KIYAMET ÇAĞI’NIN MİLADI 1453 (3)

Devam edelim konumuza, kaldığımız yerden… Türkiye’nin 2000’den sonra “Yüzyıllık Uyku”sundan uyanması ve “bir karış bacağıyla” kendisine kafa tutması elbette canını sıkan işlerden biridir Kraliçe’nin. Windsorlu Rahibe’nin, bu anlamsız ve zamansız başkaldırıyı durdurmak için çok çabaladığını biliyoruz. Fakat bu hususta başarılı olamadığını da… “Neyse ki ‘Deve Kini’ne sahip olan Kraliçe’nin intikam hışmından, Türkiye kurtuldu!” diyesimiz var. Fakat durum, böyle değil; ondan daha güzel bir son bekliyor Türkiye’yi.
Stuart Hanedanlığının, hem Britanya’da ve hem de Amerika’daki sehemlerini gasp etme sürecini daha fazla uzatamayacağını anlayan Kraliçe’nin, tarihi rakipleriyle anlaşmak zorunda kaldığını anlatıyoruz yukarıdan beri. Öyle sanmaktayız ki anlaşma tamam! Şimdi, sırada “Hanedanların Devirteslimi” var. Bu anlamda, Kraliçe’nin yeni planı, Windsor’un Amerika’daki rolünü koruyarak, Stuartlara ait kısmı, Trump aracılığıyla Bavyeralı Wittel Hanedanlığına devretmek; Britanya’daki sehemini de bizzat Stuartların bir koluna devretmek şeklinde hayata geçmek üzere işlemekte… Konuyu bir kat daha açıklayalım. İlk soru şöyle olsun! Son ABD Başkanı Trump, ne kadar soylu yani kanı mavi mi, kırmızı mı? Muhtemelen mavi ya da yarı mavi olmalı! O halde, Wittelgilllerden diyebilir miyiz Trump için? Galiba!

***
Diyoruz ya arada bir; “Kraliçe, şimdilerde, kendisi için yeni bir yuva arıyor.” diye… Malum; bu yuvanın, ilk adresini de verdik daha önce; Kıbrıs… Tabii ki Birleşik Kıbrıs… Eğer, bu öngörü doğruysa; “2025’ten sonra Windsorları, Kıbrıs’ta ve devamla Kıbrıs idaresinde yönetici olarak göreceğiz!” diye çıtlatmıştık daha önceki makalelerimizin birkaçında. Winsor Sülalesi adına Kraliçe’nin, İngiltere’yi “Yeni Britanya”ya evirip artık Stuartlı sayılacak olan oğul ya da torununa devrettikten sonra Kıbrıs’a geliş amacı, bükemediği bileğin sahibi olan Türkiye’nin elini öper gibi yaparak onun, derinliklerine sızmak olduğunu da söylediğimizi biliyorsunuz. Lakin Kraliçe’nin “A Planı”na eklemlenmiş gibi görünen ancak kendi “B Planı”nı da saklı cebinde tuttuğuna inandığımız “Derin Türk Aklı”nın “A Planı Uykusu”na müsaade etmeyeceği kanaatimizi de söyleyelim. Fakat biliyoruz ki bizim söylememizin Hükmü Harbiyesi bir anlam ifade etmez. Çünkü Kraliçe, kafasındaki plana inanmış bir kere; bu nedenle A Planı’nın gereklerini de yapmaktan geri durmuyor. Fakat dünyadaki her işin içinde/ortasında/başında Yüce Allah var illa ki; ondan izinsiz kuş uçmayacağı kesin ve nihai plan O’na ait! Bu nedenle Windsorları ve Güneş Batmayan İmparatorluğun Kraliçesini, tüm sülalesi, mülkü ve planlarıyla birlikte derdest edilip “Küçük Kıbrıs”a sıkıştıracak gibi… Hem de kendi isteğiyle. Ve böylece Türklerin, başlayan köprü geçiş sürecinin sonunda, asıl plan “B Planı” pratiğine geçiş olarak karşımıza çıkacak gibi. Allahualem. Windsor ve Kraliçesi de BPlanının bir parçası olacak/olmalı! Türk kaleminden damlamış olan B Planı Senaryosunun son perdesinin tarihini de verelim: Türk Aklı’nın en geç 21. Yüzyılın ikinci yarısında Kıbrıs’ta, Windsorları maymunlaştıracağını ve onlar için bir “Windsor İnsanat Bahçesi” kuracakğını kayda geçelim. Geçelim ki onlar da diğer kavimler için kurdukları insanat bahçelerinin, kaçınılmaz olarak kendileri için de kurulacağını bilsinler ya da bilmeleri gerekir. Bilmeseler ya da kabul etmeseler bile, zamanı geldiğinde onlara, fındık fıstık atan ziyaretçiler zaten gösterecekler; “Etme Bulma Dünyası…”nın nasıl olacağını.
