktasına ulaştırmakta zorlanıyor. Bu durumda, Kutsal Yapının mimar ve mühendisleri, yapıyı enine genişletmenin dikine genişletmeye dönüşmesi gerektiğine inanmış olacaklar ki yukarıya doğru yükselen tavaf çemberleri inşa etmeye başladılar. Her ne kadar turistik ve kazanca yönelik bir uygulama gibi görülse de “Zemzem Tavırs” benzeri otelleşmeyi de bu minvalde değerlendirmek gerek son kertede. Umumun aksine, bu satırların yazarı dikine genişletmeyi Kâbe’nin kutsiyetine yapılmış bir nevi saygısızlık olarak değerlendirmiyor; aksine, olumlu buluyorum. Zira anlatageldiğimiz gibi Kâbe, gördüğümüz 13 metrelik kara taşlı yükseklikten ibaret değil; bir ruh!Bir aksı andıran buhüsbanik ruhun, organik insan gözüne yansıyan somut noktasına Kâbe deniliyor; kanaatimizce denmemeli. Yukarıdaki izahı tekrarlayalım; bildiğimiz “Kara Donlu Yapı” mevzubahis aks üzerinde bir nokta, insanlar görebilsin ve adreslendirsinler diye. Dolayısıyla Kâbe’nin kutsiyetini de 1885 metreküple sınırlı tutmanın doğru bir ihata olmadığı kanaatindeyiz.
Gelelim fakirin fantezisine: Gelecekte bir zamanda insanlar, uçan özel araçlarıyla bölgeye gidip atmosferin çeşitli yüksekliklerinde “Nurdan Kâbe direği” etrafında tavaf yapacaklardır; Allahualem!” Hatta “Kirlenmiş dünya ve atmosferi” dışında yani ilk uzay alanında tavaf yapmak Hacc’ın kutsallığını daha da artırabilir ve mebruriyetine katkısı olur diye düşünüyoruz. Bu arada, Apollo’nun aya indirdiği Astronot Armstrong’un, uzayda ezanı duyması ne anlama geliyor? Bir düşünün bakalım!
Son birkaç paragraf içinde bir “Hüsban”dan söz edildi. Nedir Hüsban? Değirmen taşlarının etrafında döndüğü tahta kazık ya da metal eksen olarak geçiyor hüsban sözlüklerde. Bazı yörelerde menteşe çivilerine de hüsban dendiğinden haberdarız. Bu anlamda Kâbe ve onun nurdan izdüşümünü en iyi anlatan kavram hüsbandı bizce ve bu sözcük, bilinçli olarak kullanıldı. Zira bir ucundan bir ucuna yani çapının 150 milyon ışık yılı olduğu söylenen, akıl almaz büyüklükteki devasa bir balona benzeyen kainatın genişlerken, kendi etrafında döndüğü de söylenmekte. İşte, bu dönüşün hüsbanıKâbe aksıdır zannımızca. Hatta tıpkı insan gibi “Malik-el Mülk’ün Kulları” sayılabilecek gezegenler, yıldızlar ve onların uzay köyleri diyebileceğimiz galaksiler, nasıl ibadet ediyor dersiniz? Tabii ki dönerek… Yani döngü, evren ve içindeki bilinçsiz olarak nitelediğimiz, zerreden kürreye her şeyin “Şükür Namazı” yani ibadeti olsa gerek. İşte, mevzubahis bu ibadet, tıpkı Hacc tavafı gibi “Nurdan KâbeHüsbanı” çevresinde dönerek ifa ve eda edilmekte…
Evrendeki her birimin kendi etrafında dönmesini cemaatsiz, tek başına namaza benzetebiliriz. Ancak herşeyin bağlı olduğu bir sistemin varlığından da haberdar insanlık. Bilimin haberli olduğu bu sistemlerin kendi içlerinde de bir başka aks etrafında toplu dönüş yaptıklarını da gözlemlemekte insanoğlu. Yani sistemler, cemaat olup ibadete durmuş gibiler. Bitmedi. Sistemlerin de kendi aralarındaki uyumlu dönüşleri var. Bu devinim, galaksilerin özel bir hüsbanın çevresinde dolanımı olup insanların “Cuma Cemaati “ şeklinde Cuma Namazı’nı kılmalarını anımsatmakta. Tabi, bir de Hacc ibadeti var insan için… İşte, “KainatınHaccı”da yukarıda sözünü ettiğimiz,topyekün dönüş olsa gerek.