***
Söz buraya gelmişken bir sualin daha cevabını vermek istiyoruz: Hadi, tarihlerin yaptığı kategorizasyona biz de katılalım: 1699 Osmanlı’nın gerileme Devri’nin başlangıcı… Bundan, bir yıl sonra da İngiltere’nin, dolayısıyla Windsor Döneminin yükselişe geçiş dönemi olarak kayıtlı tarihte. Buna bağlı olarak medeniyetin Batıya geçmesi ve buhar makinesi ile birlikte Sanayi Devriminin bağlı olarak da Batı Medeniyetinin başlama tarihi görüyoruz. Tabii ki o tarih; İngiltere açısından, Stuart Hanedanlığının da çöküşü anlamına geliyor. Bu yüzden, aynı anda iki hanedanlığın çöküşü; bir hanedanlığın yükselişine şahit oluyoruz, 17 Yy’dann itibaren. İlginçtir; bu üç durumun da birbiriyle bağlantılı olduğuna ve hatta ilerleyen zaman içerisinde bağlantılarının arttığına da şahit olacağız. O halde, Osmanlı Hanedanının ismi, neden Windsorlarla birlikte anıldı tarih boyunca? Ve geldiğimiz 2018 yılı itibariyle Türkiye’nin ya da Sn. Erdoğan ve AK Parti’nin kaderinin, Windsorlarla ilinti içerisinde olduğunu görüyoruz. Oysa aynı kaderi, aynı yılda Windsorlar karşısında yaşamaya başlayan Stuartlarla Osmanlıların, kader ortaklığı diyebileceğimiz bir yakınlaşmasını getirmesi gerekmiyor muydu? Ama öyle olmadı. Günümüzde de olmayacak gibi görünüyor. Niye?
Fakir, malum olduğu üzere milletleri siyaseten Kadim Ekoller yani Babil ve Mısır üzerinden kategorize etmekteyiz. Tarih okumalarımızdan çıkardığımız önemli bir veri olarak diyebiliriz ki… Kavimleri, devletleri, imparatorlukları, olayları ve medeniyetleri mevzubahis Kadim Ekoller üzerinden tarif ederek günümüzü anlamada, yerli yerinde bir sonuca varılabilir. Bu durumdan olmak üzere; malum “Avrupa Hanedanları”nı da ikiye ayırıyoruz: Babil Ekolü Hanedanları ve Mısır Ekolü Hanedanları… Devam niteliğinde bunları da “Reksika” ve “Majestika” kampları olarak isimlendirmiş ve durumu, çeşitli makalelerimize yazmıştık. Buna göre, “Babil Majestika Damarı”nın lider hanedanının Windsorlar; “Mısır Reksika Ekolü”nün önderinin de Viyanalı Habsburglar olduğunu söylediğimizi hatırlıyor olmalısınız.
Şimdi, bu bilgiye ek yapalım: Dünya, bu iki ekolü temsilen Habsburg ve Windsor Savaşı’na şahit oldu tarih içinde. Yuvarlak bir tarihle 1700 yılından itibaren… Bu sürecin en büyük savaşı, 2. Dünya Savaşı olarak yaşandı ve mücadeleyi Habsburglar kaybetti; sonuçta Viyana Arşidükleri, “Züğürt Hanedan” haline dönüştürüldü. Ve halen durumları öyle yani devletsiz vaziyetteler… Lakin Habsburgların, Windsorlar karşısında, kadim mücadeleyi bitirerek yelkenleri suya indirme gibi bir lüksleri yoktur. Çünkü hanedanlarının mücadelesi aslında, bir “Tanrılar Savaşı”dır ve bu yüzden asla, tatlı ya da acı sona bağlanamaz. İma edildiği gibi iki ayrı “Tanrı Hükümranlığı”ndan kaynaklandığı tarifinde bir mesele olan bu ezeli savaşlar zinciri, “Kıyamet’e kadar devam edecektir!” dense doğru söylenmiş olur.
O halde, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Habsburglara ne oldu? “Havlu attı!” ve arenadan çekildi mi? Hayır! Habsburglar, halen devam ettirdikleri mücadele tarihlerinin, 2. Savaşı’ın sonundaki kısmında “maşa” kullanmaya özen göstermekte. “Maşa” derken, ekolün diğer hanedanlarına işaret ediyoruz: Bu maşalardan biri İskoçyalı Stuartlar, diğeri de Bavyera Hanedanlığı “Wittelbachlar” olarak kendini gösteriyor. Witteller, Arşidüklerin davasını Almanya içerisinde, devam ettirdiler; aynı ekolün diğer biraderi olarak karşımıza çıkan Stuartlar da kavgaya, Amerika içerisinde devam ettiler.
Siyasi anlamda eşiğinin dibine geldiğimiz, 21. Yüzyıl içerisinde de durum değişmedi ve kavgaya, aynı şart ve şekillerde devam… Ama bu arada Bavyeralılar, 2. Savaştaki yenilgilerine rağmen, Windsor karşısında mevzi kazanarak günümüze ulaşmış durumdalar. Onların arkası sağlam; Viyana Habsburgları var. Habsburgların son kralı, Kraliçe’ye bir “Feragat Belgesi” vermişti, Sülalenin tahtan öte hükümdarlık yapma hakkından vazgeçtiğini bildiren. Bu nedenle günümüz Habsburgları, davalarını Bavyera üzerinden devam ettiriyor kanısındayız. Yeri gelmişken şunu da ekleyelim: 2. Savaşın sonunda, ezeli düşmanları Windsorluların karşısında tam bir hezimete uğrayan Habsburglar, sıradanlaştırılarak ülkeleri cumhuriyete evrildi ve Almanya (Bavyera) ile birleşmeleri yasaklandı. Bavyera ise Saksonya ile aynı devlet çatısı altına sokuldu. Çatı “Federal Yapı”ydı ve bu yapının görevi, üç Cermen ülkesi olan Avusturya, Bavyera ve Saksonya’yı, Federal apı ve ABD’nin elbirliğiyle mevcut durumda tutmak ve 2. Savaşın sonunda imzalanan antlaşmaların devamını sağlamaktı. Bu göreceli olarak sağlandı ama illegal olarak herkes bildiğini işliyor. Yani Bavyera ile Saksonya sanki iki ayrı devlet; Avusturya ile Bavyera, Almo ve Anglo Saksonlara karşı gizli müttefik ve mücadele halinde.
İskoçyalı Stuartların ise Windsorlar lehine tahtı kaybettikleri üç yüz yıllık süre içerisinde, yaptıkları tüm siyasi hamlelerde yenik düştüğü görüldü; sonuncu yenilgi ise 2016 Yılında yapılan ABD Seçimlerinde, Demokrat-Cumhuriyetçi kapışması şeklinde yaşandı. Ve Demokratlarla beraber, partinin önemli ayaklarından hatta itici motoru olan Stuartlar da kaybedenlerden oldular. Demokratlar Kampı ve o eksenden olmak üzere Stuartlar, 2016 Seçimlerinin ardından, hayata geçirmeye çalıştıkları “Çin Denemesi” ve bağlı olarak tasarladıkları, “Reks Deus Planı,” Kraliçe’yi, yeni bir dünyaya karar verme durumunda bıraktı. Bu doğrultuda, Çin üzerinden yaptığı “Kuşak ve Yol Projesi”yle Stuart hamlesini Uzakdoğu’da da geçersiz kıldı. Bu nedenle “Windsor-Stuart Masası”nın kurulması, gerekli oldu. İşte, bu nedenle Kraliçe, “Antireks Planı”nı revize ederek, Stuartların “sehem”lerini vereceğini açıkladı. Ama Stuartlardan istediği, “Ekol Akraba”sı oldukları “Bavyera+Habsburg Bloğu”nu, ikna etmeleriydi. İşte, böylece doğdu, “Reks+Antireks Planı” ve bağlı olarak “Ari Dünya Düzeni…” Plan işletimde… Ancak minnacık bir sorun var: Sorunun kaynağı, “Bavyera Bloku” olarak “hem ağlıyor, hem gidiyor!” şeklinde… Yani Bavyera, verilene yani “Ari Dünya Düzeni” hiyerarşisinde ikincil olmayı hazmedemiyor; bu nedenle itirazı var. İstediği artık birincil olmak.