İbadetini namazla zirveye ulaştıran insan için bu ulvi ve bir dizi bilgi ve hareket gerektiren devinim “bilinçli” olmasının ifadesi. Ancak insana, Haccesnasında bilinçsiz unsurlarla bir olup tüm mevcudatın, kendine has ibadetine katılma fırsatı da verilmiş: İşte onun adı şavt ve tavaf… Hem de kutsal hüsbanın birinci halkasında, “Kristal Kâbe’nin duvarına dokuna dokuna. Böylece insan, insanlığından soyunup kendini, evrendeki herhangi bir miskal gibi zerrelerin (atomların) ve kürrelerin ulaştığı ilahi sarhoşluğun ortasına savrulan bir ibadet seline bırakıyor tavaf esnasında. İşte, budur kainat namazı ya da evrenin ibadeti… Bu noktada Alevilerin semahını ve Mevlevilerin semasını, bir kez daha düşünmek lâzım. Onu da size bırakıyoruz.
Birkaç soru bu noktada… Acaba Hacc sırasında yapılan tavaf dönüşünde, döngüyü gerçekleştirenler içerisinde tek bilinçli varlık insan mı? Kâbe’nin doğu duvarında,Iraki köşenin yanına “Makam-ı Cebrail” deniliyor. Neden Cebrail Makamı? Yoksa melaikenin önderi olarak Elçi Melek, Hacc sırasında orada mı bulunuyor yani ibadet ediyor yani namaz kılıyor? Ya cinler Şahı… Evet, dini otorite ve kaynaklar meleklerin ve Müslüman/Mümin cinlerin de Hacc yaptığını söylüyor. Anlaşılan o ki “Evren İbadeti”ne duran tek bilinçli mahlukat insan değil; Melaike ve inançlı cinler de var safta. Daha başka kimlerin olduğunu ise ancak Allah bilir!
***
İşte Hacı, böyle bir anaforun ortasında yapıyor Hacc’ını hem de tüm evrenle cemaat hâlinde…
Bitmedi… Buraya kadar sadece Hacc’ın “Evren Hâli”ni irdeledik kalemimizin döndüğünce. Oysa sözünü ettiğimiz akıl almaz kainat küresini, etrafında döndüren “KâbeHüsbanı” bizim “Evren Balonumuz”la sınırlı değil; bir kesret ifadesi olarak, teolojik kaynaklarca söz edilen “On Dokuz Bin Âlem”in her biri, tıpkı bizim kainatımız gibi…. Bilimin “Paralel Evrenler” dediği sayısız “layer”in hepsini delip Cennet’e ulaşan bir “Nur Hüsbanı”ndan söz ediyoruz. Benzemez fakat yine de örnek olsun diye söyleyelim: Bir mil ya da örgü şişi düşünün! Bu mili, metal bir aks gibi kullanarak, üst üste dizilmiş boncuklar ekleyin düşüncenize ve döndürün boncukları… İşte, asla benzemez bir örnek olarak böyle bir şeyden bahsediyoruz şu anda; “On dokuz bin alemin ibadeti…” derken. Ve dünyalı hacı ağabey, bu Paralel Evrenler ibadetinin merkezinde tavafa duruyor. Bunun adı nedir? Namaz mı, Hacc mı, Şavt mı, Tavaf mı? Ne? Allah biliyor. Peki, aslı bilinmez bu ibadetin karşılığı, ödülü hususunda bir bilgimiz var mı? Yok! Onu da ancak Allah bilir. Yalnızca şunu söyleyebiliriz ki: “Ey Hacı! Müjdeler olsun sana! Sen, İlahî bir program dairesinde, son derece ahenkli ve uyumlu çalışan lahuti bir sistemin, Tanrısal cihazın, Allah’ın kutsal aletinin uyumlu bir aparatı oldun. Artık dünyevi saatin kırık çarkları arasına sıkışmış, zamanın ve mekânın düzenini bozan bir paslı ve yamuk çivi değilsin. Gözün aydın olsun!”
Son sözümüz, ilk sözümüze benzesin! “Her kim ki gücü yeter de ömründe bir kez Hacc’a gitmezse ister Hıristiyan, isterse Yahudi olarak ölsün!”
Allahualem…

SEYDAHMET KARAMĞRALI / DERİNDUNYA MEDYA

Benzer Haberler