“Bavyera+Habsburg Bloğu” açısından, üçyüz yıllık “Windsor Dünya Hakimiyeti” sonlandırılmalı ve hiç olmazsa bir üç yüz yıllığına, “Bavyera+Habsburg+Stuart Bloğu Dünya Hakimiyeti” yani dünya, “Mısır Ekolü Egemenliği”ne geçmeli. Bu aynı zamanda, MÖ 1260 yılında, Anadolulu Hititler ile Mısır arasında geçen Kadeş Savaşı’nın rövanşı olacak ve bu kez mücadeleden zaferle çıkan “Neo Mısır” olacak… Avusturya ve Bavyera Almanyasının İslam/Türk/Erdoğan Fobiasının arka sayfasında yatan gerekçe de bu: Kadeş yenilgisi ve Ankara’nın Saksonyalılarla İşbirliği…
**
Genetiğinde Kelt unsuru olan iki Cermen halkının ve Keltik İskoçyalıların siyasetinde hükümran olan üç hanedanlık yani Habsburglar, Bavyeralı Witteller ve Stuartların temsil ettiği Mısır Siyaset Ekolü, 21. Yüzyılın başlayacağı, kanaatimizce 2025 tarihi itibariyle kendilerini, yeniden formatlyacaklar. Kibirlerinin oluşturduğu kararsızlıklarına rağmen Bavyeralı Wittel Hanedanlığı ve Stuartlar, “Yeni İngiltere” anlamında ortaya çıkmakta olan yeni “Birleşik Krallık Britanyası” ve “Bavyera” ittifakı üzerinde fikir birliği etmiş görünüyorlar. Bunları, Habsburgların takip edeceği kanaatindeyiz. Onların da Avusturya’da yeniden etken ve etkin olmaları kuvvetle muhtemel diye düşünülebilir.
Bu ittifaka alan açmak niyetiyle “Antireks Planını” revize eden Kraliçe’nin, idareden çekilmek için gün sayıyor olması da hissediliyor. Bu hissi, 2018 Temmuz başında, Bakingham Sarayı gizliliği içerisinde yapılan; “Kraliçe’nin Ölüm Tatbikatı” oldukça kuvvetlendirmiş olmakta. İdareden çekilme hususunda “Majestik Konsey”in ve “Windsor Aklı”nın, sülalenin bir “Züğürt Hanedanlık” durumuna düşmesini kabul edemeyeceği gerçeğinden hareketle diyebiliriz ki… Konsey, iki sızma hareketiyle iki ayrı devlette birden varolma plamının son çabası içerisinde şimdilerde. Tüm diplomatik devlet görevlileri, bu işlemin yollarına, sağlam taşlar döşemekle meşguller.
Söz konusı sızmadan biri, Windsorluların babası, Pens Philip Mountbatten adına Stuarlara (en azından, etkin olan bir kısmına) yapıldı. Tabii ki anlaşmalı olarak… Ve hatırlanacağı üzere, “Böylece ortaya, Yeni İngiltere ve ‘Battenberg Hanedanlığı’ çıkmış oldu.” demiştik “Kraliçe’ye Darbe” makalemizin muhtevası içerisinde iddiamız buydu. Battenberk Hanedanlığı, Stuatların Windsorlarla melezleştirilmesiyle oluşturulmuş “Mısır+Babil Koalisyonu” bir hanedanlık diye tarif edilebilir. Şimdilerde, “Melez Kral,” Yeni İngiltere’ye ya da daha doğru bir tarifle “Yeni Britanya”yı kurmaya ve “Eski İngiltere”ye el koymaya hazırlanıyor; tabii ki Stuart felsefesine yeminle bağlı olarak… Bu konuyu biliyorsunuz…
***
Sözü edilen ikinci sızma hareketine gelince… Reks+Antireks Ortaklığının gereği olarak, İngiltere Devletinden resmen çekilmesi beklenen Windsor Sülalesinin sızmayı tasarladığı ikinci soylu ailenin, “Türk Hanedanlığı olması kuvvetle muhtemel. Bu anlamda; “Kraliçe, bunun için Kıbrıs Adasını kendine üs seçmiş durumda…” dediğimizi de daha önceki yazılarımız aracılığıyla duymuş olmalısınız. Yani Türkiye, birkaç yıldan beri, Mısır Ekolünü temsil eden üç hanedanlık (Habsburg ile Bavyeralılar ve Stuartlar)la arası limoni olan bir ülke şeklinde biçimlendirilerek soluksuz bırakılmakta ve böylece Windsorlularla akrabalık kurmaya zorlanmakta. Ve bu yolda, epey bir mesafe katedildiğini de söylemiş olalım. Uzun lafın kısası; “İstanbul, ihtişamlı istikbaline hazırlanıyor!” diyelim. Son yıllarda, şehrin iki yakasına yapılan yatırım ve “Tarihi Yarımada”nın yenien ve tam bir finans üssü gibi formatlanmasının “İhtişamlı Dünya Başkenti” hedefine matuf olduğu iddiaları yaygınlaşmaya başladı bile.
***
Şimdi, dönelim yukarıda sorduğumuz soruya; “Osmanlı ve Türkiye, neden hep Windsorlarla bir arada oldu?” Gerçekten de öyle mi, bir arada mı oldu? Bu sorunun, genelgeçer ezberlere saldırı olduğunu fark etmiş olmalısınız! Hatta böyle bir sorunun, Klasik Tarih derslerinde öğretildiğinin tam tersi gibi bir durumu tarif olduğu da belli… Bu nedenle sualin, sizleri şaşırttığını zannediyoruz. Lakin vaziyet bu…
Daha önce yayınladığımız bir makaleden anımsayacaksınız; Osmanlı Sülalesi ile Habsburg Hanedanlığının, neredeyse aynı yıllarda devlet olduğunu söylemiştik; 1270 ve 1300… Kuruluş anlamında, arada sadece otuz yıl var… Ama yıkılışın takvimleri aynı, 1918… Bu takvimsel benzeşik durum karşısında insan, sormadan edemiyor: Bu benzeşmenin sebebi ne olabilir? Bakalım… 1200’lerin ortasında; Anadolu’ya çöken Moğolların, coğrafyada yüz elli yıldan beri söz sahibi olan “Kutalmışoğulları Selçukluları”nı saf dışı bıraktığında; Avrupa’nın, Anadolu ile temas ettiği Bizans İmparatorluğu’nun Başkentinin tam karşısında, küçük Osmanoğulları Beyliğinin kurulma çalışmaları hızlanmıştı. Yıl, yuvarlak hesap 1250…
Hani bir “Saklı El”den söz edegeliyoruz ya… Galiba, yine karşımızdaydı “Gizemli El.” Osmanlı Uçbeyliğinin, “Beylik” olma hazırlığı için yıl 1250 demiştik… Aynı yıllarda sanki o El, Avrupa’nın ortasında, Viyana’da da bir “Yeni Hanedanlık” ve Avrupa şartlarında, “Yeni Beylik” denilebilecek ölçekte, bir “Arşidüklük” kurmaya karar vermiş gibiydi… Bu sırada, aynı El’in, Britanya adasını, unutmuş olmadığını da sıkıştıralım araya. Ancak El’in ada ile ilgisinin, henüz o yıllarda, düşük profilli bir tutum olduğunu da söylemeliyiz. Yani yakın bir zamana ait, açık seçik bir “Ada Planı” yokmuş gibiydi henüz; ama belirtiler vardı. Ve galiba, daha ileri bir tarih için hazırlanıyordu orası. Şunu da hatırlatalım; bu esnada, Londra tahtında Fransız kökenli “Büyük Plantagenet Sülalesi” oturmaktaydı ve Sülale, kendi içinde birkaç parçaya bölünmüş vaziyetteydi.
Bu parselde, bizim açımızdan, can alıcı soru şu: Peki, aynı Elin, Osmanlıların kuruluşunda da bir dahli var mıydı? Elbette, yok demek durumundayız. Fakat ilerleyen zaman içerisinde yani Osmanlıların, Anadolu Beylikleri içerisinden sıyrılacağı ve yönünü Batıya çevireceği anlaşıldığında, “Gizemli Müdahale” emareleri, burada da ortaya çıkmaya başladı. Peki, bu müdahale/lerde başarı sağlandığını söylemek mümkün mü? Genel olarak, hayır! Lakin zaman içerisinde, müdahale oranının arttığını ve bazı hallerde derin yapıların, saraya ve siyasete, tam anlamıyla sahip olduğunu iddia etmek mümkün. Aslında konu, başlı başına bir makaleyi gerekli kılmakta; bu nedenle kafamızda, müdahalelerin ayrıntılarının dönüp durmakta olduğu haberini verelim. Ve İnşallah, zamanı geldiğinde ve doğrudan ayrılmamak duasıyla bu hususu da kaleme alırız deyip geçelim.
Büyük Plantegenet Soylularından söz ediyorduk… Bu sülale, 350 yıla yaklaşan Britanya hükümranlığını, üç aşamalı hanedanlık parçaları üzerinden tarihe geçirdi. Birinci Plantegenet Ailesi olarak “Anjou Hanedanlığı”nı ya da “Angevinler”i tahtta görüyoruz. Hikaye ettiğimiz zaman esnasında Britanya adasında, bu kol hakimdi; Angevin Ailesi… Ama yukarıda sözünü ettiğimiz “Saklı Elin,” Britanya adasına uzanması, Angevin Egemenliği esnasında değil; İstanbul’un Fethinden 30 sene sonra ülkeyi ele geçiren ünlü Tudor Hanedanlığıyla olacaktı. İngiltere’nin, üzerinde en çok konuşulan “Asil İdareciler” olarak Tudorlar, Galler kökenli bir aileydi ve gizemli bir geçmişi vardı. Aslında; bu aile, muktedir hanedan olarak, iş başına geçtiğinde başladı, İngiltere’nin bugünlere uzanan büyük hikâyesi… Buradaki soru şu: Bahsettiğimiz “Saklı Al” ve Tudorların bir alakasından söz edilebilir mi? Kanaatimizce… Bu aradaki Tarihi vakalara bakılacak olursa, sözünü ettiğimiz “Saklı El”in, Tudorlarla ilişkisinden kuşkulanmak mümkün. Bu ailenin Londra Tahtındaki Egemenliği başladığı/başlatıldığı yıllarda, Habsburg Hanedanlığı Soylularının, Viyana Tahtındaki yükselişleri, tarihin tanıklığı altında ve “hormonlu” bir şekilde epey bir merhale kat etmişti. Hormonun etkisi o kadar barizdi ki sülale, Arşidüklükten krallığı ve kısa bir süre sonra da imparatorluğa dönmüş/döndürülmüştü.
Aynı yıllarda, idari yapısı imparatorluğa dönen bir başka Tarih oyuncusu da Osmanlıydı. 1453 İstanbul’un Fethi’yle imparatorluk mesabesine evrilen küçük Osmanlı Beyliği/Devleti, Tarihin bu dönemindeki sebep sonuç ilişkisinin baş müsebbibi olarak çok önemli bir konumdaydı. Ve bu yüzden, sözünü ettiğimiz “Saklı El Operasyonları”nın da başlamasının körükleyicisi oldu.
Osmanlıları 1453’ü; Kıta Avrupa’sında Habsburgların iş başına gelmesini tetiklediği gibi bir süre sonrasının Britanya’sında da Tudor Egemenliğinin hazırlığının içerisine girildiğini gösterdi. Sanki şu ünlü “Güller Savaşı,” Büyük Plantegenetleri bitirmek için planlanmış gibiydi.
Osmanlılar ve Habsburg bir de Tudor… “Sadece bu üç Hanedanlık ve onların, Avrupa tarihine dahil olması mıydı İstanbul’un Fethi ile ortaya çıkan durum?” denilecek olursa… Hayır! Aynı şekilde, Fetih’ten sonra, Slav dünyası da hareketlenmişti. Bugünkü Ukrayna Devletinin başşehri olan Kiev kenti valiliği konumundaki küçük “Kiyef Knezliği” de aynı şekilde, “Prenslik” olmaktan çıkıp “Çarlık” düzenine geçmeye hazırlanıyordu.
Hülasa… Avrupa tarihinde, böylesine bir büyük etki oluşturdu Türklerin, İstanbul’u Fethi denilebilir. Ve tabii ki günümüze uzanan dünya tarihinde de aynı etkinin izlerini görmek mümkün… Yani sayageldiğimiz tahtlardaki sülale değişiklikleri, ona bağlı olarak ortaya çıkan yeni devletler/imparatorluklar ile bazı kavimlerin modifikasyonu, 1453 ile başlayıp onu takip eden birkaç on yıl içerisinde tamamlandı. Öyle ki bu hız ve peş peşe gerçekleşen yapılarla oluşan yeni durumun, taammüden planlandığını görmemek için kör olmak gerek!” dense yeri var. Tam bir tez-antitez manasını hayata ve siyasete taşıyarak olmuş bitmişti her organizasyonun tekamülü. Gel de ikirciklenme!
Anlatımın nihayetinde; yukarıda sayılanları üst üste koyduğumuzda, şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki; “Tarihin o diliminin, tesadüfen oluştuğunu söylemenin imkanı yok!” Bize göre, işin içinde iş ve işin içinde de bir “Saklı El/Merkez” bulunmakta… “Mevzubahis işin arkasındaki, adı geçen “Merkez” neresi?” sorusunun cevabı, “Vatikan” olarak karşımıza çıkmakta… Lakin tek başına Vatikan’ın da, durumu özetlemeye yettiğini söylemek zor görünüyor… Meselenin kökenini, bir dikiş ötesinden öğrenmek için bu yazı serisinde, daha önce konu ettiğimiz, “Dünyanın Stratejik Akılları” bölümünün, bir kez daha okunmasının gerektiğine inanmaktayız. Belki o zaman, daha açıklayıcı bir sonuca yaklaşılmış olur.
Allahualem!
***
Bu bölüm bitti…

AHMET YOZGAT/ DERİNDUNYA MEDYA

1
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
Abdulhakim Ak Recent comment authors
  Subscribe  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Abdulhakim Ak
Ziyaretçi
Abdulhakim AK

Bu bölüm bitti…Cümlesi hiç bu kadar canımı sıkmamıştı. Halaya çıktık tam sırtımız ısındı elektrik kesildi, orkestra sustu gibi hissettim kendimi. Neyse….. Türkiye, birkaç yıldan beri, Mısır Ekolünü temsil eden üç hanedanlık (Habsburg ile Bavyeralılar ve Stuartlar)la arası limoni olan bir ülke şeklinde biçimlendirilerek soluksuz bırakılmakta ve böylece Windsorlularla akrabalık kurmaya zorlanmakta. Ve bu yolda, epey bir mesafe katedildiğini de söylemiş olalım. Cümleniz beni oldukça düşünmeye sevk etti diyebilirim. o halde Windsorlar bir yolunu bulup Türkiye ile ekonomik ilişkilere de gireceklerdir. Bunu planlamışlardır kanaatindeyim. Demem o ki Windsorlar Qatar üzerinden Türk Hava Yolları, Halkbank ……vs gibi büyük işletmeleri Sayın Erdoğan’ dan… Read more »

Benzer Haberler